Suat Parlar: Maraş Katliamı Dosyası

0 238
image_pdf

KONTRGERİLLANIN SEÇİMİ: MARAŞ KATLİAMI (1)

Bir devlet geleneğidir; II. Abdülhamit’le başlar. 1895’te Trabzon, Erzurum, Bitlis, Van, Harput, Sivas, Maraş ve Halep’te Ermeniler katledildi. Katliamları Osmanlı Devleti planladı yönlendirdi, yönetti…

“Katliamlar sabit bir saatte, çoğu kez sabah saat onbirde yada öğleyin başlıyordu. Önce çarşıya, ardından meskûn mahallere saldırılmaktaydı, Parola, önce cinayet sonra yağmaydı. Yakma yoluyla öldürme ve imhanın çok sık yinelenişi, geriye kalan tüm izleri yokettiği için bu yöntemin salık verildiği izlenimini bırakmaktadır. ”(Y. Temon, Ermeni Tabusu, Belge Yayınları)

İdarî merciler, ender rastlanan bir kaç istisna dışında kayıtsız kalmışlar yada suça ortak olmuşlardır. Subaylar ve askerlerden bazıları katliam ve yağmalara katıldılar; subaylar, önemli Ermeni şahsiyetlerin listesini askerlerin eline veriyor ve böylece hiçbirinin kırımdan kurtulmamalarını sağlıyorlardı.

Bu katliam geleneğini İttihat ve Terakki aynen sürdürdü. İttihat ve Terakki Cemiyetinin İzmir Katib-i Mesulü, 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar şunları yazıyor:

“İmparatorluğun tamamiyet ve vahdetini gizli, açık vasıtalarla tehdit eden iftirakçı (ayırıcı) Türk olmayan unsurlar… Hükümet normal faaliyeti dışında, Merkez-i Umumi ‘deve Harbiye Nezareti’nde bir emri vafdinin zararlarını önleyici tedbirler için çalışıyordu. Harbiye Nezareti’ndeki gizli toplantıların başlıca konusu stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfi tesirlere bağlı gayri Türk yığınakların tasfiyesi idi “ (Celal Bayar, Ben de Yazdım, C. 5., s. 1573)

“Gayri Türk yığınaklar”, 1915 tehciri sırasında yasallaştırılmış ölüm, örgütlü hırsızlık, ödüllendirilmiş tecavüz ile tasfiye edildiler.

  • Bu tasfiyenin vurucu gücü Teşkilat-ı Mahsusa’dır.

Teşkilat-ı Mahsusa bir iç savaş örgütü olarak kurulmuş, bu bağlamda muhalifler ve Ermeni-Rum halklarının tehciri sürecinde önemli görevler üstlenmiştir. Örgüt, Türkçü ve islâmcı motifleri içeren bir eylem programına sahiptir. Türkçülük motifi 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru oldukça netleşmiştir. Türkiye’de Cumhuriyet döneminin tüm gizli-açık, militer, paramiliter özel savaş örgütlerinin ideolojisi Türk-İslâm görüşüne dayalıdır. Türk- İslâm çizgisini bir sentez denemesinde kaynaştıran sağ akım “gayri Türk yığınakların tasfiyesi” politikasını devletin ve kendi varoluşunun güvencesi haline getirmiştir. Kanlı Pazar, Çorum, Yozgat, Sivas, Maraş, Gazi katliamları bu varlık biçiminin kanlı sayfalarıdır.

Türk-İslâm sentezinin kurucu öğelerini savunan ve Gladio örgütlenmesinin kadrolarını oluşturan MHP, ‘70’li yıllar boyunca “özerk” bir iktidar stratejisi izlemeye çalıştı. Kökenleri ‘60’lı yılların “Millî Güvenlik Devleti” doktrininde bulunan para-militer faşist milisleri örgütleme misyonunu Türkiye’de MHP temsil etti. Alt kadrolar ve çeteler düzeyinde anti-komünist hezeyan içinde bulunan MHP’nin üst düzey kadroları “Odessa grubu” ve büyük sermaye ile sıkı bağlar kurdular. Devletin çelik çekirdeği ile kurulan devlet ilişkileri ve karanlıkta kalan enternasyonal bağlarının da yardımıyla etnik-mezhepsel kışkırtmalardan seçilmiş hedefleri vurmaya kadar yoğun bir şiddet dalgası yarattılar. Ordu ve devlet içindeki “dost” güçler ile mafios işadamları yanında Sakıp Sabancı, Murat Bayrak, Gün Sazak, Osman Boyner gibi büyük sermaye temsilcilerinden de destek gördüler.

‘70’li yıllara yayılan ve MHP’nin “ülkücü gençlik” kadrolarının yanında kontr-gerillanın vurucu timlerinin de katıldığı solu bastırma stratejisi, MHP açısından “özerk” iktidar stratejisinin bir parçası oldu. Ordu-kontrgerilla-sermaye üçgeni içindeki konumuna dayalı politik taktikler geliştiren MHP, iktidar bloku içinde ordu ile ittifaka dayalı merkezi bir konum elde etmenin hesaplarını yaptı. Bu arada tekelli sermaye devletinin otoriter hızını tüm hukuksal güvenceler dışında toplum açısından kabul edilebilir kılan müthiş bir şiddet dalgasının yönlendiricisi oldu.

Yaratılan şiddet dalgasının amaçları 1978 Maraş Katliamı ile 12 Eylül’e giden süreçte netleşti. Maraş, Çorum, Elazığ üçgeninde kitlesel imha ve cinayet potansiyelini ortaya koyan Gladio destekli faşist milislerin yarattığı çılgın şiddet, otorite boşluğu illüzyonunu yaygınlaştırarak güçlü iktidar talebini halk nezdinde meşrulaştırdı. MHP’nin otorite boşluğu kurgusuna dayandırılan güçlü iktidar arayışının ortaya çrkardığı iktidar stratejisi, devlet içinden gelen ve tekelli sermayenin hegemonya krizini aşmaya yönelik olan “devletin şahlanıp düşmanlarını ezmesi” programı ile yani “Bayrak harekâtı” ile bütünleşti. Bu temelde devlet tekelli sermaye-kontrgerilla-paramiliter faşist milislerin iç savaş stratejileri, söylemleri ve global toplum projeleri iç içe geçmiştir.

Söz konusu iç savaş stratejisinin vurucu gücünü oluşturan faşist milisler Elazığ, Malatya, Çorum, Yozgat, Maraş ve Sivas gibi kentlerde sağ oy potansiyelinin yüksek, MHP’nin oy tabanının zayıf, sol hareketliliğin yoğun olduğu mezhepsel ayrımları keskin olan kent ve kasabalarda bölge üsleri kurdular. Bu kentlerde kurulan bölge üsleri, faşist milislerin vurucu güç kadrolarına lojistik destek sağlamanın yanında eylemlere uygunluk açısından zengin bir provokatif potansiyel taşıyorlardı.

Otorite boşluğu-güçlü iktidar denklemi ve anti-komünist hezeyan ile beslenen iç savaş stratejisi hakimiyet kurulan veya kurulmaya çalışılan alanların kadro, teknik donanım ve lojistik açıdan güçlü bir komuta merkezine bağlanmasını gerektiriyordu. Tüm denetim risklerine rağmen iktidar bloku içindeki ağırlığını koruma, muhtemel bir ordu iktidarının ortağı olma ve anti- komünist savaşta büyük sağ federasyonla, devletin sivil vurucu gücü olma avantajından yararlanma adına bu riskler MHP tarafından pragmatik bir politikayla sonuna kadar üstlenildi. Bu riskin getireceği kayıpların telafi edilmesi bakımından ‘70’ler boyunca AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’in “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünde boyutlanan açık desteği, büyük sağ federasyonunun iktidar ortaklığı, kadro olanakları, devletin bu kesimin işlediği cinayetleri “faili meçhuller” kategorisine alarak verdiği destek Maraş katliamına yönelen süreçte anlamlı aşamalardır.

MHP Genel Başkanı Türkeş, 1978 yılı Kasım ayında yapılan MHP Ankara İl Kongresi’nde “millî ittifak” ve “millî direniş” çağrısında bulunmuş, ayrıca “ülke yönetiminin yetki ve sorumluluğunun askerî yönetime devredilmesini’ ’ istemiştir. Millî direniş çağrısı yankısını bulmakta gecikmemiş, Gladio’nun yönettiği faşist milisler ‘‘kutsal’’ dava adına daha önce Abdülhamit ve ittihatçıların Ermenilere yaptığını solculara, Alevilere yapmışlardır. Siyasî seçkinlerin yanı sıra devrimcilerin potansiyel müttefiki olarak kabul edilen alevi-Kürt yurttaşlar, “komünist” ilan edilmiş, solun Alevilik motifi ile kaynaştığı kentlerde bu arada

Maraş’ta “Teşkilat-ı Mahsusa” türü Ermeni katliam ve tehcirinin yerini alevi-solcu tehcir ve kıyımı almıştır. Bu çerçeve içinde Maraş’ta yaşanan katliama ilişkin olarak açılan davanın gerekçeli hüküm kitabında yeralan ve faşist milis çetelerin öncülük ettiği grupların attığı sloganlarla ilgili bulunan bilgiler oldukça aydınlatıcıdır.

 “Allahını seven, peygamberini seven yürüsün, komünist alevileri yaşatmayın, bunları öldüren cennetlik olur. Maraş Alevilere mezar olacak. Komünistler Moskova ya. Müslüman Türkiye. Aleviler Moskova ya. Komünistleri bırakmayın, Allah yoluna kesin, sütçü imam aşkına vurun. Komünistlere ölüm. Milliyetçi Türkiye. Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP ” (Gerekçeli Hüküm Kitabı s. 335-337)

Tekrar edelim ki, Maraş’ta uygulanan gayrinizamî harp stratejisi Gladio’nun yönettiği faşist milisler tarafından gerçekleştirilmiş, kapitalist enternasyonale dayalı Kontr-gerilla Cumhuriyeti’nin 12 Eylül’le açılan iktidarının provası olmuştur 12 Eylül’ün, tasfiyesini hedeflediği devrimci güçler, Maraş’ta faşist milisler tarafından gerçekleştirilmiş, kapitalist enternasyonale dayalı kontrgerilla Cumhuriyeti’nin 12 Eylül’le açılan iktidarının provası olmuştur 12 Eylül’ün, tasfiyesini hedeflediği devrimci güçler, Maraş’ta faşist milisler ve diğer sağcı çetecilerin dizginsiz terörünün yöneldiği Alevi yurttaşlar yanında asıl hedeftir. TİP, TÖB-DER, POL-DER, DİSK temsilciliklerine ait binalar Maraş’taki ilk saldırı hedefleridir.

Tekelli sermayenin hegemonya krizini aşmada Maraş katliamı önemli bir aşamadır. Devlet içindeki bölünmüşlüğü ve toplumsal muhalefetin sol temelde örgütlü meslek örgütlerinin devlet içindeki göreli gücünü çözme yönünde bu katliam kilometre taşıdır. Bu katliamda en önemli hedeflerden biri de Pol-Der ve Pol-Der li polislerdir. 23 Aralık 1978’de AP’li belediyenin Fen İşleri’ne ait resmî arabasının üzerine çıkmış bir din adamı, meydanlarda toplanan saldırgan gruba şöyle sesleniyordu: “Müslüman kardeşlerim, yılmayın, vurun, kırın. Soysuz komünist polisler çocuklarınıza işkence ettiler… Müslüman Türkiye’nin, K. Maraş’ın kahraman çocukları, ahımızı komünistlerde bırakmayın” Maraş Katliamı, 12 bin üyeli Pol-Der’in CHP hükümeti tarafından tasfiyesinde ilk aşamadır. Bu arada katliama katılan ünlü ülkücüler arasında Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli’nin de adları geçmektedir. Haluk Kırcı ve Ünal Ağaoğlu Ankara’da 7 TİP’linin öldürülmesi olayından hüküm giymişler, Ercüment Gedikli ise Kemal Türkler’in katil zanlısı olarak aranmıştır. Olayların başlaması ise şu şekildedir:

18.12.1978 günü, ÜGD Maraş Şubesi 2. Başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger ve 3. Başkan Mustafa Tecirli’ye halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla tahrip gücü az bir dinamitin “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin oynadığı Çiçek Sineması’na atılmasını emretmiştir. Maraş’ta daha 1978 Şubat ayında bir eve yapılan baskında çok sayıda patlayıcı madde ve askeri malzeme ele geçirilmiş. O dönemde Ankara DMMA ordu malı bir bomba ile bombalanmış, kontrgerilla konusunda bir kitabı yayınlanan Süleyman Genç’in evine, Halkevleri binasına ordu malı bombalar atılmış, bu olayla ilgili bir havacı astsubay gözaltına alınmıştır. Maraş’taki evde yakalanan patlayıcılarla ilgili olarak Yüzbaşı Mehmet Ali Çevikel’in evine baskın yapılmış ve iki ülkücü öğrenci tutuklanmıştır. Ancak Maraş katliamı ile tüm bu olaylar arasında bir bağ kurulmamış ve CHP hükümeti soruşturmayı dondurmuştur. Öte yandan katliam sonrası 13 ilde ilan edilen

sıkıyönetime A. Tüıkeş ve K. Evrenin ortak talebi ile Ecevit tarafından Diyarbakır, Mardin, Hakkari, Tunceli ve Adıyaman illeri de ilâve edilmiştir.

Bu arada Maraş katliamına ilk büyük tepki Kara Harp Okulu’nda okuyan devrimci öğrencilerden gelmiş ve bu öğrenciler 12 Eylül’de tasfiye edilirken ağır işkencelere uğratılmışlardır.

Maraş katliamını gerçekleştiren Gladio ağları, kurumlar, partiler, kişiler bugün de sahnededir. Katliamın örgütleyicilerinden Ökkeş Kenger (Şendiller), Çiçek Sinemasındaki patlama davası Maraş davasından ayrılarak “beraat ettirilmiş”, öte yandan Hamit Kapan, Garbis Altınoğlu gibi devrimciler yüzlerce gün işkencede tutularak olayların sorumlusu gibi gösterilmişlerdir. Gelinen noktada Ökkeş Kenger ile o dönemin Başbakanı B. Ecevit “örümcek ağı” içindeki konumları temelinde aynı çizgidedir.

Maraş katliamını unutmak gelecekten vazgeçmekle eşanlamlıdır. Örümcek ağının yarattığı sorular ve görülmesi gerekli hesaplar sahiplerini “halen” bekliyor.

  • MARAŞ KATLİAMI (2)

Kahramanmaraş katliamını önceleyen olaylar dizisi, “Rusya’dan Türkiye’ye kaçan iki Türk’ün öyküsünü” anlatan “Güneş ne zaman doğacak” filminin oynatıldığı Çiçek sinemasına 19.12.1978 tarihinde konulan bombanın patlamasıyla başlamıştır. (Cuma Avcı adlı tanık Emniyetteki yüzleştirme sırasında birkaç kez tekrarlanmasına rağmen hep bir polis memurunu göstermiş ancak bu husus dikkate alınmamıştır.) Sinemada bulunan seyircilerin paniğe kapılarak çıkış kapısına hücum etmesi üzerine çıkan kargaşada 9 kişi hafif biçimde yaralanmıştır. Patlama sonrasında sinemadan dışarıya çıkan 150-200 kişilik bir grup sinemanın önünde toplanarak “Milliyetçi Türkiye, Müslüman Türkiye, Komünistler Moskova’ya” diye slogan atmaya başlamışlardır. Daha sonra 21.12.1978 günü akşam üzeri Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi öğretmenlerinden sol görüşlü Hacı Çolak ile Mustafa Yüzbaşıoğlu, “faili meçhul” biçimde öldürülmüşlerdir.

Sonrasını Adana 1. No’lu sıkıyönetim mahkemesinin 1980/92 esas 1980/520 karar sayılı dosyasından izleyelim:

“Ulucami ve çevresinde oluşan 8-10 bin kişilik bu topluluk, içlerinden birinin Türk bayrağı çıkarması üzerine hep birlikte İstiklal Marşı söylemiş, tekbir getirerek “Müslüman Türkiye, Komünistlerin cenaze namazı kılınmaz, Ölürüz de dönmeyiz, Komünist Pol-Der, Kanımız aksa da Zafer İslamın, Ordu millet elele gibi sloganlar atmıştır… 1000-1500’er kişilik topluluklar Trabzon caddesi, kuyumcular çarşısı ve Uzunoluk caddelerine dağılarak sol görüşlülere, CHP’lilere ve alevilere ait dükkan, mağaza ve işyerlerinde yangın çıkararak tahribat ve yağmaya başlamışladır. Yanyana bulunan iki dükkandan biri sağ görüşlüye ait ise bitişikteki sol görüşlüye ait dükkandaki malları dışarı çıkarıp tahrip etmişler ve sağ görüşlü kişinin dükkanına ve malına zarar vermemeye çalışmışlardır. Bu topluluklar camlarına MHP yazılmış veya üç hilal çizilmiş işyerlerine dokunmamıştır… Saat 16.20 sıralarında Ulu cami karşısındaki bir dişçinin bürosuna gelmiş olan belediye reisi Ahmet Uncu ile J. Kd. Yzb. Teoman Saraç, Ulu cami önündeki sağ gruptan 10 kişilik bir heyet ile görüşmüşlerdir. Sağ topluluğun temsilcileri “okullardaki tahriklerin kalkması… devlet dairelerindeki sol görüşlü memur ve işçilerin

tahriklerinin önlenmesini, okulların polis yerine asker tarafından korunmasını, cenaze defin töreninin yapılmamasını solcu polislerin ve solcu öğretmenlerin derhal tayin edilmesini, Pol-Der ve Töb-Der’in kapatılmasını istemişler bu istekler il valisine iletilmiştir.”

Görüldüğü gibi katliam politik hedefleri gayet net biçimde belirlenmiş bir planın ürünüdür. İleri sürülen talepler 12 Eylül faşizminin öncelikli hedefleri arasındadır. Ayrıca devlet açısından bu faşist katiller topluluğu muhatap alınacak bir meşruiyet düzeyinde değerlendirilmektedir. Bu faşist katiller topluluğunun gerçekleştirdiği katliamlarla ilgili bazı örnekler ise dava dosyasına şöyle yansıyor :

“23.12.1978 cumartesi günü saat 15.00 sıralarında ellerinde taş, sopa, balta, av tüfeği, kazma, tahra, et keseri, tabanca olan kalabalık bir grup sunni kökenli olmakla beraber çevresinde solcu olarak tanınan öğretmen Ali Rıza İşbilir’in evinin bulunduğu Dumlupınar Mahallesi Neyzen sokağa gelmişlerdir. Bu saldırgan gruptakiler öğretmen A. Rıza İşbilir’in evinin hangisi olduğunu ve evde olup olmadıklarını sormuşlar ve evinin gösterilmesi üzerine evin önüne gelmişlerdir. Evde öğretmen Ali Rıza İşbilir, karısı Ayşe, oğlu Mehmet, kızı Melahat ile daha evleneli bir hafta olmuş İzmir’de görevli polis memuru kardeşi Hacı Veli İşbilir ve yeni gelin karısı Yeter İşbilir bulunmaktadır.

Evlerine saldırgan bir grubun geldiğini gören İşbilir ailesi kapıları kitleyerek misafir odasına toplanmışlardır. Saldırganlar evin damına çıkarak “alevi, komünist dışarı çık” diye bağırmışlar ve bacaları yıkmışlardır. Gözünü kan bürümüş halde olan saldırganlar bu defa damdan aşağıya inerek eve saldırmışlar, kapı ve pencereleri kırarak silahla içeri girmişlerdir. O sırada aile fertleri banyo aralığında toplanmış, gelin Yeter İşbilir odadaki elbise dolabının içine girerek saklanmıştır. Öğretmen Ali Rıza İşbilir ellerini havaya kaldırarak ortaya çıkmış ve “Teslimim çocuklarıma, aileme dokunmayın, ne yapacaksanız bana yapın” demiştir. Grubun başında bulunan bir şahsın bunları teslim alın demesi üzerine saldırganlar oğlu Mehmet İşbilir’i evden dışarı çekmeye başlamışlardır.

Öğretmen Ali Rıza İşbilir ve eşi Ayşe İşbilir çocukları Mehmet’i bırakmamak için arkasından sarılmışlar, bunun üzerine Mehmet İşbilir’i bırakan saldırganlar Ali Rıza İşbilir’i dışarı çıkararak kapısının önünde öldürmüşlerdir. Saldırganlar o sırada kaçmaya çalışan Ayşe İşbilir’i yakalayarak kafasına vurup bayıltmışlar ve üzerine silahla ateş etmişler, sol elinden yaralamışlar ve öldü diye bırakmışlardır. Saldırganlar bu defa evin içinde bulunan Melahat İşbilir ve polis Hacı Veli İşbilir’ide dışarı çıkararak öldürmüşlerdir. Saldırganlardan biri odaya girerek elbise dolabına elindeki tahra ile vurunca gelin Yeter İşbilir dışarı çıkmış ve tahra ile kendisini yaralayan saldırgandan kurtularak bahçe duvarından atlayarak kaçmıştır. Arkasından açılan ateş sonucu sol omuzundan yaralanmış, civardaki bir eve sığınmak istemiş ise de kendisini içeriye almamışlardır. Saldırganlar Yeter İşbilir’i tekrar yakalamışlar “Türk müsün gavur musun” diye sormuşlar, “Türküm buraya yeni gelin geldim” cevabını alınca da “bırakın bu Türkmüş” diyerek kendisini tekrar eve getirmişlerdir. Orada saldırganlardan bazıları öldürelim, bazıları öldürmeyelim diye konuşmuşlar, o arada Yeter İşbilir’in üstündeki altınları almışlar, ölülerin kim olduğunu sormuşlar ve daha sonra kendisini alarak aşağıya doğru götürmeye başlamışlardır.

O sırada daha önce evden kaçmış olan Ali Rıza İşbilir’in oğlu Mehmet İşbilir’i çok kalabalık bir grup dövmektedir. Saldırganlar Mehmet İşbilir’e gelin Yeter İşbilir’i göstererek bu neyin olur diye sormuşlar “amcamın karısıdır, yeni gelin geldi, onu öldürmeyin” cevabını alınca da gelinin babasının adını ve adresini sormuşlar, önce bir düğün evine oradan da babasının evine götürmüşlerdir. Saldırganlar Yeşilyurt caminin orada Mehmet İşbilir’i de öldürmüşlerdir. Daha sonra saldırganlar “buranın işi tamam, bunların işini bitirdik” diyerek dağılmışlardır.

Yine aynı gün akşama doğru 17.00 sıralarında ellerinde sopa, gaz bidonları, av tüfekleri olan 500-600 kişilik bir grup alevilerin komünistlerin evi burası vurun öldürün” diye bağırarak evleri yakıp yıkarak şehir tarafından Dumlupınar Mahallesi Orman Dairesi altındaki bölgede oturan Balta ailesinin evine doğru gitmişlerdir. Saldırganların geldiğini gören Şerif Balta, babası Mehmet Ali Balta, dayısı Ali Sağlam ve dayısının oğlu Mehmet Sağlam evlerinden tarlalara kaçmışlardır. Saldırganların Balta ailesinin evine saldırmasına engel olmak isteyen bir vatandaş “senin kanında bozukluk var burada aleviler oturuyormuş onları göster” denilerek dövülmüştür. Balta ailesinin evini yakan saldırganlar yakaladıkları Elif Balta’yı önlerine katarak döve döve götürmüşlerdir. Bir ara saldırganların elinden kaçan Elif Balta komşusu Bekir Harman’ın evine sığınmış ve “beni kurtar Bekir amca” diye yalvarmıştır. Bunun üzerine Bekir Harman Elif Balta’yı kendi evinden bir başka eve geçirmiştir.

Saldırganlar civardaki evlere girerek bir ara ellerinden kaçırdıkları Elif Balta’yı aramışlar daha sonra bularak öldürmüşlerdir. 23.12.1978 cumartesi gecesini tarlada geçiren Mehmet Ali Balta, Şerif Balta, Mehmet Sağlam ve Ali Sağlam’a 24.12.1978 pazar günü arazide rastladıkları Önsen köylüleri “4 alevi de bizim köye nasip olsun” diyerek köye götürmüşler fakat köyde Yaşar Kirik isimli şahıs, anılan şahısları kendi evine götürerek misafir etmiş ve köylüler tarafından öldürülmelerini önlemiştir. 24.12.1978 pazar gecesini Yaşar Kirik’in evinde geçiren bu 4 kişi 25.12.1978 Pazartesi sabahı Kahramanmaraş’a dönmek üzere köyden ayrılmışlar; Aksuyu geçtikten sonra kendilerini kovalayan silahlı şahıslar Mehmet Ali Balta, Mehmet Sağlam ve Ali Sağlam’ı öldürmüşlerdir. Şerif Balta bir hendeğe saklanmak suretiyle saldırganların elinden kurtulmuştur. Makdullerin cesetleri 31.12.1978 günü Kürt Mahmut’un çiftliği civarında Aksu nehrinin 400-500 metre yakımdaki su arkında bulunmuştur.”

“23.12.1978 cumartesi günü sabah 08.00 -08.30 sıralarında ellerinde kırma av tüfeği, taş, sopa, satır bazılarında Kur’an olan büyük bir topluluk “Müslüman Türkiye, Kahrolsun Komünistler, Komünistler Moskova’ya, Alevilere ölüm, Maraş alevilere mezar olacak” diye bağırarak Yenimahallenin yukarı tarafından gelerek su kanalının yanındaki Uzunada caddesini takiben aşağıya doğru gitmişlerdir… Yine saat 10.00 sıralarında Sakarya Mahallesi Üçüncüselim sokak ile Cevher sokağın kesiştikleri yerde bulanan Çınarlı cami önünde toplanan gruplar ellerinde kılıç, demir, sopalar, baltalar, taşlar, av tüfekleri, bellerinde kütükler olduğu halde, “Komünistler Moskova’ya, Müslüman Türkiye, Aleviler Moskova’ya, Alevilerin yeri burası değil, Alevileri sürgün edeceğiz Kahramanmaraş’tan temizleyeceğiz, Alevilere ölüm, Maraş burası müslüman yuvası” diye bağırarak saat 11.00 sıralarında… Üçüncü selim sokağa girmişlerdir. Bu saldırgan grubun önünde yüzleri maskeli bazı şahıslar bulunmaktadır.”

“Sakarya mahallesi ile Yenimahalle’de 23-24 Aralık 1978 günü meydana gelen olaylarda 14 vatandaş öldürülmüş, Sakarya mahallesinde 39 ev, Yenimahalle’de 5 ev 1 işyeri ve bir oto olmak üzere toplam 45 bina ve bir oto tahrip edilerek, yakılarak hasara uğratılmıştır. Çıkan yangınlara gitmek isteyen itfaiye üzerine ateş açılmış, yangınlara müdahele ettirilmemiştir. (Y.N. Faşistlerin yöntemleri geleneğe dönüşerek Sivas’ta da uygulanmıştır.)

Olay sırasında yaptırılan tespitlerde Yenimahalle Refetefendi caddesi Zeytin Sokak, Sakarya mahallesi Dereköy sokaktaki bazı evlerde belediyenin normal olarak yaptığı numarataj işlemi dışında, özel işaretler konulmuş olduğu ve tahrip edilen evlerin bu şekilde işaret konulmuş evler olduğu anlaşılmıştır… Sakarya ve Yenimahallelerde 23.12.1978 günü saat 18.00’e kadar hiçbir askeri tertibat alınmamış, mahalledeki aleviler kendi kaderleriyle başbaşa kalmışlardır. (Gerekçeli hüküm s.318)

“24.12.1978 pazar günü sabah saatlarinde Bağlarbaşı semti cami civarında oluşan ve başlarında elinde bayrakla muhtar Mehmet Yemşen’in bulunduğu saldırgan grup önce Yavuzselim Caddesinde Hasan Yılmaz’a ait kahveyi ve bu kahvenin arkasındaki evi tahrip ederek yakmışlardır. Bu kahvenin yanındaki Bezirgan sokağa girerek yollarına devam eden saldırgan gruplar, genellikle alevilerin oturduğu Alemdar sokağa girmişlerdir. Bu sırada Bağlarbaşı semtinin kuzeyinden ellerinde bayrak, silah, sopa, kesici aletler bulunduğu halde vurun komünistlere diye bağırarak gelen diğer bir saldırgan grupta aynı sokağa öbür başından girmiş, birleşen her iki grup “Alevilere vurun, Onları yaşatmayın, Evleri yakın, Allah Allah” diye bağırarak bu sokaktaki ve civarındaki Ali Yılmaz, Mustafa Torun, Ahmet Torun, Ali Uzunpınar, yengesi Elif Uzunpınar, Mehmet Acınıklı, Ali Koçömer, Ali Çalgı isimli alevi şahısların ve ailelerinin oturduğu evlere saldırmışlardır. Ali Uzunpınar’ın evini önce taşlayan saldırganlar, “kardeşim ne istiyorsunuz” diyen bu şahsa “selavat getir sana birşey yapmayacağız” demişler arkasından bahçe duvarından ve bahçe kapısından içeriye girmişlerdir.

Saldırganlar bu sırada kaçmaya çalışan Ali Uzunpınar’ın evinin yakınında öldürmüşlerdir. Diğer bir kısım saldırgan da evin içinde Hasan Uzunpınar’ı öldürmüşler, Abidin Uzunpınar, İbrahim Uzunpınar ve Hatice Uzunpınar’ı yaralamışlar, Abidin Uzunpınar bilahare hastanede ölmüştür. Saldırganlar diğer Alevi evlerini de yakarak tahrip etmişlerdir… Başlarında Cuma Yalçın’ın bulunduğu bir grup saldırgan da bu defa seksen yaşında bir gözü sağlam diğer gözü çok hafif gören Cennet Çimen’in evine yönelmişlerdir… Saldırganlar yaşlı kadın Cennet Çimen’i evinin içinden “gel nene, gel nene” diye dışarı çıkarmışlar, bu yaşlı kadının ‘beni kurtarın’ diye feryatlarına aldırmayarak ayaklarından sürükleyerek yakındaki hela çukurunun oraya getirmişlerdir.

Orada Cuma Yalçın bu yaşlı kadının az gören gözünü tornavida ile oymuş diğer saldırganlar da silah sıkarak Cennet Çimen’i öldürmüşlerdir. Saldırganlar bununla da yetinmeyerek öldürdükleri Cennet Çimen’i başaşağı hela çukuruna atmışlar ve üzerine bir at arabasını devirmişlerdir. Saldırganlar o çevrede bulunan tüm alevi evlerini yakıp yıkmışlardır. Aynı bölgede evi bulunan Döne Tıraş saldırganların geldiğini görünce kaçmaya başlamış, bir süre sonra oğlu Ali Tıraş’ta saklandığı yerden çıkarak annesinin arkasından gitmiştir. Afet evleri semtinde bir grup saldırgan Ali Tıraş’ı yakalayıp götürmüşlerdir. Ali Tıraş’ın cesedi olaylardan 4 gün sonra Döne Tıraş’ın evinin ön tarafındaki Dilber Yılmaz’ın evinin bodrum katında bir kazan içinde yakılmış vaziyette bulunmuştur…

Diğer bir grup saldırgan başlarında Bekir Topal olduğu halde kiracısı İbrahim Usta’nın evinin önüne gelmişlerdir. Ev sahibi Bekir Topal’la karşıdaki bakkal Mustafa Gökyokuş zile basarak aç kapıyı biziz korkma diye seslenerek İbrahim Usta’yı aşağıya çağırmışlar, kapıyı açan İbrahim Usta’yı aralarına almışlardır. Ev sahibi Bekir Topal “durun evimi yakmayın, Kızılbaş’ın kanını evime akıtmayın dışarıda akıtalım” diyerek kiracısı İbrahim Usta’yı ileride beklemekte olan topluluğa götürmüşlerdir… Saldırganlara beni nereye götürüyorsunuz Adana’dan yeni geldim kimseyi tanımıyorum, kimseyi bilmiyorum” diye bağıran İbrahim Usta’yı öldürmüşlerdir.” “Olaylar sırasında Kahramanmaraş’ta oturan bir sünni şahıs üzerinde yapılan aramada “parola işareti yıldız” yazısı bulunan bir kağıt parçası çıkmıştır. Bu durum Kahramanmaraş semtine yapılacak olan saldırı sırasında orada oturan sünnilerin belirlenmesi için önceden belirlenmiş bir parola sisteminin planlandığını göstermektedir.”

Faşist eylem katoloğunda yangınların “özel” bir yeri vardır. Katliam günlerinden Sivas’a uzanan çizgide bu yangınlarla ilgili bir örnek şöyle :

“Saldırgan sünni gruplar Ali Doğan isimli şahsa ait çırçır fabrikasının etrafını sararak ateşe vermişlerdir, fabrikanın ev olarak kullanılan 2. katına sığınmış olan alevilerin diri diri yanması için durmadan av tüfekleriyle ateş ederek taşlamışlar, olay yerine giden itfaiyeyi yangın yerine sokmayarak ateş etmişlerdir. Evde mahsur kalan 38 kişi olay yerine gelen askeri birliklerin ateş açarak saldırganları uzaklaştırmasından sonra geri geri yanaştırılan askeri araçların üzerine 2. katın balkonundan atlatılmak suretiyle yanmaktan kurtarılmışlardır. Bu yangınlar 26.12.1978 gününe kadar aralıklı olarak devam etmiştir. Olaylar sonucunda Trabzon caddesinde 18, Uzunoluk caddesinde 25, Şeyh Adil caddesinde 41, Adliye arkasındaki Barı apartmanında 16, Şeyh Adil caddesindeki Döngel Sitesinde 45, Adliye civarında 32, Hükümet Caddesi üzerindeki Enurya apartmanında 11, Boğazkesen caddesinde 7, şehrin diğer yerlerinde 99 olmak üzere toplam 294 ev ve işyeri ile ayrıca 3 oto yakılmak suretiyle tahrip edilmiştir.”

“23.12.1978 günü Yörükselim mahallesindeki yakma, yıkma ve öldürme olayları bütün şiddeti ile devam ederken mahallenin alt tarafında bulunan devlet hastanesi önünde toplanmış bulunan saldırgan gruplar, hastaneye yaralı getiren araçları devamlı olarak kontrol etmişler ve bu yol üzerindeki bir evdende yaralılara ateş edilmiştir. Yine hastanaye yaralı getiren bir araç saldırgan topluluklar tarafından yakılmış ve içindeki yaralılar dövülmüş ve bunlar zorlukla devlet hastanesine sığınabilmişlerdir.”

Gerekçeli hükümde olayların değerlendirildiği bölümde ise şu tespitler bulunmaktadır:

“Sağ görüşlü vatandaşlar erken saatlerde yapılan hoparlör yayınları, taşınan Türk bayrakları, üç hilalli bayraklar, grupların başında bulunan maskeli şahıslar tarafından yayılan çeşitli aldatmacalar ile tahrik ve teşvik edilip saldırgan yığınlar haline getirilmişlerdir…

Sloganları, saldırgan sağ grupların hedefinin alevi vatandaşlar olduğunu göstermektedir. Saldırganlara göre Aleviler kızıl komünisttir, bunlara yaşamak haramdır, bunları öldüren hacca gitmiş sayılır, cennetlik olur… Kahramanmaraş olaylarında sunni alevi zıtlığından ziyade sağ, sol siyasal görüş ayrılığının daha ön planda geldiğini söylemek yanlış olmasa gerektir. Saldırgan grupların eylemleri kollektif ve planlıdır. Yörükselim, Mağaralı, Sakarya, Yenimahalle ve Namık Kemal mahallelerinde alevilere ait evler önceden işaretlenmiştir.

Namık kemal mahallesinin bazı yerlerinde ise bunun tersi yapılarak herhangi bir saldırıya uğramaması için sünnilere ait evler işaretlenmiştir.

Çekilen fotoğraflarda da görüldüğü üzere, üzerinde “MHP, ÜGD yazıları yazılmış olan veya üç hilal çizilmiş olan” işyerlerine dokunulmamıştır. Mahallelerde ise işaretlenen alevi evleri yakılmış ve tahrip edilmiştir. Saldırganlar, işyerinin asıl sahibi Alevi, kiracısı sünni ise içerdeki mal ve eşyaları salimen dışarıya çıkardıktan sonra evi ve işyerini yakmışlardır. Saldırılar rastgele değil belli plan dahilinde yapılmıştır. Saldırı öncesinde belirli yerlerde toplanılmış, ondan sonra saldırıya geçilmiştir. Saldırganlar bazı yerlerde önce alevileri kaçırtmışlar, daha sonra gelerek evleri yakmışlardır. Patlayıcı madde atılırken topluluk geriye çekilmektedir. Lider “saldırın” deyince saldırmakta, slogan atınca topluluk slogan atmakta, lider susun deyince topluluk susmaktadır. Saldırıya katılmak istemeyen veya gruptan ayrılmak isteyenler diğer saldırganlar tarafından tehdit edilmektedir. İnsanlar rehin alınarak belli evlere götürülmektedir.

Saldırganlar tarafından geceleri nöbet tutulmaktadır. Saldırganlar arasında tıpkı askerlikte olduğu gibi parola sistemi kullanılmıştır. Köylerden insanlar getirilmiştir. Bir kısım elebaşılarda maske bulunmaktadır. Yine fotoğraflarda görüldüğü üzere insanlar en acımasız şekilde ve hunharca öldürülmüşlerdir. Büyük-küçük, kadın-erkek, genç-ihtiyar denilmeden insanlara saldırılmıştır. İnsanlar öldürüldükten sonra bir de yakılmıştır. Tahribatlar ve yangınlar acımasızdır. Bütün bunlar milliyetçilik adına yapılmıştır. Saldırılar devamlı ve genişleyen bir tarzdadır. 23.12.1978 cumartesi günü Yörükselim, Mağaralı, Serintepe, Yusuf’lar, Dumlupınar, Yenimahalle ve Sakarya Mahalleleri ve şehrin ticaret merkezinde; 24.12.1978 pazar günü İsadivanlı, Sakarya ve Namıkkemal Mahallelerinde, 24-25 Aralık 1978 günlerinde ayrıca köylerde saldırılar olmuştur. Saldırganlarda dinamit lokumları, av tüfekleri, uzun namlulu silahlar, tabancalar, tahralar, bıçaklar, kılıç haline getirilmiş tırpanlar, şişler, tornavidalar, baltalar, balyozlar, zincirler, demir sopalar, tahta sopalar, kürekler, et satırları, benzin ve gaz bidonları ve şişeler bulunmaktadır.”

Maraş katliamı devam ederken Gen. Kenan Güven ve Gen. Mahmut Boğuşlu komutasında bulunan birlikler saldırgan faşistlere gerekli karşılığı vermek yerine, saldırıya uğrayan insanları güvenceye almak üzere belirli mekanlara taşımışlardır. Gen. Kazım Güven 12 Eylül döneminde Tunceli valiliğine getirilmiş ve alevi köylerine zorla cami yaptırmakla ünlenmiştir. Bu iki özel harpçi “paşa” eski TİB kadrolarından Ertuğrul Zekai Ökte ve ÖHD ekolünden emekli Gen. İhsan Beriç ile dergi çıkarmaktadırlar. Faşist darbenin liderlerinden, dönemin Jandarma Genel Komutanı Örgen. Sedat Celasun’un olaylarla ilgili tespitleri şöyledir

“Olaylara dar bir çerçevede nedenlerine inilmeden bakışta; Kahramanmaraş’ta irticanın hortladığı, devlete yönelik bir hareketin yapıldığı kanısı uyanmaktadır. Ancak, olayların oluşu detaylı bir şekilde incelenirse, bunun uzun süre devam eden yanlı yönetimlerin taraflarda oluşturduğu isyan hissinin patlama noktasına gelmesinden kaynaklandığı anlaşılacaktır. Taarruz edilen devletin polisi değil kendi yasal amirini tanımayan Pol-Der’in polisidir. Yansız ve etkin bir şekilde görev yapan devletin polisi saygınlık görmektedir. (Y.N. Yani Pol-Bir’li polisler!)

Halkın karayollarının, devlet su işlerinin, silahlı kuvvetlerin, belediyenin husumeti yoktur. Gavur icadı devlet malı deyip taarruz etmiyor. Yanlı bir yönetim sürdüren YSE’nin, ormanın ve polisin araçlarına saldırıyor. Halkın saldırısından, devlet dairelerinin ve okulların çoğunluğu masumdur. Yanlı yönetime sahne olmuş, YSE ve Orman idaresi binalarına karşıt görüşlülerin eline geçtiğini bildiği okullara saldırmıştır. Sokak kavgasını tahrik edenler ve yönetenler… aşırı solun militanları olmuştur. Gece komşu ev ve mahalleye sızarak öldürmeleri başlatan bidayet de alevilerin temsilcileri militanlardır. İrticanın temsilcisi gösterilmek istenen kısım, katliamın haber alınması üzerine karşı harekete geçmiştir.” (Kenan Evren’in anıları, cilt 1, Milliyet Yay. 1990, S.203)

Bu tespitler yoruma açık bırakmayacak açıklıklar sunuyor. Sabotajlar konusunda “emirname” yayınlayan Sedat Celasun’un bu tespitleri, darbe planlarının zamanlamasının yeniden tartışılmasını ve gizli devletin bu olaylardaki konumunun netleştirilmesini gündeme getiriyor. Öte yandan, K.Maraş olayına yabancı bir havayolunun da adı karışmıştır. “Bu konuda edinilen bilgiye göre, K.Maraş olaylarının başlangıcında faaliyetlerini Ortadoğuda yoğunlaştırmış olan bir yabancı uçak şirketinin Ankara ile Maraş arasında yapılan bir telefon görüşmesinde “plan kararlaştırıldığı gibi uygulanıyor” denildiği ifade edildi. Maraş ve Ankara arasında yapılan bu telefon görüşmesinden aynı gün toplantı halinde bulunan Bakanlar Kurulu’nun da haberdar edildiği bildiriliyor.

K.Maraş’tan aranarak mesaj iletilen uçak şirketinin Ortadoğuda çeşitli tarihlerde meydana gelen hükümet karışıklıklarına ve darbelere adının karıştığı belirtiliyor. Halen son derece gizli şekilde derinleştirlerek sürdürülen K.Maraş olaylarıyla ilgili soruşturmanın önemli bazı sonuç ve delillere ulaşacağı ifade edildi.” (Hürriyet 25 Ocak 1979)

Bu yabancı Havayolları şirketinin CIA’nin paravan firmalarından biri olduğu kuşkusuz. Ancak “angajmanları” olanlar bu konunun üzerine gitmemişler, darbe programı işlemiş ve askeri yönetimin önkoşulu kabul edilen sıkıyönetim rejimine geçilmiştir. Ancak bu sıkıyönetim kararına direniş de gösterilmiştir. Kenan Evren anılarında bu konuya da değiniyor :

“CHP meclis grubundan 70’e yakın milletvekilinin muhalefetine rağmen Ecevit zorlukla bu kararı grup kararı olarak geçirmiş” (age .235)

Sıkıyönetim ilanı konusunda ortak irade belirmiş, Evren, Ecevit, Türkeş, Demirel “devletin bekaası” adına gereğini yapmışlardır. Bu durumda ÜGD çaycısı Ökkeş Kenger’i (Sonradan BBP milletvekili, yeni soyadıyla Şendiller) Çiçek sinemasına konan bombayla ilgili suçlamanın veya “alevi-komünistler ile Pol-Der” karşısında “tahrik olan” milliyetçi vatandaşların daha fazla mağdur edilmesinin anlamı kalmamıştır! (Mümkün olsa K.Maraş davasında aklanan tüm “milliyetçiler” parlamentoya taşınabilse) gerekçeli hükümde yer alan tespitler katliamın sonuçlarını ortaya koyuyor:

“K.Maraş’ta belirtilen tarihlerde cereyan eden olaylarda 111 vatandaş öldürülmüş. 552 ev, 289 işyeri ve 8 oto tahrip edilmiş, milyonlarca liralık hasar meydana gelmiştir. Olaylarla ilgili fotoğraflar ve filmlerden de açıkça görüldüğü üzere şehir sanki harpte bombalanmış, yıkılmış bir hale dönmüştür.”

Olayların sona ermesi ise ne ilginçtir ki “sıkıyönetim ilan edilmesiyle” mümkün olmuştur. Darbe planlayan gizli devlet güçleri ise kentteki büyük askeri gücü katliamı önlemekte kullanmamışlardır.

(Kentte bulunan askeri güçler şunlardır : İl J. Alay komutanlığı, 39. P. Tugayı, 3. P. Taburu ve 607. Lv. İkmal Bakım Bl. Gaziantep’ten 5. Zh. Tugayının 2. Meknz. Tb.’u, 1. Tank Taburu, Uçaksavar bataryası, İslahiye’den 39. Tugay 1. Taburu ve tank Bölüğü, Gölbaşı Jandarma Komando Bölüğü, Doğankent Jandarma Bölüğü, 23, Seyyar Jandarma Tugay Asayiş Bölüğü, Malatya Jandarma Komando BL, Nevşehir J. Kom. Tab., Mardin J. Kom. Bl., Kayseri Hava İndirme Tugayının iki hava indirme taburu. Ancak, “mağdur” milliyetçi vatandaşlara herhangi bir yanlışlık yapılmamış, tıpkı Sivas’ta olduğu gibi “Ordu millet elele” prensibi hükmünü icra etmiştir. Komuta ise istenmeyen gelişmeler olmaması açısından “Özel harpçi”lere verilmiştir.)

  • Kontrgerilla Doktrini (3)

Türkiye’de de 70’lerden itibaren yükselen sol dalga, emekçi hareketi ve yaygın toplumsal muhalefet, İran başta olmak üzere, Filistin ve Lübnan’daki devrimci hareketlerin zembereği içindeydi. Üçüncü Dünyacı renkler taşıyan ulusal- halkçı yönelişin Türkiye’de gövdelendiği Alevi kesim, emperyalist siyaset plânlama merkezlerinin yoğun operasyon konusuydu. İran ile “inanç” temeli vurgusunu ön plâna çıkaran bu merkezler açısından asıl kaygı noktası, demokratik-eşitlikçi bir kültürel birikimin ve toplumsal örgütlenmenin hızla bir devrimci duruma yönelik kitlesel bir harekete dönüşmesiydi. Dolayısıyla İran’da yaşanan devrimci süreçte, Şiilik örtüsü altındaki ulusal-halkçı rengin Türkiye’de ortak jeopolitik-tarihsel bilinç ekseninde Alevi kesimde yaratacağı duyarlılıklar önlenmesi zorunlu bir tehlike sayılıyordu. İran devriminin yükseliş dalgası ile eş zamanlı olarak (bu sürece kimse “İslâm devrimi” demiyordu henüz) Maraş, Çorum, Sivas’ta 1979 yılında meydana gelen, devrimcilerin gövdelendiği Alevi halka yönelik katliamlar kontrgerilla doktrini çerçevesinde ele alınmalıdır.

  • Ordudan Tasfiyeler (4)

Bu dönemde yaklaşık 1500 subay ve astsubayın ordu ile ilişkilerinin kesildiği iddia edilmekle birlikte gerçek sayı halen bilinmiyor. Ancak, New York Times gazetesinde iddia edildiği gibi bir İslamcı subaylar grubundan söz etmek mümkün değildir. 12 Mart 1971 darbesi öncesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde anti-emperyalist gençlik ve işçi hareketleriyle bağlantılı ulusal- halkçı büyük bir örgütlenmenin yoğun bir tasfiye sürecine muhatap olduğu biliniyor.

1970’lerde Portekiz’de yönetime el koyan genç devrimci subay hareketinin NATO’da uyandırdığı derin kaygılarıda bu zincirin bir halkası olarak görmek gerekiyor. Türkiye’de 12 Eylül öncesi iç savaş döneminde toplumsal muhalefetle bütünlüklü, sol, ulusal-halkçı bir askeri kesimin varlığı da NATO ve emperyalist merkezler açısından tehdit sayılıyordu. Özellikle New York Times’m “İslâm” unsurunu ön plâna çıkaran yorumu, İran devrimini eksen alan bir tehdit yaklaşımının Türkiye’nin devrimci dinamikleriyle bütünlüklü değerlendirildiğini ve bunun emperyalist karargâhlarda ortak bir görüş haline geldiğini ortaya koyuyor. İran’da dini söylemlere bürünen Üçüncü Dünya milliyetçisi ve ulusal-halkçı hareketin, ordunun tayin edici desteğini kazanması, devrimi zafere taşıyordu. İran ordusu 1 Şubat 1979’da silah depolarını halka açarak devrimcileri silahlandırıyor ve Ayetullah Humeyni’nin Tahran’a dönüşünü engellemiyordu.

Askeri darbeyi reddeden ordunun çoğunluğu, tavrını halktan yana koyuyordu. Türkiye’nin konumunu ve yaygın toplumsal muhalefetini Körfez- Ortadogu eksenli olarak değerlendiren,

İran devrimi ile aynı stratejik, jeopolitik çerçevede ele alan emperyalist karargâhlar, bir halk devrimine ordunun geniş kesimlerinin katılmalarını felaket sayıyorlardı. Anahtar devrimci kavram ise İran devrimi sonrasında Müslüman bir ülkede devrimin kitleselleşmesini sağlayan İslâm oluyordu. Türkiye’de Şii geleneğinden ayrı özellikler taşıyan Aleviliğin devrimci gövdelenmedeki konumu özünde İslam başlığına bu tarz bir içerik kazandırıyordu. Aleviliğin demokratik ve eşitlikçi değerler vurgusu ile devrimci kitleselleşmeye açılması, büyük katliamların gerekçesi oluyordu. ABD’li istihbarat görevlilerinin Çorum, Sivas, Yozgat gibi Alevi kesimin yoğun bir nüfus ve hareketliliğe sahip olduğu yerlere yaptıkları geziler sonrası yaşanan saldırılar dikkate değer (Kontrgerilla Kıskacında Türkiye adlı çalışmamda bu konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler bulunuyor).

Ayrıca Maraş katliamının düzenlenmesi ve yönlendirilmesine CIA’ye bağlı olarak çalışan bir Amerikan havayolları firmasının adı karışıyor, bu konu TBMM Araştırma Komisyonu tutanaklarına da geçiriliyor, ancak 12 Eylül darbesiyle birlikte dosya kapanıyordu.

1979 Aralık ayında Maraş’ta gerçekleştirilen katliama yönelik ilk büyük protesto eylemini ise Kara Harp Okulu’nun sinema salonunda toplanan askeri öğrenciler düzenliyordu. Bu protestonun emperyalist karargâhlar ve istihbarat merkezlerinde Ortadoğu’daki devrimci gelişmelerle birlikte değerlendirildiğine en büyük kanıt, 12 Eylül darbesi sonrası yapılan yoğun tasfiyelerdir. Diğer yandan ordu içindeki bu tasfiyeler, devrimci hareketle bütünleştiği veya toplumsal muhalefet açısından potansiyel değer taşıdığı ölçüde Alevi kesime yönelen baskı ve katliamlar, darbe sonrası “Koruyucu İslâm” kuşağı stratejisine Türkiye içinde karşı çıkışın koşullarını ortadan kaldırdı.

  • Paramiliter – Faşist Bürokrasi (5)

Bu kuruluşlardan başka Milli Eğitim Bakanlığı ve çeşitli eğitim kurumlarında üst düzey kadrolaşmaya gidiliyor, Devlet İstatistik Enstitüsü, Atom Enerjisi Kurumu, Toprak Reformu Müsteşarlığı gibi kuruluşlar ile Tariş, Aliağa, Seydişehir gibi işletmelere çok sayıda militan yerleştiriliyordu. Öğretmen yetiştiren eğitim enstitülerinde yoğun bir kadrolaşma yanında, özellikle İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi okullarda güç oluşturmak için kendini eylemlerde kanıtlamış, paramiliter kadrolardan bazılarının üniversite smavlarında yerlerine başkalarını sokmak suretiyle bu okullara kayıt yaptırmaları sağlanıyordu (bu biçimde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giren bazı “Bozkurt”lardan şimdilerde hâkim, sava, avukat olarak görev yapanlar bulunuyor).

1980’de cezaevlerinde yapılan bir ankette, “sağ militanlar” yani “Bozkurtlar” arasındaki memur oranı %14,2 idi (solcular arasında bu oran %8,8’di) ve bu oran devlete MHP’nin militan kadrolarını yerleştirmenin boyutlarını göstermesi açısından dikkate değer. Yine MHP ve Ülkücü Kuruluşlar iddianamesine göre, “Çeşitli toplumsal kesimlerin maddi yönden güçlük içinde bulunan bireyleri üzerinde cezbedici bir görünüm kazanmasına, ülkücülüğün adeta bir meslek haline gelmesine neden olmuştu.” MHP’nin hükümette bulunduğu dönemlerde elde ettiği büyük güç sayesinde yandaşlarma iş, para, eğitim olanakları sağlaması militan sayısmı arttırmasında belirleyici bir unsurdur.

Hükümet içinde yer alma MHP’nin örgütsel kapasite ve olanaklarını yoğunlaştırırken, inandırıcılığı açısından çelişkili bir durum da yaratıyordu. Düzene karşıt, anti-kapitalist

demagojik söyleminin ne kadar köksüz olduğu ortaya çıkıyordu. Tekelci burjuvazinin, masonik sermayenin siyasi temsilcileri ile MHP, 1977 seçimleri öncesinde, AP ve diğer sağa partilerden farklı görünme propagandasına girişerek kendini “gerçek milliyetçiliğin” tek temsilcisi olarak sunuyordu. MHP diğer MC ortaklarına karşı eleştirel tutum almanın yanı sıra, büyük sermayenin ezdiği toplumsal kesimlere yönelik olarak son derece demagojik sloganlarla yaklaşıyordu. “Büyük sermaye tahakkümüne son” veya “Anarşinin kaynağı tekelci sermayedir” türünden sloganlar, 1977 seçimlerinde MHP’ye oy kazandırıyordu.

Egemen sınıflardan finansal destek alan, devlet olanaklarından yararlanan MHP, sözde düzen karşıtı propagandasına ayrıca dini görünümünü de ekliyordu. Alevi-Sünni çelişkilerinin kışkırtıldığı illerde MHP oyları büyük artış gösteriyordu (1977 seçimlerinde bu yapıdaki illerde MHP oy oranlan: Yozgat %22,9, Erzincan %19, Elazığ % 18,7, K.Maraş %15,5, Sivas %13,2, Erzurum %12,8, Çorum %12,7). “Farklı mezheplerin bir arada oldukları yörelerde din faktörünün daha beliçleyici bir etken olduğu” göz önünde bulundurulduğunda, MHP’nin mezhepsel farklılık ve çelişkileri körükleyen stratejisinin anlamı ortaya çıkıyor. Karanlık kontrgerilla operasyonlarının körüklediği mezhepsel çelişkiler, MHP’nin kitlesel tabanını güçlendirmesini sağlıyordu. Milli Selamet Partisi’nin bu yörelerdeki “uzlaşmacı” siyasetine karşılık, MHP “iç düşman”lara karşı saldırgan, bağnaz ve vurucu bir ideolojiyi-stratejiyi savunuyordu. Komünist-Alevi-Kürt başlığı altında kontrgerilla doktrininin “iç düşman” tanımı ile MHP’nin yaklaşımı örtüşüyordu.

  • Sosyal Demokrasinin Kontrgerilla İle Ortak Yaşarlığı (6)

ÖHD ve onun gövdelendiği (devletin güvenlik güçlerine “yardıma”) paramiliter bozkurtlar, doğrudan ABD tarafından yönlendirilen ve gayrı nizamî harp ekseninde özel savaş uygulamalarını yürüten, emperyalist karargâhlar ile yerli büyük sermaye ve cunta şeflerinin darbe stratejilerine hizmet eden bir örgütlenme içindeydiler. Bülent Ecevit’in 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi katliamından çok kısa bir süre önce 1 Şubat 1978’de yaptığı basın toplantısındaki açıklaması şöyledir:

“Türkiye’de dışa dönük olarak oluşturulan bu gayrı nizami savaş ve savunma kavramı öyle anlaşılıyor ki, geçmiş yıllarda ülkemizin yine bunalımlı bir döneminde o yılların bazı sorumlularınca içe dönük olarak uygulanmıştır.” (2 Şubat 1978, Milliyet.)

Ecevit, kontrgerillayı “o yıllar” ve “bunalımlı dönem” tespiti ile geçmişe dönük ve sanki kendi döneminde işlevsiz kalmış bir örgüt gibi yorumluyordu. Oysa bu açıklamadan kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine bomba atılıyor, bombalı eylemler birbirini izliyor ve aynı yılın aralık ayında Maraş katliamı gerçekleştiriliyordu. Ancak bu süreçte ne kontrgerilla soruşturuluyor, ne de silah depoları ve kadroları dağıtılıyordu. CHP Hükümeti, devletin çelik çekirdeği ile bütünleşen, NATO ve ABD destekli bu örgütü görmezden geliyor ve tam bir ortak yaşarlık ilişkisi geliştirerek, halkı, vebayı göstererek sıtmaya razı ediyordu. Oysa aynı Ecevit, ana muhalefet partisi lideri olarak Giresun’da yaptığı 26 Eylül 1974 tarihli konuşmada, daha farklı bir çizgi izleyerek şunları söylüyordu:

“12 Mart sonrası dönemde adı sanı ortaya çıkan ve tedbirlerin ve hatta soruşturmaların hukukiliğine de ve insaniliğine de gölge düşüren Kontrgerilla adlı örgütün, bu resmi görüntülü fakat gayrı resmi örgütün niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılamamıştır. Bu örtü kaldırılmadıkça bazı perde arkası kişi veya örgütlerin yeni birtakım karanlık roller oynamakta oldukları ihtimalini akla getirecektir.” (27 Eylül 1974, Milliyet)

  • Darbeye Gizli Davetiye (7)

Kontrgerilla tartışmaları üzerinden darbeyi davet edici açıklamalar yapan MHP’nin bu konuda en yakın müttefiki AP oluyordu. AP’nin tüm toplumsal muhalefeti ve siyasi rakibi CHP’yi ezecek bir askeri darbeye pek itirazı olmayacağı kontrgerilla tartışmaları sırasında iyice netleşiyordu. Ecevit ise oyunu kavrıyor ve şu açıklamayı yapıyordu:

 “AP Genel Başkanı’nın, kendi kişisel hırsı ve hıncı uğruna Türk Silahlı Kuvvetleri’ni siyasal polemik konusu yapmak ve son günlerin talihsiz tartışmalarını işleyen bir yaraya dönüştürmek amacı güden oyunlarına gelmeyeceğim.”

Demirel’in cevabı ise şöyleydi:

 “Halk Partisi Genel Başkanı… Silahlı Kuvvetlere yönelttiği isnat ve iftiradan hem korkar, hem kaçar vaziyettedir… Biz ordunun üstüne kendisi tarafından sıçratılan çamuru kaldırmaya çalışıyoruz.”

  • Ortanın Solu Amerikan Yolu (8)

ABD Büyükelçisi J. Spain anılarında diyor ki:

“Ecevit’i, anti-Amerikan ya da Batı aleyhtarı olarak değerlendirmek için bence fazla bir belirti yoktu. Nitekim ilk başbakanlığı döneminde de Türkiye’deydim ve Ecevit’in iktidara gelmesiyle Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşabileceğine ilişkin en ufak bir tereddüdümüz yoktu. Amerika, Ecevit’ten endişe duymadığı gibi, kendisiyle sürekli yakın temas halindeydik. Ayrıca, 1980’de büyükelçi olarak Türkiye’ye geldiğimde, o zamanın başbakanı Demirel ile üzerinde anlaşmaya vardığımız güvenlik yardımı programı benden önceki büyükelçi ve Demirel’den önceki başbakanın, yani Sayın Ecevit’in hazırladığı anlaşmaydı.

 Amerika’nın Ecevit’ten bir korkusu olmadığı gibi, ben de Amerikan Büyükelçisi olarak Ecevit’in demokratik eğilimlerinden hiç kuşku duymuyordum. Zaten kendisi de Kissinger’in arkadaşıydı.” (Kanat Operasyonu, Ufuk Güldemir, Tekin Yayınları, İst., 1985, s. 23-24).

ABD açısından “demokratik eğilimli” olarak nitelendirilmek ancak sol harekete ve emekçilere karşıt politikaları savunmakla mümkündür. Ecevit’in düzeni restore etmek için geliştirilen, ortanın solu programını savunması da, sol gelişmenin önlenmesiyle ilgilidir. NATO’ya “akredite” ilk altı Türk gazetecisinden biri olan Ecevit, Rockefeller Vakfı’nın bursuyla ABD’de eğitim görmüştür. Rockefeller İmparatorluğu’nun danışmanı, Şili darbesinin planlayıcısı, Şah rejiminin en önemli destekçisi, İsrail’le birlikte Barzani çetesinin Irak’a karşı savaşa kışkırtılması operasyonunun ön plândaki ismi OSS ajanı Kissinger, Ecevit’in “arkadaşı”dır ve bu ABD kayıtlarında yerini almıştır. 1974 yılındaki Bilderberg toplantısına katılan Ecevit için Spain, “Kendisiyle sürekli yakın temas halindeydik,” diyor. Spain’in en önemli tespiti ise, Ecevit’in gerçek konumuna ışık tutuyor.

  • TNT’lerin Esrarı (9)

Abdullah Çatlı, ÜGD Ankara Şubesi Başkanıyken, Mehmet Korkmaz ve Nevzat Bor’la birlikte İstanbul’a gidiyor. Burada o zamanki ÜGD İstanbul Şubesi Başkanıyla buluşuyorlar. (Adı Mehmet Yıldız gibi bir isimdi.) Dört kişi Ökkeş’e gidiyorlar. Ökkeş bunları arabasıyla Aksaray’a götürüyor. Daha sonra Abdullah’ı yüzbaşıyla tanıştırıyor. Abdullah bunlardan otomatik silah istiyor. Ökkeş silahlan temin edebileceğini söylüyor. Bunun üzerine Abdullah Ökkeş’e 115 hin lira veriyor.

Bu arada Ökkeş, Abdullah’a yarım sandık kadar (25 adet civarında) TNT veriyor. “Bunları alın, size lazım olur” diyor. Tahrip kalıplarının tutarı olan 250 bin lirayı sonra almak şartıyla Abdullah’la anlaşıyorlar. Ökkeş TNT’leri verirken Abdullah’a bunların nasıl geliştirileceğini de anlatmış. Bütün bunları daha sonra cezaevinde bir görüşmemizde bana Ökkeş anlattı. Ökkeş verdiği TNT’lerin 450’lik ile 750’lik arasında olduğunu söylüyordu. Bunlar askeri malzemeler miş. Bunlara Amerikan TNT’si de deniyormuş.

Ökkeş, Abdullah Çatlı ile mutabakatından sonra K. Maraş’a gidiyor. Buradan Abdullah’ın istediği otomatik silahları alacak. Bu arada Abdullah’ın aldığı TNT’ler ise şöyle paylaşılıyor: Abdullah bunların 4-5 tanesini İstanbul teşkilatına bırakıyor. Bir miktarını Ankara’ya getiriyor. Bir miktarını yüzbaşıya veriyor. Gerisini ise Ökkeş’e bırakıyor. Bunları bana Abdullah anlattı.

  • İstanbul’daki TNT’ler (10)

Bunlardan on tanesi Maraş’ta Ökkeş’in üzerinde yakalanıyor. Üç tanesi yüzbaşının evinde ele geçiyor. Bir kısmı ise, kendini Emniyetten aşağı atarak intihar eden bir gencin üzerinde çıkıyor. Bu olay 1978 Nisan sonlarında veya Mayıs başlarında Ankara Emniyetinde meydana geldi. Bir kişi kendini pencereden aşağı attı ve öldü. Bunun kim olduğu anlaşılamadı. Oysa bu genç MHP’liydi. Abdullah, TNT’lerin bir kısmını saklaması için bu gence vermiş. Polisler de bunları bulmuşlar. Çocuk kendini aşağıya atarken “Bunları kimin verdiğini kesinlikle söyleyemem” diye bağırmış. Abdullah’ın İstanbul’da bıraktığı TNT’lerden bir tanesi, bu yılın başlarında İstanbul ÜGD Şubesinde yapılan bir aramada ele geçti. Ayrıca xtesinin 16 Mart tarihinde bombalanmasında da bunlar kullanıldı. Bunu bana Abdullah Çatlı söyledi… Ben 1978’in Nisan ayında cezaevine giderek Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker ile görüştüm. Yanımızda Selahattin Arpacı da vardı. Bana Abdullah Çatlı ile İstanbul’da görüştüğünü söyledi. Ayrıca ordudan silah ve malzeme çıkartmak için ordu içinde bir teşkilat kurduklarını anlattı… Kendisinin İstanbul’da öldürülen astsubaya bağlı olduğunu, (Astsubay Mehmet Balcı) onun üstündekileri bilmediğini söyledi.”

Çeviker yüzbaşı rütbesini taşımasına rağmen bir astsubaya bağlı olduğunu açıklıyordu. Kontrgerilla örgütlenmesinde rütbe basamağı resmi niteliğin ötesinde özellikler taşıyor. Özel Harp teşkilatına bağlı astsubaylar bırakın yüzbaşıların üstü olarak görev yapmayı doğrudan kuvvet komutanlarıyla muhatap olabiliyorlar. Yurtaslan patlayıcılarla ilgili olarak şunlan söyleyerek açıklamalarına devam ediyor:

Yüzbaşı Çeviker, ayrıca ele geçmeyen malzemelerin İstanbul’da bir depoda bulunduğunu, istersek buranın adresini verebileceğini belirtti. “Belki nemden bozulabilirler. Gidin oradan malzemeleri alın” dedi ve bana deponun adresini verdi… Ben bu adresi ne Abdullah Çatlı’ya, ne de başka bir kimseye vermedim… Bu depoda 250 adet, o zaman gazetelerin de belirttiği gibi, İstanbul’u havaya uçuracak şiddette TNT bulunduğu söylenmişti.

Yurtaslan söz konusu patlayıcılarla ilgili olarak MİTe ve polise bilgi verdiğini, ancak söz konusu adrese gittiklerinde, yerleri değiştirilen patlayıcıları bulamadıklarını açıklıyordu.

Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker’e ilişkin olarak müdahil vekillerinin İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne talepleri yerinde görülüyordu. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (halen devam eden) 1995/128 E. sayılı dosya kapsamında, 3. Kolordu Komutanlığı’na ikinci kez yazılan yazıda şunlar yer alıyordu:

İlgi: 5.11.2001 tarih, 1995/128 sayılı yazımız;

İlgi sayılı yazımızla, suç tarihi olan 16.3.1978 tarihlerinde 3. Kolordu Komutanlığında görevli olduğu anlaşılan Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker’in hakkında TNT kalıplarının kullanılması ile ilgili herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığının bu konuda idari ya da adli soruşturma yapılıp yapılmadığının kayıtlarınızdan araştırılarak mahkememize bildirilmesi istenilmiş ise de; yazımıza bugüne kadar cevap verilmediğinden akıbetinin kayıtlarınızdan araştırılarak duruşmanın bırakıldığı 21.5.2004 tarihinden önce mahkememize bilgi verilmesi TEKİDEN rica olunur. 15.3.2004.

21.5.2004 tarihli duruşmada ise 3. Kolordu Komutanlığından gelen cevap üzerine zapta geçirilen hususlar şöyleydi:

3. Kolordu Komutanlığına yazılan yazıya cevap verildiği, Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker isminde bir personelin bulunmadığının ancak aynı soyadı taşıyan başka bir şahsın bulunduğunun bildirildiği ancak resmi yazışma kurallarına uygun olmadan mahkememiz yazısı üzerine sarı postit kâğıt üzerine elle yazılıp makamın yetkili kişisi de imzalamadan cevap verildiği tespit edildi.

6. Ağır Ceza Mahkemesi 3. Kolordu Komutanlığına 24.5.2004 tarihinde gönderdiği yazıda şu çarpıcı noktaları vurguluyordu:

Konu ile ilgili olarak; Mahkememizin 15.3.2004 tarih, 1995/128 sayılı yazısı üzerine 3923 numaralı İNTERNAL ROUTİN/ACTİON SHEET başlıklı yabancı dilde basılı evrak üzerine sarı renkli postit kâğıt üzerine elle yazılıp, sivil memurca imzalanmış kâğıt ekli belgeler mahkemeye, bir resmi makamca yazılacak ve resmi yazışma usullerine uygun düşecek şekilde yazışma kurallarına uygun olmadığı anlaşıldığından evraklar aynen ekte iade edilmiş olup, yazımızda belirtilen suç tarihi olan 16.3.1978 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığında görevli olduğu anlaşılan Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker’in hakkında TNT kalıplarının kullanılması olayı ile ilgili herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığının kayıtlarınızdan araştırılarak mahkememize resmi yazı ile duruşmanın bırakıldığı 16.7.2004 tarihinden önce mahkememize bilgi verilmesi önemle rica olunur.

Kaynaklar:

(1) Suat Parlar, “Ortadoğu’da Yeni Dünya Düzeni”, 1999, Yar Yayınları
(2) Suat Parlar, “Kontrgerilla Kıskacında Türkiye”, 1997, Bibliotek Yayınları
(3) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(4) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(5) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(6) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(7) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(8) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(9) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları
(10) Suat Parlar, “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri – 16 Mart 1978 Katliamı”, 2006, Bağdat Yayınları

Hazırlayan: Hazal Kelleci

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.