Kuruluş Sürecinden Sonra Türkiye Cumhuriyeti

0 286
image_pdf

KURULUŞ SÜRECİNDEN SONRA TÜRKİYE CUMHURİYETİ

İçindekiler:

DEVLETÇİLİK POLİTİKASI ÜZERİNE

İZLEYEN DÖNEMDE (1930-40) EMPERYALİSTLERLE İLİŞKİLER

1940-1960’LI YILLARDA TÜRKİYE’DE SOSYO-EKONOMİK GELİŞMELER

SAVAŞ YILLARI, EKONOMİK DURUM

SAVAŞ DÖNEMİ VE KÖYLÜNÜN DURUMU

SAVAŞ SONRASI GERİLİM YILLARI VE TÜRKİYE’NİN TUTUMU

KURULUŞ SÜRECİNDEN SONRA TÜRKİYE CUMHURİYETİ 28

DEVLETÇİLİK POLİTİKASI ÜZERİNE

Bu noktada, gelişmeleri tarihsel seyir içinde incelemeyi, devletçilik konusundaki bir ayraçtan sonra sürdürmek gerekmektedir. Çünkü başından beri erki elinde bulunduran kesimin belli başlı demagoji konularından biri de devletçilik politikası izlediğine dair aldatmacalardır. Tıpkı ‘halkçılık’, tıpkı ‘devrimcilik’ ilkelerinin gereksinim duyulduğunda olağanüstü bir ikiyüzlülükle vurgulandığı gibi, gerçekte izlenen politikanın ve amaçların devletçilikle hiçbir anlamda ilgisi yoktur.

Ülkemizde bazı devletleştirmelerin görüldüğü olmuştur. Fakat bu tavır, devletçilik ilkesinin içeriğinden son derece uzaktır ve emperyalizmin açmazlarının o koşullarda devlet eliyle ve ülke halklarının olanaklarıyla çözümlenmesinden başka bir anlam ifade etmemektedir.

Devletçiliğin özü, başta liberalizme karşı olmaktır ve bu şekilde ekonomi politikasının devlet eliyle yürütülmesi savunulur. Çerçeve yine kapitalist ekonomi anlayışıdır. Serbest teşebbüs ve serbest rekabet ilkelerine karşı çıkılması, anlayışın başlıca özelliklerindendir. Ne var ki, bizim örneğimizde bu kapitalist anlayışta olduğu üzere; gelişmenin, kapitalist kalkınmanın devlet eliyle yürütülmesi değil, yukarıdan aşağıya kapitalizm empozesi tavrında, devlet eliyle tam da bu anlayışla çatışacak şekilde serbest girişimciliğin geliştirilmesi amaç ve eylemini görüyoruz.

Engels’in bu konuyu da incelediği Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm adlı yapıtında, gereken açıklık vardır. Engels burada demektedir ki; “Tröstlerde rekabet özgürlüğü tam kendi karşıtına, tekele dönüşür ve kapitalist toplumun belirli hiçbir plana dayanmayan üretimine teslim olur. Bu elbette yine kapitalizmin yararına ve çıkarına olduğu ölçüde gerçekleşir. Eğer her devletleştirme sosyalistlik (ya da ilericilik sayılsaydı ve devletçilik politikasına yüklenen anlamın karşılığı olsaydı) sayılsaydı Napolyon’la Metternich’i sosyalizmin kurucuları arasında saymak gerekirdi. Belçika devleti politik ve maddi nedenlerle demiryollarını kendi yaptırdıysa, Bismark demiryolu memurlarını hükümete oy veren bir sürü haline getirmek ve kendisine yeni bir gelir kaynağı yaratmak için Prusya Demiryollarını devletleştirdiyse, bu asla sosyalistlik değildir. Aksi halde krallık porselen imalatı ve hatta ordunun terzihanesi (Fredrich Wilhelm III. devrinde bir açıkgözün kemali ciddiyetle devletleştirdiği genelevler bile) sosyalistliğe özgü kurumlar olurdu…”

Öte yandan kapitalizm, nerede ve ne zaman iç dinamikleri zaaf gösterse, şu ya da bu oranda bunalıma girse, devletin özel olanak ve yöntemlerinin emniyetinin devreye girmesini buyurur. Bu durum, günümüzde en zengin metropollerde dahi aynı özellikleri taşımaktadır. Yeni ekonomistler de bu işin çeşitli olasılıklara ayrı ayrı yanıt verecek, emperyalizmin-kapitalizmin değişik açmazlarına, değişik ama aynı özü koruyan zenginlikte reçeteler sunmaktadırlar. Sözgelimi Keynes, halkın bütün gelirlerini devlete aktarmak mantığı altından geçerek devlet transit geçidiyle kapitalistlere yönelir.

Sadece bizde değil, diğer bazı ülkelerde de devletçiliğini farklı yaptırımlara ilişkin bir demogoji yaftası olarak kullanıldığını görüyoruz. Örneğin, Salazar’ın faşist korporatizmi, List’in ‘milli ekonomi’ anlayışları dahi devletçilik tanımı altında kitlelere sunulmuştur.

Bizdeki gelişmelere dönelim ve bir kez de bu nedenle, gerçekleşen olayların devletçilikle ne ölçüde ilişkisi bulunduğunu (bulunmadığını) irdeleyelim.

Takrir-i Sükun döneminde muhalefet sindirildikten ve egemen kesimlerin düzeni yerleştirmek için ilk aşamada gerekli gördükleri dönüşümler yapıldıktan sonra sessiz denilebilecek bir dönem geçer. Bu yıllarda ülkede baş gösteren ekonomik bunalım 1929 Dünya Bunalımının etkisiyle şiddetlenir. Özellikle ticaret ve tarım kesiminin daha derin bir bunalıma girdiği bu dönem, halk kitleleri için her açıdan soluksuz kaldıkları bir karabasandır. Kitleler, üzerlerinde uygulanan politikaya karşı büyüyen bir sıkıntı ve öfke içinde olsa da bunu yeterince dışa vuracak bilinç ve örgütlülükten yoksundur. Sosyalist bir örgütlenmenin sunması gereken işlevlerden ve perspektiflerden de yoksundur. Bu durum karşısında iktidar, egemen sınıfların bunalımını çözme yükümlülüğünü yerine getirmek amacıyla, ekonomide devlet müdahaleciliğini gerektiren yeni prensipler saptar.

Ancak bu politika uygulamaya sokulmadan önce ülkenin siyasal tansiyonu ölçülmek istenir. Devletçilik döneminde, çıkacak muhalefeti deşifre ederek denetim altına almak ve düzenin oturup oturmadığını yapılan dönüşümlerin benimsenip benimsenmediğini anlamak, tamamlanması gereken eksiklikleri görmek için daha önce de sahneye koydukları bir oyuna yeniden başvururlar. Geçmişte solun gelişmesini denetlemek için kurulan resmi komünist partisi gibi, şimdi de sol dışı muhalefet potansiyelini ölçmek-dengelemek- bastırmak için güdümlü bir parti kurulur. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Fethi Bey, parti başkanı yapılır ve kardeşi de partiye sokulur. Böylece 12 Ağustos 1930 tarihinde “Muhalif  bir Fırka”, Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur…

Mustafa Kemal’in ismini koyup kurucularını belirlediği parti, 1930 Ağustos’unda ilan edilse de böyle bir partinin kurulması ve rol dağılımı daha önceden düşünülmüştür. SCF’nin kurucularından Ağaoğlu Ahmet, Fethi Bey’e bu konuda şunları söylüyor: “Bir seneden beri (M. Kemal’in) bu fikre yakın olduğunu bende biliyorum. Birkaç kez fırkalar hakkında bana da sorular sormuş, beni de imtihan etmişti. Fakta bir karar verdiğini bilmiyordum. Arada bir gün Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’dan ikinci bir fırkanın kurulacağını işitmiştim…”

Yeni parti temelde ve birçok ilkesinde CHF ile aynı karakterde olmasına karşın ekonomide ve politikada daha liberal görüşler sunmaktadır. Bu durum, liberalizmin dozunun belirlenmesi ve koşullara göre en uygun kıstasların neler olduğunun saptanması açısından genel bir yoklamak olarak kavranılabilir. O güne kadar ‘devletçi’ olmayan CHF, bu programda devletçiliği savunmaya başlar. Gerçi bir yıl önceki bir konuşmasında İnönü, devlet müdahalesinden söz etmiş olsa da o güne kadar devletçilik, kavram olarak da siyasal literatürümüze girmemiştir. İnönü, ilk kez Sivas’ta demiryolu açılışında yaptığı konuşmada devletçi olduğunu söyler.

Ağaoğlu Ahmet, bu konuda şunları aktarmaktadır: “Esasen birkaç gün sonra İsmet Paşa’nın Samsun’da söylediği nutuktan önce, benim de o zamana kadar üyesi olduğum CHF’nin devletçi olduğunu ne ben ne de kimse bilmiyordu. Bu nutuktan sonradır ki, fırka devletçi oldu. Fakat nutuk yeni fırkanın teorisinden sonra söylendi. Demek ki yeni fırkaya kurulmadan önce ‘serbest’ ismini vermiş olanların eski fırkaya da ‘devletçi’ sıfatını eklemeye karar vermiş olduklarını kabul etmek gerekiyor.”

Böylece burjuvazi güdümlü muhalefet partisine ekonomide ve politikada liberalizm savundurulurken, CHF de devletçiliği savunmaya başlayarak, hem muhalefeti ortaya çıkartıp şekillendirmeye, hem de devlet müdahaleciliğine kamuoyunu hazırlamaya başlar. Bazı gazeteler gönüllü olarak SCF’nin sözcülüğünü üstlenir. Ve hükümeti eleştirmeye başlar. Basındaki bu gelişmelerin ardından yeni partiler ortaya çıkar.

29 Ağustos 1930’da Mimar Kazım isminde bir kişi Türkiye Cumhuriyeti Amele ve Çiftçi Partisi’ni kurar. Bu partinin programında “işçi ve köylüleri zalimlerin boyunduruğundan kurtarmak ve bu sınıfa ülkenin toplumsal yaşamında bir yer sağlamak” sözleri yer alıyordu.

Ancak sınıf esasına dayalı diye bu partinin çalışmasına izin verilmez. Bir ay sonra ise Adana’da yazar Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemal, Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kurar. Bu parti SCF’nin kapatılmasından sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla 21 Ocak 1931’de kapatılır. Bu şekilde partiler ortaya çıkarken, legal olanaklardan yoksun TKP, bir taraftan SCF içinde çalışma yapmaya, bir taraftan da onun kürsülerinden yararlanmaya çalışır. SCF kısa zamanda çok büyük ilgi görür.

Ekonomik bunalımı oldukça şiddetli olan, hükümetin ekonomi politikasından memnun olmayan ve ithalat-ihracatla uğraşan ticaret burjuvazisi, egemen sınıflar içinden SCF’na büyük destek veren kesim olur. Ancak, kitlelerin SCF’da simgeleşen muhalefeti karşısında, ‘devletçilik’ döneminde, kısa vadede zararına olsa da uzun vadede yararına olacak politikalar üreten partinin kapatılmasına ses çıkarmaz. Partinin en büyük destekçileri olan ağır sömürü ve baskı altındaki emekçiler, partiye yeni bir umut, bir çıkış yolu olarak sarılırlar. Hemen her yerde işçi sınıfı ve yoksul halk partiyi destekler. İzmir mitingi’nde 50 bin insan toplanır. Güvenlik kuvvetleri terör estirerek kitleleri dağıtmaya çalışsa da başarılı olamaz.

İzmir Mitingi’ni ABD Büyükelçisi Grew ülkesine rapor etmiştir: “Fethi Bey’i karşılamak için İzmir tümden ayağa kalktı ve hükümetin izlediği politika ile aldığı önlemleri anlayamadığını göstermek için uygun bir fırsat bulduğu inancıyla Fethi’yi bir muzaffer kahraman gibi karşıladı. Halk Partisi’nin yerel gazetesinin yazı işleri binasıyla, matbaası hücuma uğradı, tahrip edildi, bir kişi öldü, bir çoğu yaralandı. Basındaki haberlere göre 30 kişi tutuklandı. Gazetelerin olayı komünist çapulculara ve katillere maletmesi ve hiçbir siyasal öneme sahip olmadığını ileri sürmesi, Türk basınında geleneksel olarak rastlanan daha çocukça bir davranış oldu.”

Bir ay sonra ise başka bir yabancı, Bulgaristan’ın Edirne Başkonsolosu, ülkesine şunları yazıyordu: “Trakya’nın öteki şehirlerinde olduğu gibi, Edirne’de de 17 gün süren bu seçimler özgür olmamıştır. Örneğin muhalefet partisinin kırmızı oy pusulalarını taşıyan seçmenlerin oylarını kullanmamalarına, adları kütükte yazılı olmadığı gerekçesiyle izin verilmemiştir. Suçlu ve cezaevi kaçkını tipinden adamlardan oluşan çeteler, Yıldırım, Kayık, Krishun ve Karaağaç bölgelerini dehşete salmışlardı… Seçimler sırasında, muhalefet partisinin adayları ve etkili üyelerini gece evlerinden çıkarmamışlardır. Edirne’deki seçim, belediye binasının önünde polis müdürüyle yardımcısının gözü önünde yapılmıştır.”

Söz konusu seçimler, 1930 Ekim’inde yapılan belediye seçimleridir. Bu seçimlerde sivil ve resmi teröre karşın güdümlü parti önemli oranda başarı göstermemiş, Samsun’da Vali’nin tarafsız kalması sonucu Belediye Başkanlığını SCF kazanmıştır. Ancak parti kapatıldıktan sonra SCF’nin kazandığı bölgelerdeki seçimler iptal edilerek yenilenmiştir.

Oyunu ve oyunun kurallarını anlayamayan parti kurucuları, partinin kısa sürede ilgi görmesi karşısında iktidar hevesine kapılırlar. Egemen sınıflar, muhalefetin büyüklüğü, özellikle korkulu rüyaları işçi sınıfının bilinçsiz de olsa muhalefeti karşısında, rollerini kavrayamamış olan kadrolarla muhalefeti denetim altında tutamayacaklarını anlarlar. Aynı zamanda sömürücü kesimlerin ittifakı, düzenin henüz oturmadığını ve yapılan reformların yerleşip benimsenmediğini, kitlelerin yalnızca siyasal zorla baskı altında tutulmasının yeterli olmadığını, bunun yanı sıra ideolojik plandaki baskı ve sindirme hareketinin zorunlu olduğunu, toplumun siyasal savaşımının topyekün yeniden planlanması ve örgütlenmesi gerektiğini anlarlar. Böylece SCF’sı (kurulurken olduğu gibi) gelen bir direktifle 17 Kasım 1930’da kendi kendini fesheder. Partinin kapatılmasından sonra ülkede muhalif olabilecek tüm kurum ve kuruluşların denetim altına alınabileceği düzenlemelere gidilerek toplumun siyasal yapısına yeniden şekil verilir. Düzen, istendiği şekilde oturtulur.

Partinin kapatıldığı gün Mustafa Kemal, yanında geniş bir uzmanlar grubu ile yurt gezisine çıkar ve gezi sırasında hükümete, SCF’nin sarstığı prestijini yeniden kazanmak için “altın bir fırsat” doğar. Bu, Menemen olayıdır. Yine olayın gerçekçi yorumu için, ABD Büyükelçisi’nin duruma ilişkin olarak ülkesine yazdığı rapora bakalım: “Bunun arkasından Menemen olayı geldi. Bu defa hükümet için prestijini yeniden kazanmak amacıyla kullanabileceği altın bir fırsat doğmuştu.” Hükümet kitleleri sindirmek için bu olayı önemli ölçüde kullanır. Kubilay’ın katli kullanılarak sıkıyönetim devreye sokulur. Durum kamuoyuna çarpıtılmış bir şekilde yansıtılarak insanların inançları suistimal edilmiş ve muhalif kitlelere gözdağı vermek için ilgili, ilgisiz bir çok kişi tutuklanarak sıkıyönetim mahkemesine sevk edilmiştir.

Sıkıyönetim Komutanı Fahrettin Paşa anılarında, Başbakan, Meclis Başkanı, Savunma ve İçişleri Bakanlarının ve kendisinin katılımıyla Cumhurbaşkanı başkanlığında yapılan bir toplantıda, Gazi Paşa’nın olayın siyasal kaynaklarının aranmasını, cezalarda sert davranılmasını, Menemen halkının başka yere göçürülmesini, muhalif basına da gözdağı verilmesini belirtiyor. Sıkıyönetim mahkemesi aldığı emri yerine getirmiş ve ağır cezalar vermiştir. Bir ay kadar kısa bir sürede 37 idam cezası verilmiş, 41 kişi de 1,3,24, yıllık cezalara çarptırılmıştır. İdamlardan ikisi hapis cezasına çevrilmiş, 34 kişi hemen, kaçak olan bir kişi de yakalanınca darağacına çıkarılmıştır.

Bu denli ağır cezalarla kitlelere gözdağı verilirken, muhalif basın da unutulmamıştır. SCF kapatılır kapatılmaz basına saldırıya geçilmiş, Fırka yanlısı gazeteciler gözaltına alınmış, daha sonra çıkarılan bir yasayla da hükümete, basını tümüyle denetimi altına alabileceği ve sözcüsü durumuna getirebileceği olanak tanınmıştır. 25 Temmuz 1931 tarihinde çıkarılan yasayla kimlerin gazetecilik yapabileceği belirlenmiş ve hükümete şu yetki verilmiştir:

“Memleketin genel politikasına dokunacak yayından dolayı hükümet kararı ile gazete veya dergiler tatil olunabilir. Bu yolla kapatılan gazete veya dergilerden yayınına devam edenler hakkında 18. madde hükmü uygulanır.

Böylelikle kapatılan bir gazetenin sorumluları, tatil süresince başka bir isimle gazete çıkaramaz.”

SCF sonrası, sadece basına el atmakla kalınmamış, siyasal iktidara muhalif olabilecek tüm kurum ve kesimlere yönelinmiştir. Elbette bunların başında yine işçi sınıfı ve sol gelmektedir. O güne kadar tüm legal olanaklardan yoksun olan sol, SCF aracılığıyla çalışma yapmak istemiş, onun kürsülerini kullanmaya çalışmıştır. Güçlü ve doğru politikadan yoksun olan TKP, su yüzüne çıkma çabalarında başarılı olamamış ve 1930’lu yıllar içerisinde faaliyetlerini tümüyle durdurarak egemen sınıfların “sınıfsız  toplum” demagojisine objektif olarak ortak olmuştur.

Sınıf ise zayıf ve önderlikten yoksun durumu ile hoşnutsuzluğunu SCF aracılığıyla dışa vurmuş, her yerde SCF’yi desteklemiştir. Egemen sınıflar, işçi sınıfının muhalefetini SCF aracılığıyla göstermesi karşısında bunu bir sınıf savaşı, düzene karşı bir başkaldırı olarak değerlendirip endişeye düşmüşler, sınıf bilincinin gelişimini engellemek ve düzenlerini oturtmak için bildik ama bu kez daha karmaşık bir işlerlik kurmaya yönelmişlerdir.

Yeni işlerliğin nasıl ve neye karşı gerçekleştirileceği, M. Kemal’in 25 Mart 1931 tarihinde Türk Ocaklarının kapatılmasıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada somut olarak görülmektedir. “Milletin tarihinde bazı devreler vardır ki, belli amaçlarına erişebilmek için maddi, manevi ne kadar kuvveti varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı yöne sevk etmek gerekir.. Memleketin ve devrimin içerden ve dışardan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lazımdır… Aynı cinsten olan kuvvetler ortak amaç yolunda birleşmelidir.”

Korunacak olan “memleket ve devrim”, daha açıkça egemen sınıfların düzeni.. Neye karşı korunacak? “içerden ve dışardan gelebilecek tehlikelere karşı”… 1930 başında Türkiye’ye yönelik en küçük bir dış tehlike yok. Demek ki, asıl korunulacak tehlike “içerden gelebilecek tehlike oluyor. Bu iç tehlikenin ne olduğu ise açık bir şekilde birinci planın sunuş raporunda yazılıyor: “Devletten gördüğü teşvik ve koruma sayesinde ulusal ekonomimiz sürekli bir gelişme göstermektedir. Özellikle büyük şehirlerimizde toplu bir sanayi ve ticaret doğmaktadır… Bu teknikleşme ve toplanma hareketi modern devletlere yeni görevler yüklemiştir. Büyük üretimin doğurduğu kuvvetli işçi kümelerinin toplum için zararlı kuvvetler haline gelebilmesinin önüne geçebilmek için devletler iş hayatını ulusal bakım noktasından düzenlemek zorunda kalmıştır.”

Görüldüğü gibi doğal olarak iç tehlike, işçi sınıfı ve sınıf bilincinin gelişmesidir.. Bu iç tehlike karşısında temel destek gücün ne olacağını ve düzeni bu tehlikeden kimin koruyacağını M. Kemal yurt gezisinin Konya durağında belirtiyor. Konya Ordu Evi’nden yaptığı konuşmada ordunun, milletin öncüsü ve önderi olduğunu vurguladıktan sonra ordu ve milleti birleştiriyor ve sözlerini şöyle bitiriyor: “Sözlerime son verirken şunu net olarak söylemek isterim ki, Türk milleti ordusunu sever, onu kendi idealinin bekçisi olarak görür.” Gerçekten ordu bir şeyin bekçisidir, ama Türk milletinin değil, Türkiye egemen güçlerinin… Nitekim bu ordu 1960’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de burjuvazinin ve ittifaklarının bunalımını çözmek, sınıf savaşını bastırıp etkisiz hale getirmek için görevini yapmıştır. Oligarşinin düzeni sürdükçe de bu durum devam edecektir.

Düzen oturtulmaya çalışırken tek başına zorun yetmeyeceği, zor ile demagojinin atbaşı gitmesinin gerektiği bilinmektedir. Takrir-i Sükun’la estirilen terör kitleleri susturmuştur. Ama ilk fırsatta açığa çıkacak olan içten içe gelişen muhalefet yok edilmeyerek geniş bir hoşnutsuzlar kitlesi oluşturmuştur. Yapılan reformlar kitlelere zorla benimsetilmiş, kitleler egemen sınıfların ideolojisi ile eğitilmişlerdir. ‘Reformların’ benimsetilmesi için sınıf farklılıklarının olmadığı demagojisiyle ideolojik baskı yaratılırken, fazla sıkıştırmanın patlamanın koşullarını da birlikte getireceğinin bilinciyle, baskının önüne aldatma motifi geçirilmeye çalışılmıştır.

SCF’nin kapatılmasının ardından muhalif sendikalar da kapatılmış, süren grevler valinin yardımıyla kırılmıştır. Öte yandan “ameleyi kazanma” aldatmacası uğruna parlamentoya, “amele milletvekili” sokmaya karar verilir. Bu konuda 30 Mart 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi şunları yazıyor; “HF, son örgütlenmesinde işçiyle yakından ilgilenmeye karar vermiştir. Bu nedenle seçimde, fırka adayları arasında işçiden bazı kimseler bulunacaktır.”

İşçi milletvekili adaylarının nasıl saptanacağı konusunda yine 10 ve 11 Nisan tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yazılanlara baktığımızda işçilerin arasına değişik kimliklerle giren CHP’lilerin işçilerden “okur yazar” olan ve arkadaşlarının güvenini ve sevgisini kazanmış kişileri arayarak bunların aday gösterileceğinin yazıldığını görüyoruz. Selim İlkin, bir araştırmasında işçi milletvekillerinin niteliklerini açıklıyor. Buna göre milletvekillerinden biri rüştiye (ortaokul) mezunu, altı tanesi idadi (lise) mezunu ve bunlardan ikisi, Almanya’da ticaretle uğraşmış ve Almanca biliyorlar. İzmirli işçi milletvekili ise 1931 yılında Ankara’da bir işyeri açıyor. 19 Eylül 1931 tarihli Son Posta Gazetesi haberi şöyle veriyor: “İzmir’den işçi milletvekili olarak seçilen Sadettin Bey, milletvekiligi zamanında iş hayatının etkilenmeyeceğini söylemişti… Gazi Bulvarı’nda açtığı bir traktör ve zirai aletler imalathanesiyle, vaktiyle verdiği sözü yerine getirmiş, aynı zamanda bir çok Türk işçisine iş temin etmiştir” 1935 yılında okuma yazma oranının %18,7 olduğu bir ülkede, lise ve ortaokul mezunlarının yanında “birçok Türk işçisine iş temin” etme olanaklarına sahip insanların CHP yöneticileri tarafından işçi milletvekili olarak gösterilip seçilmesi, işçi sınıfının oyla aldatılmak istenmesinin en açık göstergelerinden biridir.

Bu sırada bir iş yasası tasarısı da hazırlanmış, ekonomi bakanı Mustafa Şeref’in hazırladığı tasarının Bakanlar Kuruluna sunulması üzerine Bakanlar Kurulu, tekrar incelenmesi için bu tasarıyı bakanlığa geri göndermiştir. Yeniden hazırlanan tasarı, Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere karar vermesinden kısa bir süre önce Uluslar arası Çalışma Bürosu Konferansı’na gönderilir. Tasarıyı hazırlayan N. Ali Bağpınar, konferansa gözlemci olarak katılmış ve konferansta CHP’nin sosyal haklara önem verdiğini, partinin bu konuları programına ilke olarak koyduğunu açıklamış, tasarı konferansta olumlu bulunmuştur.

Bu tasarı 1932 Mart’ında Meclis’e gelir. Kurulan komisyonda bir sonuç alınamaz. İtalyan İş Kanunu’nun incelenmesi ve İstanbul, İzmir, Samsun, Adana, Eskişehir ve Zonguldak Ticaret ve Sanayi Odaları, Zonguldak Amele Birliği, İstanbul Madenciler Birliği, Ankara Askeri Fabrikalar Müdürlüğü’nün görüşlerinin alınmasına karar verilir. İşçiler grev hakkı tanımayan bu tasarının yasallaşması üzerine, Celal Bayar’ın Ekonomi Bakanı olması dolayısıyla ortaya çıkan bu endişelere karşılık Bayar, Cumhuriyet Gazetesi’ne bir demeç verir; “Soy ile sermaye arasında ahenk oluşturacağız. İş kanunu bunları sağlayacak ve bu sayede çok önemli bir esas olan maliyet fiyatlarının istikrarına her zaman imkan tanınmış olacaktır”. Böylelikle “maliyet fiyatlarının istikrarına her zaman için imkan verebilecek bir tasarı hazırlamak için” hazırlanan bu tasarı, hazırlayıcılarıyla birlikte bir kenara atılmıştır.

İşçi sınıfı bu şekilde oyalanıp aldatılırken sendikaların başına da genellikle polis ajanı olan ve de işçilikle ilişkisi olmayan kişiler getirilmektedir. 1932 yılında sarı sendika örgütleyiciliği ile tanınan Topal Ali’nin yardımıyla Tütün İşçileri Birliği kurulur. Sendikal alandaki bu uygulamalar ABD’den getirilen uzmanlar tarafından onaylanır. ABD’li uzmanlar bu konuda şunları söylüyorlar: “Türkiye’de HF’nin saptamış olduğu prensip ile…. Mücadele ruhunun bertaraf edilmesini sağlayacak bir tür patron-işçi ilişki ve uyanışını doğurması mümkündür. Bazı bölgelerde hükümetin rehberliği altında meydana gelen işçi örgütlenmeleri, yine o rehberliğin altında faydalı olabilir.”

“Mücadele ruhunun bertaraf edilmesi” için sendikaların başına egemen sınıfların adamlarını koymak yeterli görülmüyor, işçiler fişleniyordu: 6 Kasım 1932 tarihli Akşam Gazetesi’nde şöyle bir haber çıkar: “Bütün işçilerin parmak izleri alınıyor”. Buna göre İstanbul’da çalışan ‘bilimum’ işçiler Emniyet Müdürlüğüne sevk ediliyor, hükümet her işvereni tüm işçilerini Emniyet Müdürlüğü’nün ‘datloskopi’ kısmına göndermekle yükümlü tutuyordu. Gerekçe olarak “bir çok işlerde ve herhangi bir olay etrafında yapılacak soruşturma sırasında zabıtanın işini kolaylaştırmak” gösteriliyordu.

İşçi sınıfının her türlü mücadelesini engellemek, sınıf bilincinin gelişmesini önlemek için bütün bunların dışında başka yasaklamalara ve düzenlemelere gidilmiştir. 1933 yılında Türk Ceza Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle ‘işçileri toplu halde işlerini bırakmaya teşvik etmek’ yasaklanarak, grev örgütleyiciliği suç sayılmıştır. Yine devletçilik döneminde bir taraftan “sınıfsız toplum” yaygarası koparılırken diğer taraftan faşist İtalyan Ceza Yasası’ndan alınan ve herkesin çok iyi bildiği 141-142. maddeler Türk Ceza Kanunu’na konmuştur. 1936 yılında çıkarılan bir iş yasasıyla grev ve toplu sözleşme yasaklanarak zorunlu uzlaşma sistemi getirilmiştir. Bu yasa hakkında zamanın CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in söyledikleri, dönemin politikasını tanımlamaktadır: “Arkadaşlar yeni iş kanunu sınıfçılık düşüncesinin doğmasına ve yaşamasına olanak verici hata bulutlarını silip süpürecektir. Bu kanunla milli hayatın iş hayatında denge kurulacaktır.”

Egemen sınıfların, emekçilerin kendini korumasını yasakladığı bu dönemde eski solculardan oluşan bir grupta bu işin ideologluğuna soyunmuştur. Kadro dergisini çıkaran bu dönek solcular, Türkiye’de sınıfların olmadığını ve sınıf mücadelesinin olmayacağını işleyerek, sınıf bilincinin önüne set çekmeye çalışmışlardır. Bu dergi, 1932 Ocak ayında ilk çıkan sayısında çıkış  gerekçesi olarak şunları söylüyor: “Türkiye bir devrim içindedir… Ancak…. devrime ideoloji olabilecek bir düşünce sistemi oluşturulmuş ve kurumlaştırılmış değildir.” Amaçlarını ise Şevket Süreyya Aydemir, ‘İnkilap ve Kadro’ adlı kitabının ikinci baskısının önsözünde şöyle belirtiyor: “Görüşlerimize göre eski Türkiye, zaten bir yarı sömürgeydi. Harap, sermayesiz bir ülkeydi. Sanayisizdi. Şehir, kasaba, ayan ve eşrafı ve toprak ağaları ile İstanbul ve İzmir’de yabancı ülkelerle ticari hareketlere aracılık eden dar ve cılız bir Levantenler zümresinden başka kesin sınıf ayrılıkları yoktu. O halde çağdaş sınıf ayrılıklarının doğmasını karma bir ekonomi düzeni içinde önlemek pekala mümkündü. Bunun için de batının XIX. yy tipinde klasik ve sınıflar yaratıcı demokrasisi yerine, güdümlü bir demokrasinin gerçekliği üzerinde duruyorduk. İktidar partisinin tutum ve prensipleri de buydu.” İktidar bu denli açık sözlü (!) olunca ayrıca yorumlamak da gereksizleşiyor…

Yer yer faşizme övgüler dizen Kadro dergisinin çıkmaya başlamasından önce, halkçılık demagojisi de yoğunluk kazanmıştır. Toplumu egemen sınıfların ideolojisiyle eğitmek, yapılan reformları kitlelere benimsetmek ve ülkedeki tüm demokratik kurumları kapatarak CHP’nin güdümüne almak için, Halkevleri kurulmuştur. Halkevlerinin kurulmasıyla da Türk Ocaklarından, Mason Derneğine, Kadınlar Derneğinden, Öğretmenler Derneğine kadar birçok dernek ve kuruluş, verilen direktifler doğrultusunda kendilerini feshederek mal varlıklarını CHP ya da Halkevlerine devretmişlerdir.

Türk Ocaklarının kapatılmasıyla, bu kuruluşun binalarında çalışmaya başlayan Halkevleri, resmen 1932 Şubat’ında kurulmuştur. Kuruluş amacını 20 yıl sonra Meclis’te yaptığı bir konuşmada İnönü şöyle açıklamaktadır. “Fırkamız, rehberliğiyle kurtardığı vatanı siyasi, sosyal ve ekonomik derin temeller üzerinde yükseltmek karar ve azmindedir… bugün ulaştığımız aşama, üzerinde bulunduğumuz yolun henüz başlangıcı demektir. Uygarlıkçı ırklar ve seçkin uluslar için esas bu yolun sonu yoktur.” Aynı “yönetmelikle”, Macaristan’daki “Ulusal Kültür Derneği”, Çekoslovakya’daki “Mozarik Halk Eğitim Kurumu”, İtalya’daki faşist “Dopolavaro”, Almanya’daki Nazi Partisi örgütleri, İngiltere’deki “Halk Eğitim Derneği” ve “Radyo Dersleri Derleme Klüpleri” gibi örgütlerden esinlenerek kurulan Halkevleri, ırkçı ve şövenist özellikler de sergilemiştir.

Halkçılık demagojisi ve Halkevleriyle kitleler ideolojik baskı altında tutulur, emekçilerin bütün hakları gaspedilip sınıf bilincinin gelişmemesi için her türlü yöntem kullanılırken, egemen sınıflar, kendilerine kitlesel destek oluşturmaya giderler. Tarihsel evrimi nedeniyle politik pasiflik içinde olan ve ülkenin sosyo-ekonomik yapısı nedeniyle toprak ağalarına ekonomik politik olarak bağımlı bulunan köylülük bu dönemde yeniden anımsanır. Anadolu Hareketi sırasında asker toplamak için “memleketin gerçek efendi ve sahipleri köylüdür” demagojisiyle bir hayli puan toplayan egemenler, 1930’lu yıllar da aynı aldatmacayı tekrarlayarak, köylünün desteğini kazanmak isterler.

1930’lu yılların başlarında siyasal kadrolar ve egemen sınıfların ideologları yaygın bir köylü edebiyatına başlarlar. Köy ve Köylü üzerine övgüler dizip romanlar yazmak ve köylünün sorunlarından söz etmek gündemin neredeyse odağına oturtulur. Bir taraftan köylü kitleleri ağır sömürü ve yeni vergi yükümlülükleri altında açlığa, sefalete sürüklenip toprak ağaları kalkındırılırken, öte yandan ‘köylüyü kalkındırmak ve eğitmek için’ öğretmenler yetiştirilir. Bu amaçla kurulan Köy Enstitüleri’nden, “orduda iyi hizmet görerek onbaşı veya çavuş olmuş becerikli ve bu işe istekli okur yazar köylü delikanlılar kurslara tabi tutularak” köylü öğretmenler yetiştirme yoluna gidilmiştir.

Bu şekilde bir eğitim seferberliğine çıkılmadan önce, başka bir eğitim grubu da tasfiye edilir. 1933 yılında Darülfünun’da bir çok tutucu öğretim görevlisi olsa da asıl amaç olan reformların desteklenmesi olduğu için ve Darülfünun’da egemen sınıfların o gün için istedikleri doğrultuda ideolojik eğitim yapılamaması nedeniyle bu tasfiyeye gidilmiştir. Günümüze kadar da, her rejim bunalımında üniversitelerde tasfiyeye gitmek neredeyse gelenek haline gelmiştir. 1947’de, 1950’de, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de kural değişmemiş, tasfiyelerin çapı giderek genişlemiştir.

Sonuç olarak 1930’un başında ekonomik bunalıma düşen egemen sınıfların bunalımlarını çözmek amacıyla, devlet müdahalesiyle gerekli politikanın uygulanması sırasında çıkabilecek muhalefeti denetim altında tutabilmek için güdümlü bir muhalefet partisi oluşturulmuştur. Bu parti aracılığıyla, aynı zamanda düzenin oturup oturmadığının, dönüşümlerin benimsenip benimsenmediğinin anlaşılması amaçlanır. Parti ile birlikte geniş bir toplumsal muhalefet ortaya çıkmış, başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun büyük kesiminin hoşnutsuzluğu belirginleşmiştir. Aynı zamanda görülmüştür ki dönüşümler kitlelere inememiş, egemen sınıfların düzeni oturmamıştır.

Çıkan muhalefetin ikinci bir partiyle de kontrol altına alınamayacağı anlaşılınca, egemen sınıflar tek parti diktatörlüğünü iyice somutlaştırmışlardır. Her ne kadar o güne dek yine tek parti yönetimi olsa da, bu dönemin özelliği toplumdaki kurumların hemen tamamının parti inisiyatifine alınmasıdır.

1930’lu yıllarda Türkiye’de görülen gelişmeler, aynı süreçte başka ülkelerde de (Almanya, İtalya, Macaristan, Bulgaristan) benzer biçimsel çerçeve içinde cereyan etmektedir. Bu gelişmeler, ülkelerin durumlarına göre bazı farklılıklar gösterse de genelde çok benzeyen yaklaşımlar ve anlayışlar egemendi. Türkiye’deki uygulamalar daha çok yöntem açısından bu ülkelerle önemli benzerlikler göstermesine karşın sınıfsal durumun getirdiği bir nitelik farklılığı vardı. Sözkonusu ülkelerdeki yönetim tarzı faşizm olduğu halde ülkemizde henüz faşizmden sözetmek mümkün değildi.

Ancak, faşizmden sözedememekle birlikte1930’lu yıllarda faşizmin varolduğu ülkelerdeki birçok uygulamaya Türkiye’de de rastlamaktayız.

Faşizmin en önemli özelliklerinden biri, sınıf mücadelesine ve sınıf bilincine karşı aldığı tavırdır. Faşizm, proletaryaya, onun bilinci ve her türlü örgütlenmesine karşı ödünsüzdür. Ülkemizde devlet, 30’lu yıllarda sınıf farklılıklarının olmadığı demagojisini işleyerek toplumu meslek gruplarına göre değerlendirip örgütlemeye gitmiştir. emekçilerin örgütlenmesi engellenerek, sermayenin azgın sömürüsüne her türlü olanak sağlanan Türkiye’de, sınıfa ve sınıf bilincine karşı takınılan tavrı inceledik. Toplumun neye göre sınıflandırıldığına gelince, CHP’nin 1931 yılındaki 3. Kurultayı’nda kabul edilen “ana vasıflar”a bakmak yeterli olacaktır. Benimsenen “ana vasıfların” ikinci maddesi şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil ve fakat kişisel ve sosyal hayat için iş bölümü itibari ile çeşitli meslek gruplarına ayrılmış bir toplum düşünmek esas prensiplerimizdendir.

A) Çiftçiler

B) Küçük sanayi erbabı ve esnaf

C) Amele ve işçi

D) Serbest meslek erbabı, büyük arazi ve iş sahipleri ve tüccar topluluğunu oluşturan başlıca çalışma zümreleridir. Bunların her birinin çalışması diğerinin ve genel topluluğun amacı, sınıf mücadelesi yerine sosyal düzen ve dayanışma sağlamak ve birbirini bozmayacak biçimde genel çıkarlarımıza uyum sağlamaktır. Çıkarlar yetenek ve çalışma derecesi ile belirlenir.”

Faşizm, devleti yüceltirken bireyi tamamen alçaltır. Faşizme göre devletin üzerinde bir şey yoktur. Bu konuda Mussolini şunları söylüyor: “Faşizm devleti bir salt varlık olarak görür. Tüm bireyler ve topluluklar devlet karşısında görece bir nitelik taşırlar”. CHP Genel Sekreteri Recep Peker de şunları söylüyor: “İnsanlığın tek büyük eseri devlettir…”, “İnsanlar tek tek bakıldığında sıfırdır”. Peker, biraz daha acemi ve ilkelce tanımlamış olsa da mantıkların özünde farklılık yoktur.

Yine bu ülkelerdeki ulus, lider ve partinin yüceltilmesi olguları 1930’lu yıllarda Türkiye’de de görülmektedir. Şovenizm doruğa çıkmış, ortaya atılan dil ve tarih tezleriyle her türlü saçmalık sergilenmiştir. Partiye verilen önem ve yüceltmede, faşist partilerden farksız bir tutum izlenmiştir. 1936 yılında partiyle devlet özdeşleştirilmiş, partinin genel sekreteri İçişleri Bakanı parti ile başkanları, ilin valisi, parti müfettişleri ise bölgelerindeki tüm devlet işlevlerinin denetçisi yapmıştır. Partinin ilkeleri anayasaya konulmuştur.

Yine faşizmin mantığı paralelinde ülkedeki bir çok kurum ve dernek kapatılarak Halkevleri aracılığıyla parti bünyesine alınmıştır. Sendikaların başına partili insanlar getirilmiş, çeşitli yerlerde işçi ve zanaatkârlar birliği kurularak işçilerin bunlara katılması zorunlu kılınmıştır. Parti, alabildiğine yüceltilerek tüm ulusu temsil ettiği öne sürülmüştür.

İsmet İnönü’ye göre CHP, “Memleketin bütün çıkarlarını ve bütün evlatlarını kucaklayan bir siyasi aile haline gelmiştir.” “1930 yıllarında Başbakan Refik Saydam ise, şunları söylemektedir: “CHP demek Türkiye milleti demektir ve CHP demek Türkiye devleti demektir, bu kavramlar o kadar sıkı bir şekilde bağlıdır ki, birini diğerinden ayırmak olanaksızdır”. Aynı şekilde, liderin oloğanüstü yetkilerle donatılarak yüceltilmiş olduğunu görüyoruz. Lidere “değişmezlik” sanı verilmiş, M. Kemal “ebedi şef” kabul edilmiştir.

Kısacası dönemin faşist ülkelerinde gerçekleştirilen uygulamaların bir çoğunu Türkiye’de, kendi koşulları içinde görmekteyiz. Ancak, bütün bunlar faşizm anlamına gelmez. Çünkü, faşizmi, temellendiği sınıfsal yapısından ayırıp uygulamalara indirgemek, insanlık tarihindeki bütün diktatörleri faşist olarak nitelemek anlamına gelir. Bu faşizmin soyut, içerikten yoksun bir terim olarak kullanılması demektir.

1930’lu yıllarda ülkemizde faşizmin sınıfsal temeli olan, tekelci burjuvazi yoktur. Yerli burjuvazi yeterince gelişmemiştir ve ticari niteliklidir. Cumhuriyetle birlikte özellikle de devletçilik döneminde sanayi burjuvazisi oluştuğu halde, henüz tekelci nitelik gösterecek yapıda değildi.

Öte yandan ülkedeki burjuvazi, ağırlıklı olarak komprador özellikler göstermesi ve siyasal iktidarın ortağı olmasına karşın, ülke politikasını emperyalizmin belirlediğini söylemek te gerçeklerle bağdaşmaz. Cumhuriyet kurulduktan sonra yabancı sermaye ve emperyalist sömürü varlığını koruduğu ve emperyalizmle ilişkiler devletçilik döneminde ağırlık kazandığı halde henüz ülkede emperyalizm, belirleyici bir olgu haline gelmemiştir. Yerli tekelci burjuvazinin olmadığı bir ülkede faşizmden söz edebilmek için ülkenin ekonomik, siyasi, askeri, kültürel planda emperyalizme belirleyici anlamda bağımlı olması gerekir. Her ne kadar bu dönemde emperyalizm ile askeri-siyasi ilişkiler kurulmaya başlanmışsa da bunlar yarı- sömürge durumuna gelmenin kilometre taşlarıydı ve emperyalizm ile bütünleşmek için gerekli bir süreç yaşanmaktaydı. O günkü koşullarda emperyalist bloğun iki kampa ayrılmasının yarattığı sorunlar da bu eklemlenmeyi geciktiren faktörlerden biri olmuştur. Bu nedenle II. Paylaşım Savaşı sonuna kadar pragmatik bir şekilde o anki güçlüden yana tavır takınılarak yalpalanmıştır.

Dönemin dünya konjonktüründe faşist yöntemlerin, egemen sınıfların bunalımını çözüp istikrarı sağlamada gösterdiği başarı Türk siyasal yaşamını etkilemiş ve her etkilenilen ülkenin örgütlenme modelleri Türkiye’ye aktarılmaya çalışılmıştır. Öyle ki, amaç ve içerik açısından tümüyle karşıt bir sistem olduğu halde Sovyetlerdeki Komünist Parti yönetiminin, Sovyet Rejimi’ni yerleştirmedeki ve ülkeyi kalkındırmadaki başarısı dahi, bu dönemde iktidar yanlısı yazarlar tarafından tek parti yönetiminin zorunluluğuna örnek olarak gösterilmiştir.

Egemen sınıfların, bunalımını bir süre için çözümlediği ve sermaye birikiminin hızlandığı devletçilik dönemi, Cumhuriyet tarihinin en vahşi sömürüsünün sergilendiği dönemlerden biridir. Sosyal, siyasal baskının ve sömürünün arttığı, emekçilerin zor yaşam koşullarını düzeltmek, kendilerini korumak için gerekli araçlarının tümüyle gaspedildiği görülüyor. Genellikle devletçilik döneminde ülkenin “kendi yağı ile kavrularak” devlet öncülüğünde sanayileşme adımları attığı, kalkınma yolunda ilerlediği söylenir. Evet, egemen kesimler için bir ilerleme, kalkınma söz konusudur ama ülke için değil… Deyim yerindeyse, devlet emekçi halkın yağı ile kavrulmuştur.

Devlet yatırımlarının, destekleme alımlarının kaynağı, geniş emekçi kitlelerinin ödediği vergiler olmuştur. Bunların ödediği tüketim malları, hizmetler, vb. üzerinden alınan dolaylı vergiler, toplam bütçe gelirlerinin 1930-34 arasında %28’ini, 1935-39 arasında ise %27’sini oluşturuyordu. Devlet sektöründe çalışan ücretlilerin ödedikleri vergiler, toplam gelir vergisinin %70-85’ini oluşturuyordu. Amerikalı uzmanların hazırladığı bir rapora göre; 1934-35 yıllarında burjuvazi, net gelirinin %2’sini gelir vergisi olarak öderken, ücretliler net gelirlerinin %18’ini gelir vergisi olarak ödemekteydi. Gelir vergisinin yanı sıra, ücretlere ilişkin 1931 yılında çıkarılan “buhran” vergisiyle ücretlere yüzde 10-24 oranında artan vergiler eklenir. 1931 yılında çıkarılan “Buğday Koruma Kanunu Karşılığı” çıkarılır.

Bu denli ağır vergi yükünün yanı sıra halkın yaşam düzeyini daha iyi anlayabilmek açısından ücret ve fiyatlara karşılaştırmalı olarak bakmak gerekiyor. 10 ilde yapılan bir araştırmaya göre 1933 yılında 6-7 saat çalışma karşılığı işçi ücretleri 31,4 ile 27,13 kr. arasında değişmektedir ve ortalama işçi ücreti 67,1 kuruştur.1933 yılındaki bazı temel tüketim mallarının fiyatları ise şu şekildedir: İstanbul’da ekmek 7,92 kr., pirincin kilosu 21,58 kr., şekerin kilosu 42,11 kr., petrolün litresi ortalama 20,2 kr.’tur. Bursa’da ise tuzun kilosu ortalama 7,75 kuruştur.

Demek ki ortalama günlük ücret 9 ekmek ve 3 kilo tuzdan, 4 litre benzinden, 2 kilo şekerden daha az ve 3 kilo pirinç karşılığıdır.Köy ve köylünün “hatırlandığı” bu dönemde köylünün yaşamı gerçek bir sefalettir.

İZLEYEN DÖNEMDE (1930-40) EMPERYALİSTLERLE İLİŞKİLER

1930’lu yıllarda emperyalizmle ilişkilerin gelişmesi temelinde emperyalizme bağımlılığın daha da arttığını görüyoruz. Kapitalist sistemin büyük ekonomik bunalım içinde olması nedeniyle birçok sömürgede olduğu gibi, bu dönem yabancı sermaye yatırımları kesilmemiş, sürmüştür.

Bunalımın sonuçlarından biri olarak Türkiye’de çalışan yabancı bankalar çok sayıda şubelerini kapatmışlardır. 1929 yılında 65 olan yabancı banka şube sayısı, 1939’da 45’e düşmüştür. Yabancı bankaların toplam kredi hacmi içindeki payı da 1929’da %42 iken 1939’da %20’ye inmiştir.Birçok ayrıcalıklı şirket, sözleşmelerindeki yükümlülüklerini yerine getiremeyerek zarar etmeye başlamışlardır. Örneğin, demiryolu şirketleri zarar ettiklerinden ve bu şirketlere kilometre garantisi verildiğinden, bunların zararlarını hükümet ödemiştir.

İşte böyle bir ortamda, Türk Hükümetinin bazı yabancı şirketleri kamulaştırması, uluslar arası tekellerin sözkonusu genel bunalımından dolayı sömürgelerde düştükleri açmazlara, sömürge ülke devletinin olanaklarıyla çözüm getirilmesi ve zor durumdaki şirketlerin kamulaştırılması, yaygın bir yanlış anlayışla öne sürüldüğü gibi anti-emperyalist bir tavır değil, emperyalizme hizmet tavrıdır.

Her şeyden önce nasıl bir ortamda kamulaştırmalara gidildiğini belirttik. Zarar eden ve yükümlülüklerini yerine getirmeyen şirketler kamulaştırılmıştır. Hükümet, kamulaştırmalar karşısında sık sık yabancı sermayeye karşı olmadıklarını ve niçin kamulaştırmalara gittiklerini de açıklamıştır. Celal Bayar bir konuşmasında bu şirketlerin, sözleşme hükümlerini yerine getirmedikleri için kamulaştırıldıklarını özellikle belirtir. Kaldı ki yabancı şirketlerin kamulaştırmalar karşısındaki gönüllü davranışları, yapılan pazarlıkların hiçbirinde anlaşmazlık çıkmaması ve kamulaştırmaların, anti-emperyalist bir anlayışın ürünü olmayacak şekilde çok yüksek fiyatlarla yapılması gerekli göstergelerdir.

1923-33 yılları arasında önemli bir bölümünün onarılıp yenilenmesi gereken 1667 km. demiryolu kamulaştırılmıştır. Kamulaştırmada km. başına 85.000 TL. fiyat ödenmiştir. Oysa aynı dönemde yeni yaptırılan demiryollarının kilometresinin maliyeti 115.000 TL. idi. Yıllardır işletilerek kâr edilen ve kendi kendini çoktan amorti etmiş demiryolları hemen hemen yeni fiyatına kamulaştırılmıştır. Diğer kamulaştırmalarda da aynı anlayışla hareket edildiğini düşünmek için aşağıdaki tablo gereken verileri sunmaktadır.

Türk Hükümetince satın alınan ayrıcalıklı şirketler:

Sektörler şirket sy satın alma yılları satın alma değeri (milyar)
Demir yolları ve limanlar 8 1928-1937 120.5
2-Belediye hizmetleri 12 1933-1945 27.7
3-İmalat sanayi 2 1940-1943 2.1
4-Madencilik 2 1936-1937 4.4
Toplam 24 154.7

Kamulaştırılan şirketlerin nitelikleri ve toplam yabancı sermaye şirketleri içindeki oranı da, anti-emperyalist bir anlayışla hareket edilmediğinin bir diğer göstergesidir. 1929 yılında 22’si kamu hizmetlerinde, geri kalan 104’ü ulaştırma, bankacılık, inşaat, ticaret gibi alanlarda çalışan toplam 126 şirket bulunmaktaydı. 1930’lu yıllarda bunlardan sadece 22 tanesi kamulaştırılıyor ve kamulaştırılan 20’si de bir devletin kendi denetiminde olması gereken demiryolu, tramvay, telefon, elektrik, su gibi kamu hizmetlerinde faaliyet gösteriyordu.[*]

Bu 22 şirketin dışındakilere dokunulmadığı gibi dünya ekonomik bunalımının ilk etkisinin geçmesinden sonra, 1934-38 yılları arasında 32 yeni yabancı şirket faaliyete geçmiştir.

Bunlardan başka 1927 yılında demiryolu ihaleleri alan İsveç ve Alman grupları 5 milyon dolarlık yeni ihale almıştır. Devlet eliyle kurulan fabrikaların ihaleleri de yabancı şirketlere verilmiştir. Kayseri Uçak Fabrikası bir Amerikan şirketine verilirken, Karabük Demir Çelik Tesislerinin yapımı ise, bir İngiliz firmasına verilmiştir. İngiliz firmasının temsilcisi, imza töreninde, Türkiye’nin yabancı sermayeye karşı tavrını şu şekilde açıklamaktadır: “Türkiye, sermaye ve girişim sahiplerinin istediği ve bugün pek az yerlerde bulunan güvenlik ve garanti elemanlarını tamamen taşımakta ve herhangi bir yabancının Türkiye’de herhangi bir iş için ikirciklenmesine en küçük bir neden bile bulunmamaktadır.” Yabancı sermaye temsilcisi, Türkiye’nin güvenilirliğini bu şekilde onaylıyor.

Bu dönemde yabancı sermayeye karşı alınan en ciddi karar, “Türk Parasını Koruma Hakkında 12 Sayılı Karar”dır. 23 Aralık 1937 tarihinde Türk Parasını Koruma Yasasına dayanarak çıkartılan12 sayılı karara göre ayrıcalıklı şirketler paralarını ancak milli bankalarda tutacaklar ve kar transferlerini her yıl Maliye Bakanlığı kar transferlerinin “yalnızca halı, şarap, tütün ve üzüm gibi belirli malların ihracı” ile yapılmasına izin vermiştir.

Kar transferlerinin engellenmesi ya da sınırlandırılması yabancı sermayenin ülke içindeki sömürüsünün metropole aktarılmasının önünde bir engeldir. Ancak emperyalist sömürünün ortadan kaldırılması demek değildir. Çünkü, yabancı sermayenin varlığına son verilmedikçe ve ithalat-ihracat ile ilişkisi engellenmedikçe, kâr transferleri durdurulamaz.

Yabancı sermaye ithalat-ihracat rakamlarını büyük ve ya küçük göstererek kâr transferi yapabilmektedir. Ana firmadan alınan hammadde, ara malı gibi malların fiyatları yüksek tutularak ve\veya dışarıya gönderilen malın fiyatı düşük gösterilerek, önemli bir kâr transferi gerçekleştiriyordu.

Bir araştırma, bir yabancı şirketin, kullandığı üç hammaddenin ithali sırasında, bir yılda 47 milyon lira kâr transfer etmiş olduğunu gösteriyor. Aynı firmanın, aynı yıldaki resmi kârı ise 12 milyon lira.

Yabancı sermayenin varlığına dokunmadan kâr transferinin engellenmesi, ülke içindeki etkinliğinin artmasına da neden olabiliyor. kârını dışarı aktaramayan firma bu kârı içerde kullanıyor; ya işletmesini genişletiyor, ya da iştirakler yoluyla başka alanlara kayıyor. Böylece ülke ekonomisinde etkinliği artıyor. Bu konuda, o döneme ait olmasa da, Türk Parasının Kıymetini Koruma Yasası çerçevesinde çalışan yabancı sermayeli bir şirketi örnek verelim:

Bir yabancı sermayeli şirket olan İstanbul Genel Sigorta’nın iştirak yoluyla ortak olduğu yerli ve yabancı şirketler şöyle; Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Türkiye İş Bankası, Türkiye Garanti Bankası, Ereğli Demir Çelik Fabrikaları, Gübre Fabrikaları, Good Year Lastikleri, Aslan Çimento, Eskişehir Çimento, Ünye Çimento, Çukurova Elektirik, Us Royal Lastikleri, Assiciurazroni, General, La Concarde, Alliunze, Assicuruzioni Rabak, Sim-em Ticaret, Doğan Sigorta, İnan Sigorta, Milli Reasurans, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları… Tek başına bu isimler bile yabancı sermayenin dal budak salma çapını göstermektedir.

Zorunlu ulusallaştırma ve kâr transferlerinde sınırlamalara gidilmiş olsa da, bu dönemde emperyalizme ekonomik bağımlılık artmış, siyasi, askeri bağımlılığın adımları da somut olarak atılmıştır. Dış ticarette çok taraflı politika yerine, ikili anlaşmalara gidilmesi, yabancıların ülke üzerinde denetim kurmalarına neden olmuştur. Yapılan klering, takas anlaşmalarıyla, emperyalizm dış ticarette tekel kurmuştur. Anti emperyalist tavır konulduğu, emperyalizme karşı bağımsız tutum izlenildiği söylenilen bir dönemde, hükümet yabancı sermaye temsilcisi gelmedi diye tütün piyasasını açamamıştır.

Söz konusu yıllarda Nazi Almanyası, dış ticarette önemli bir yere sahipti. Ortadoğu’da ekonomik, siyasi, askeri amaçlar güden Alman Genel Kurmayı, ileride yapılabilecek her askeri harekat planlanmasında Türkiye’ye stratejik bir yer vermiştir. Bu nedenlerle Almanya, yapılan klering vb. anlaşmalarıyla Türk dış ticaretinde önemli bir paya sahip olarak, ülke üzerindeki ekonomik etkisini artırmış, cari değerler ihracında 1935-38 arası %44 oranında bir yere sahip olmuştur.

Türkiye’nin ihraç ürünlerini piyasa değerinden daha fazla bir değerle satın alan Almanya, Türkiye ile klering hesabında açık vererek Türkiye’yi Almanya’dan daha çok mal almaya zorlamıştır. Böylece, Türkiye’ye silah ihracatını fazlalaştırmış ve askeri malzeme açısından Almanya’ya bağımlılık artmıştır. Türk dış ticaretinde de insiyatif geliştiren Almanya, sattığından daha fazla mal alarak önemli borç bakiyeleri bırakmış, Türkiye’nin elini kolunu bağlamıştır.

Bu bağımlılıktan hem İngiltere, hem de gönlünde İngiltere ve Amerika yatan Türkiye rahatsızlık duymaya başlamıştı. Ortadoğu’daki çıkarlarının tehlikeye gireceğini gören İngiltere, Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye yöneldi. 1936 yılında İngiltere Kralı 8. Edward’ın Türkiye’yi ziyarete gelmesinin ardından Türkiye-İngiltere ticaret anlaşması imzalandı. Karabük Demir Çelik Tesisi yapımı, Alman Krupp firmasının daha elverişli koşullar öne sürmesine rağmen, bir İngiliz firmasına verildi. Ve üç milyon sterlin kredi alındı. Bundan sonra İngiliz Alexander Gibb Portner Firması da bir çok ihale almıştır. 1938 yılında yapılan bir anlaşmaya göre ise, İngiltere’den askeri malzeme almak için %3 faizle 6 milyon sterlin borç alınır.

1951 yılında Dünya Bankası raporunda da belirtildiği gibi, “1932 yılından beri Türkiye’nin dış borçları hızla arttı. Ülke II. Dünya Savaşı’nın başında İngiltere’ye karşı ağır borçların altına girdi.” Bütün bunlar (her geçen gün artan dozda) Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığının verileridir. Ve kaçınılmaz olarak, mevcut ekonomik bağımlılık, aynı oranda siyasi bağımlılık anlamına gelmektedir.

Başından beri emperyalizmle bütünleşme, emperyalist sistemin bir parçası olma amacını güden egemenlik, bu dönemde amaçları yolunda önemli aşamalar katetmişler ve bu sürecin savaşın sonunda tamamlanmasıyla da amaçlarına ulaşmışlardır. Emperyalist ülkelerle arada bazı sorunların olması ve içte düzenin oturtulması gibi nedenler, 1920’li yıllarda emperyalizmle bütünleşmenin önünde engel olmuş, Osmanlı borçları, Musul sorunu, dönüşümlerin yapılıp düzenin oturtulması gibi iç nedenler bu bütünleşmeyi geciktirmiş ve emperyalizmin bir süre çekingen davranmasına neden olmuş olsa da sonuçta hedeflenen ilişkiler sağlanmıştır.

Anadolu Hareketi’nin başından beri emperyalizmle anlaşmak, onun sisteminin bir parçası olmak için uğraşılmış, bu istek savaş ve onu izleyen dönemde gerçekleşmemiş ve o süreçte siyasi, askeri olarak daha bağımsız bir politika izlenebilmiştir. 1930’lara gelindiğinde sorunların bir çoğunun şu veya bu şekilde çözülmesine bağlı olarak emperyalizmle ilişkiler ve bağımlılık gelişmiştir.

Henüz Amerikan sermayesinin Türkiye’yi pek ciddiye almamasının sonucu olarak, ABD’nin Ankara Büyük Elçisi, Ankara yerine İstanbul’da oturuyor, bir devletin büyükelçisinin başkent yerine, eski başkentte oturması Türkiye açısından problem olarak görülmüyordu. Bugünlere ilişkin anılarını ABD büyükelçisi daha sonra anılarında şu şekilde dile getirecekti:

“Tevfik Rüştü, bana yarınki Akşam’da Necmettin Solak imzasıyla fakat kendisinin bizzat telkin ettiği ve borçların iptaline karşı, Birleşik Devletlerin tutumunu destekleyen bir makalenin çıkacağını söyledi. Makalede, dünya ekonomisinin yeniden düzenlenmesinde gerekli ekonomik özverilerin bazı ülkelerin önerdikleri gibi yalnızca Amerika’nın sırtına yüklenmemesi ve ülkeler arasında oranlı bir biçimde paylaşılması gerektiği görüşü savunulacaktı. İyi, Tevfik Rüştü içmiyordu. Ama yemekte Ailece, yeter ki, biz Türkiye’de kalalım, hükümetin Ankara’da mı yoksa Kostantinapol’da mı oturmamıza zerre kadar önem vermediğini, Türkiye’nin benim dostluğum ve öğütlerim olmadan, büyük olasılıkla işleri görülmeyeceğini ve kağıda dökmeye değmeyecek bir yığın şey söyleyecek kadar cömert davrandı. Bu öyle sanıyorum ki, bir hükümet üyesinin, bir diplomatın başkent dışında oturması olayına onay damgasını vurmasının bir diğer örneğiydi.”

Emperyalizmin Türkiye’yi bağrına basmakta acele etmemesi üzerine, Türkiye yakınlaşmak için değişik gerekçelere sarılmayı da dener. Mussolini’nin İtalya’da yaptığı bir konuşmada İtalya’nın tarihi emellerinin Asya ve Afrika’da olmasını söylemesi üzerine biraz da paniğe kapılarak İtalya’yı protesto eder. İtalya’nın konuşmada geçenlerin kesinlikle Türkiye’ye yönelik olmadığını, Türkiye’yi Asya ülkesi olarak değerlendirmediklerini bildirmesine ve bizzat Mussolini’nin 30 Mart 1934’de Türkiye’nin Roma büyükelçisine; “sizi içtenlikle ve kesinlikle temin ederim ki, nutkumda Türkiye’yi hiç kastetmedim ve bunu bir an bile düşünmedim. Bütün nutuk dikkatle okunduğu zaman amacımın ne olduğu anlaşılabilir” demesine karşın bu durum İtalyan tehdidine karşı diğer emperyalistlere yanaşılmasının bir aracı olarak kullanılmaya çalışılır. Mustafa Kemal’in de kişisel girişimleriyle çok büyük saygı duyulan İngiltere, dostluk ilişkileri için ‘birbirimize neden yanaşmayalım’ sorularıyla bu doğrultuda zorlanır. Rusya ile ilişkilerin durumu da aynı amaç için önemli bir koz olarak kullanılır.

Daha önce imzalanan ticaret anlaşmasının yanı sıra, “İtalyan tehdidi” nedeniyle emperyalist ülkelerle askeri planda anlaşmalar gündeme getirilir. İtalya’nın Habeşistan’a saldırması sonucu İngiltere, Afrika’daki sömürge düzeninin bozulmasından duyduğu endişe ile Akdeniz ülkelerine anlaşma önerince, Türkiye bu topu havada kapar. İtalya-Habeşistan savaşından sonra ortada kalan bu anlaşma; İngiltere, Türkiye, Yugoslavya ve Fransa’nın olası bir İtalyan saldırısı karşısında birbirlerine verdikleri güvenceyi ifade eder ve tarihe ‘Akdeniz Centilmenlik Anlaşması’ olarak geçer.

Türkiye bu şekilde, bir yandan İngiltere’ye yaklaşırken, öte yandan Almanya ile sürmekte olan ilişkilerinden rahatsızdır. Her ne kadar çok taraflı oynamaya çalışıyorsa da, gönlünde yatan aslanın Amerika ve emperyalizmin o günkü jandarması İngiltere olduğunu belirtmiştik.

Sonuçta Almanya ile olan ilişkilerinden duyduğu rahatsızlığı ve gönlünde yatan aslanı İngiltere’ye bildirir. Türkiye Dışişleri Bakanı’nın İngiltere Büyükelçisi ile gerçekleşen görüşmesinden sonra Büyükelçi ülkesine durumu şöyle rapor etmektedir:

“Bu mektupta benim özellikle kayıtlara geçirmek istediğim sorun, Anglo-Türk ilişkileri ile ilgili görüşleri ile Britanya’nın dünyadaki pozisyonu konusunda Türk görüşüdür. İngiltere’nin sadece bir dünya gücü olmadığını, her yerde hazır ve nazır olduğunu, çıkarlarının her yere uzandığını, Türkiye’nin çıkarlarının temelde Birleşik Krallık’inkilerle çakıştığının artık saptandığını, Türk Hükümeti tarafından yerel politikasının Birleşik Krallığın dünya politikası ile uyumlu bir hale getirme kararının alındığını, Türkiye’nin Birleşik Krallık ile sürekli olarak ve her biçimde işbirliği olanaklarının, şimdiye kadar hayal ettiklerinden çok daha fazla olduğunun anlaşıldığı söylendi. Diğer taraftan, siyasal ve ekonomik zorunluluklar, Türkiye’yi bazı rahatsız edici bir kısmı ise tehlikeli bağımlılıklara itti.

Türkiye artık Birleşik Krallık ve Britanya çıkarları ile işbirliği yaparak bu bağımlılıklardan çok büyük ölçüde kurtulabileceği gerçeğini görmeye başlamıştır. Bu yolu izlemek istiyor. Aramızdaki siyasal anlayıştan sonra Brassept İhalesi ile ilgili ilk önemli adım atılmıştır. Bu, fiilen Türkiye’nin demir çelik alanındaki kalkınma olanaklarının Anglo-Türk işbirliğine bağlamıştır. Ve alman ekonomik yükselişinin tehdit edici engellemelerine karşın indirilen ilk büyük darbe olmuştur. Türk Hükümeti ihalenin getirdiği sorumluluklarını yüzde yüz gerçekleştirmeye kararlıdır. İngiltere aldatmaz: Belki de Amerika hariç herkes aldatır…”

“Büyük politika sorunlarına gelince, o ve ben, o veya başkaları her zaman konuşabilirler. Ancak benim buraya gelişimden beri Anglo-Türk ilişkilerinin gelişmelerine bakılırsa bir gerçek ve sağlam şey vardır ve diğerlerinin hepsi teorik, akademik iş veya gevezelik ve ayrıntıdır. Bu gerçek şey şudur: Eğer tanrı korusun yeni bir savaş olacak olursa Türkiye İngiltere’nin yanında savaşacaktır. Ne var ki, hemen değil. Türkiye İtalya’nın hangi tarafta savaşa gireceğini anlamak için bekleyecektir. Kendi tahmini değil, saat çalınca ve kendisi için kâr -zarar hesabını yapma zamanı tamamlanınca, İtalya, Fransa ile birlikte Almanya’ya karşı savaşacaktır. İtalya kararını verince ve bu karar ne olursa olsun, Türkiye, İngiltere’nin yanında savaşa girecektir. Bu Türkiye için işin esasıdır.”

Savaş baltalarının topraktan çıkartıldığı bir dönemde Türkiye, her koşulda İngiltere’nin yanında savaşa gireceğini söylemesine karşın güçler dengesi değişmedikçe yalpalayacak, proletarya ve sosyalizm düşmanlığı temelinde “Rusya’da yaşayan Ruslar’ın en az yarısının öldürülmesi” amacıyla Almanlara kolaylıklar da sağlayacak, daha savaş başlamadan, emperyalizmle Sovyetlere yönelik bir anlaşma imzalanacaktır.

Türkiye Dışişleri Bakanı’nın İngiltere Büyükelçisi’ne, “İngiltere’nin yanında savaşa gireceğiz”, demesinden beş ay sonra bir anlaşma imzalanır ve İngiltere’nin önemli rol oynaması sonucu, İngiltere’ye bağlı Irak, Türkiye, İran ve Afganistan 1937 yılında Sadabad Paktı’nı oluşturur. Sadabad Paktı, sadece Arap halklarının ulusal kurtuluş savaşına karşı değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’ne karşı yönelmiştir. Pakt, İngiliz Hükümeti’nin istediği SSCB’yi yalnızlığa itme politikasına yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Türkiye bu anlaşmadan hemen sonra İçişleri ve Dışişleri Bakanlarını Sovyetlere göndermiş ve Moskova’da Sovyet Dışişleri Bakanı ile görüşülmüştür. İngiltere Büyükelçisinin, bu görüşmeyi ülkesine rapor ederken aktardığına göre, görüşmeler sırasında Tevfik Rüştü Aras, Molotov’a şunları söylemiştir: “Türkiye SSCB ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirecek ve asla iki ülke arasındaki dostane ilişkileri sarsacak veya zayıflatacak adımlar atmayacak…” Türkiye, “bu yükümlülüklerini sürdürecek” bir belge imzalamaya hazır olmadığını da ekliyor, Sovyetlere sözlü güvence veriliyor ama bu konuda bir belge imzalamaya hazır olunmadığını belirtmeyi ihmal etmiyordu. Bu durum, gerçek niyetini de ortaya koymuş oluyordu. İngiliz Büyükelçisi raporunda, Tevfik Rüştü’nün Büyükelçiye Türk-Sovyet ilişkilerinde “hain bir çatlak” kaldığını söylediğini de yazıyor.

Türkiye, Sovyetlerle ilişkilerinde önce “hain bir çatlak” sonra da bir uçurum oluşturuyor. II. Paylaşım Savaşı’nın başlamasından hemen önce dış politikada Sovyetlerle bağlarını kopararak, 1939 Ekimi’nde İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşması imzalıyor. Aynı zamanda Türk Hükümeti, Almanya’nın Türkiye’nin yerini tamamen belirlediğini düşünmemesini sağlamak ve onu Avrupalı emperyalistlerle yapmış olduğu anlaşmanın Türkiye’yi İtilaf Devletleri’nin dışında tutmaya yarayacağına inandırmak için mümkün olan her şeyi yapar. Anlaşmanın üzerinden fazla zaman geçmeden, Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesi üzerine, Fransa ve İngiltere ile yaptığı ittifak anlaşmasını unutarak Almanya ile ticaret anlaşması imzalar. Savaşa girilmemiş ama Almanya’ya da gereken kolaylıklar gösterilmiştir.

Sovyet halkı öncülüğünde dünya halkları faşizme karşı savaşırken, Türkiye tarafsızlık adına faşizme çeşitli kolaylıklar göstermiştir. Emperyalistler arasında kesin tercih yapmadığı için, anti-komünist tavrını koruyarak, güçler dengesinin değişmesine göre savrulup durmuştur.

Sonuç olarak, başından beri emperyalizmle bütünleşme amacında olan, gelişme ve güvence koşullarını emperyalizmin kanatları altında gören Türkiye egemen sınıfları, 1920’li yıllarda taşıdığı sorunları 1930’lu yıllarda büyük ölçüde çözümleyerek yeni sömürgeleşme sürecini yaşamaya başladı. II. Paylaşım Savaşı sonrasında değişen dünya ilişki ve çelişkileri içinde, emperyalizmin yeni sömürgesi olma yoluna, daha önceki süreçlerde bu konuda cebine koymuş olduğu olgularla birlikte koşar adım girdi.

Ülkenin yarı sömürge ve yeni sömürgeleşme süreçlerini bir tarihle başlatmak, herhangi bir anlaşma veya ittifakı baz alarak bu süreçlerin başlama-bitim tarihini saptamak, sosyalist tarih anlayışına uyum göstermeyen tavırlardır. Çok kısa sürede bir ülkenin bir başka ülkenin ordularınca işgal edilmesine bakarak (yine kaba bir benzerlik çerçevesi olsa da) geçmişte bu tarz saptamalar yapmak bir ölçüde olasıydı. Ne var ki, yarı-yeni sömürgeci güçlerin orduları artık askerler, tanklar somutluğunda olmadığı ve davetkar yerli işbirlikçilerin konuğu durumundaki dolar, sterlin, mark, frank orduları olduğu için bu orduların işgali kuşkusuz bazen uzun yıllara hatta onyıllara tekabül eden süreçlere denk düşüyordu.

Kısacası artık bir yarı sömürgeleşme, yeni sömürgeleşme dönüşümü tarihinden değil, sürecinden, döneminden söz etmek, konuyu bu şekilde incelemek gerekiyordu. Elbette bu süreçler önemli bazı olaylar çapında karakterini belirginleştirmek anlamında somut tarihleri de içeriyor. Fakat her koşulda durumu tarihler bazında çözümlemeye çalışmak, bütünlüklü kavrayış açısından yanılgı zeminleri yaratmaktır.

Emperyalizmin Osmanlı Devleti zamanında ülkemiz topraklarında gördüğümüz olguları, ne yazık ki, Anadolu Hareketi yıllarında da ortadan kalkmamış, nitelik olarak kendi seyrinde bir değişim gösterememekle ve ülkenin ona karşı tavrı hep “olumlu” olmakla birlikte, emperyalizmin kendisinin dönem dönem çekimser davranma, ülkedeki gelişmelerin daha elverişli bir hale gelmesini bekleme durumu olmuştur. Denilebilir ki; I. Paylaşım Savaşından hemen sonra (bu savaşın fiili olarak içinde yer almasının da etkisiyle) savaşın belirlediği süreçte değişen-dönüşen emperyalist sömürü yöntemlerine, II.Bunalım Döneminde de, III. Bunalım Döneminde de kapıları sürekli sonuna kadar açık bir ülke olduk. Dolayısıyla yarı sömürgecilik sürecinin olgunlaşması, ülkemizin de yarı sömürgeleşme sürecinde yol almasıyla paralel; yeni sömürgecilik yönteminin olgunlaşması da ülkemizin yeni sömürgeleşme süreciyle paralel gelişti. 1920’lerde atılan tohumlar 1930’larda yeşerdi ve 45’den sonra da meyvelerini vermeye başladı.

1940-1960’LI YILLARDA TÜRKİYE’DE SOSYO-EKONOMİK GELİŞMELER

SAVAŞ YILLARI, EKONOMİK DURUM

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında, ortam genel olarak ülkenin ekonomik yapısının gelişimi ve özel sermayesinin palazlanması için önemli koşullar sunuyordu. Savaşın ekonomi alanındaki başlıca sonucu; kapitalizmin gelişmesine önemli katkıda bulunmuş olması, özelde büyük sermayenin güçlenmesine hizmet etmesidir.

Sermayenin büyüyüp gelişmesi, gerçekte emperyalist savaş koşullarında başlamıştır. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı döneminde savaşa karşı tavır olarak; biçimsel bir tarafsızlık politikası izlenmiştir. Emperyalizmle ilişkisi olan komprador ticaret burjuvazisi, tercihini genel olarak emperyalist ülkelerden yana belirlemiş, ve aynı zamanda emperyalistler arası çelişkilerden yararlanma yoluna gitmek de ihmal edilmemiştir. Savaş yıllarında Türkiye, bir yandan faşist Almanya’dan, bir yandan da İngiltere’den ve Amerika’dan kendisi için elverişli koşullarla silah ve borç almıştır.

İzlenen ekonomik ve siyasi tavırlar için bu dönemin belgeleri bize oldukça yüklü bilgiler sunmaktadır. Örneğin, 1941 yılı sonunda ABD Hükümeti Lond-Lize Yasası’nın alanını Türkiye üzerine doğru genişletiyor ve 1942’de Alman’ya Türkiye’ye 100 milyon mark tutarında silah ve askeri malzeme sağlanması karşılığı kredi, 1943’te de İngiltere 20 milyon sterlin tutarında silah veriyordu.

Bir yıl sonra yani 1945’de Alman’ya, Türkiye’ye askeri donatım taşıma araçları ve sanayi için makineler sağlamak amacıyla 100 milyon mark tutarında ikinci bir kredi açma yoluna gidiyordu. Tüm savaş boyunca Türkiye, yurt dışına özellikle faşist Almanya’ya stratejik önem taşıyan malları elverişli koşullarda satıyordu. Türkiye’nin temel dış satım malları, krom ve bakır ürünleri, pamuk, yün, deri, tütün, tahıl vb. kapsamındadır. 1938’de Türkiye’nin dış ticaret dengesi açık verirken, savaş yıllarında dış satımda açık vermek bir yana, değer olarak dış alım 1939’da %7’yi geçiyordu. Bu rakam, 1940’ta 60, 1949’da %64, 1942’de %11, 1943’de %27, 1944’de %41 ve 1945’de %74’ü buluyordu.[1]

Türkiye’deki komprador ticaret burjuvazisi, İş Bankası’nın önderliğinde gelişen cılız sanayi ve toprak ağaları, zenginliklerini yalnızca faşist Almanya ile ticari ilişkilerini artırmakta kullanmadı. Bunlar Almanya’ya ekonomik abluka koyan İngiliz ve ABD emperyalizmiyle ilişkileri yoğunlaştırarak, yer altı hammadde kaynaklarını yüksek fiyatlarla satarak önemli kârlar elde ediyorlardı.

Ayrıca savaş yılları içinde, komprador ticaret burjuvazisi emperyalist sermayenin acentalığını yapan Türkiye’deki azınlıklara mensup burjuvazinin konumunu ciddi biçimde sarsmak için çalışmış ve 11 Kasım 1942’de kabul edilen Türk ve yabancı firmaların net kârlarına %50 ile 70 arasında yüksek vergi hedefleri öngören varlık vergisi yasası bu amaca yardımcı olmuştur.

Öte yandan dönemin hükümeti, emekçi sınıf ve katlar üzerindeki sömürünün artması amacıyla bir koordinasyon komisyonu oluşturarak günlük çalışma süresini en az 11 saat olarak saptamış, maden ocaklarını, fabrikaları, büyük toprak sahipleri ve zengin çiftçilerin denetimine bırakmıştır.

Türkiye’nin tarımsal alanlarında da gelişmeler gözlemleniyordu. Savaşın ilk yıllarında, ülkede ekili tarım alanları belli ölçüde artış göstermiş, tahıl üretimi yükselmiş, hükümet yiyecek üretimini yükseltmek amacıyla Hatay, Kütahya, Muğla ve Eskişehir illerinde birçok Devlet çiftliği kurmuş, savaştan önce faaliyet içinde olan ve tarım ürünleri işleyen belli işletmeleri genişletme yoluna gitmişti. Ama ülkede tarımın genel geri kalmışlığı, kırsal alanlarda feodalizmin hala büyük etkinliğinin olması, hükümetin bu alanda da artan askeri önlemlerini besleyici zemin olmuştur. Kırsal alanlarda yoksulluk sürekli artmış, 1934-38 yılları arasında kişi başına yılda ortalama 414 kg tahıl düşerken, 1041-45 yılları arasında bu rakam 342 kg’a kadar düşüş göstermiştir.

Dönemin iktidarı, ekonomik politikasıyla, ticaret burjuvazisinin toprak ağalarının ve vurguncuların zenginleşmesine tüm gücüyle yardımcı oluyor; vurgunculuk ve rüşvetçilikle “savaş” ilan ettiği zaman bile, onun aldığı kararlar burjuvazinin bir sonraki döneminin hazır birikimini oluşturuyordu. Buna ilişkin olarak “Ticari Düzenleme ve Vurgunculukla Mücadele” genelgesi, Mart 1944 tarihinde yürürlüğe giriyor ve genelgenin bir maddesinde hükümet, malların maksimum fiyatlarını saptıyor, komprador ticaret burjuvazisinin ve tefeci tüccarların kâr hadlerini belirliyor, genelgenin ve Milli Savunma Kurumu’nun uygulamalarını izleyen bir denetleyiciler kurulu oluşturuyordu.

Komprador ticaret burjuvazisinin, yayınlanan genelge temelinde aldığı kâr hadleri karakteristiktir. Bu kararlar kural olarak malın maliyetinin %10-20’si dolayında değişiyor, örneğin meta sahibi, metayı toptancı tüccara, maliyetinin %10-20’si oranında yüksek fiyatla satabiliyordu. Tüccarlar da kendi payına metayı elde ettiği fiyattan %10-20 daha pahalı olarak pazara sunuyordu. Perakendeci tüccar ise, fiyata aynı biçimde ücrete uygun bir ekleme yapabiliyor, mal alıcıya ulaştığında fiyat ‘yasal’ olarak en az %50 oranında yükseliyordu.(2)

Savaş boyunca, emperyalizmin, işbirlikçisi burjuvazinin (komprador ticaret burjuvazisi) giderek büyümesine, yoğun sermaye birikimi sağlamasına karşın, emekçi sınıf ve katların durumu tam tersine olumsuz yönde ilerlemiştir. Yoksulluğun çapı büyümüş, daha geniş kitle bu sefaletin karşılığı olan bir yaşam tarzına mahkum edilmiştir. Türkiye’de bir sınıfın giderek zenginleşmesi ve zenginliğin kaynakları günlük basına konu olurken, burjuvazinin örgütü olan İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası bülteni, savaş yıllarında tüccarların %300, %400, %500 ve hatta %1000 kâr elde ettiklerini belirterek açık biçimde savaş koşullarının kime yaradığını ortaya koyuyordu.

Bu dönemde ticaret burjuvazisi tarafından büyük servetlerin elde edilmesine karşın, ülkenin önemli bir bölümünde hala esas olarak kapalı ekonomiye sahip feodal bir karakterin sözkonusu olması, ülkenin dar bir iç pazara sahip olduğunu gösteriyordu.

Ticaret burjuvazisi ile diğer egemen katların emperyalist şirketlerle direkt ilişki halinde olmaları ve bu emperyalist ülkelerin savaş içinde bulunmaları dolayısıyla, bu ülkeler hammadde kaynakları ve tarım ürünleri için yüksek fiyat ödeyerek, ticaret sermayesinin ve tefeci tüccarların zenginleşmesini sağlamış oluyordu.

SAVAŞ DÖNEMİ VE KÖYLÜNÜN DURUMU

Savaş dönemi boyunca kırsal alanda yaşayan halk kitlelerinin durumu giderek daha da kötüleşmiş, yoksulluğun büyük boyutta olması nedeniyle bir çok az topraklı köylü, yaşamını sürdürebilmek için elindeki toprağı satmaktan başka çare bulamamış ve toprak ağalarının boyunduruğu altına girmiştir.

II. Dünya savaşı sonunda Türkiye’de 2,5 milyon köylü ailenin yarısı ya tümüyle topraktan yoksundu, ya da kendisini besleyemeyecek kadar önemsiz toprak parçalarına sahipti. Ömer Lütfi Barkan’ın verdiği bilgilere göre ise, 1945-46 yılları arasında ülkede 2,5 milyon köylü aile bulunduğu, bunların %15’inin topraktan tümüyle yoksun olduğu, %34’ünün iki hektardan az toprak parçasına sahip olduğu hesaplanmıştır.

Köylülüğün giderek daha fazla yoksullaştığını, az topraklı köylünün ise toprak ağalarına teslim olmak zorunda kaldığını ortaya çıkan rakamlarda da görüyoruz. 1950-52 yılları bilgilerine göre Türkiye’de 19,452 milyon hektar alanı işleyen 2,93 milyon köylü aile hesaplanıyor, bu rakam içinde 400 bin ailenin toprağa sahip olmadığı ortaya çıkıyordu. 73 bin yoksul aile ise 1 ve 2 hektar arasındaki toprak parçalarını işliyor, 797 bin aile 2,1 ile 5 hektar arasında değişen toprak parçalarında ölmemek için büyük direnç gösteriyordu.

Sayıları 1.970.000’e ya da tüm ailelerin yaklaşık %67’sine ulaşan topraksız ve az topraklı köylü, ekilebilir toprak alanlarının ancak %18.6’sını kullanıyordu. 76 bin küçük ve büyük toprak köylüsü aile (tüm köylü ailelerinin %2,6’sını teşkil ediyor) işlenebilir toprakların %32,6’sını ellerinde tutuyordu. Tüm ekilebilir toprakların %28,7’sini de zengin köylüler, yani %11’lik kesim kullanıyordu.

Bu dönemde feodal ağalığın, toprak mülkiyetinin korunduğunu toprakların ağırlıklı bölümünün büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaştığını, köylü kitlelerin de giderek daha fazla topraksızlaştığını ve sömürüldüğünü görmekteyiz.

DP, 1950 mayıs ayında siyasi iktidarı devraldıktan sonra köylü üzerindeki sömürü biçimini değiştirmek ve daha akılcı bir politika izlemek için topraksız köylülere toprak satmaya başlamış, köylülerin az topraklandırılmasıyla köylüyü borçlandırarak onları daha katlı sömürebilmiştir.

Özetle, savaş dönemi boyunca işbirlikçi komprador burjuvazi, ‘Kemalist Diktatörlüğün’ uyguladığı, ekonomik ve siyasi programlar sayesinde, emperyalist ilişki ve çelişkilerle uyum sağlamış, böylelikle sermaye birikimi yoluna gidilmiştir. Sağlanan sonuçlar siyasi iktidar üzerinde büyük bir baskı unsuru olarak kullanılmış, ülkenin ekonomik ve siyasi ilişkilerinin belirlenmesinde önemli bir role sahip olmuşlardır.

Aynı zamanda ticaret burjuvazisinin ve toprak ağalarının da kendi platformlarında gelişip güçlenmesi, bir egemen sınıflar bloğunu netleştirmeye başlamış, bu iki kesim belirleyici ölçüde etkin olmasalar da iktidar erkini paylaşacak boyuttaki güçlerini korumuşlardır.

Savaş öncesinde ve savaş boyunca, Kemalist Diktatörlüğün halka uyguladığı baskılara alternatiflik temelinde yeni bir parti olarak siyaset sahnesine çıkan DP, mevcut tek muhalif odak olarak halk kitlelerinin büyük bir çoğunluğunun desteğiyle 1950’de iktidara gelecektir.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan büyük bir güç ve dünya halklarının umut ışığı olarak çıkan sosyalist blok, emperyalizmin saldırısına uğramakta gecikmedi. Savaştan en az kayıpla, en kârlı çıkan ABD emperyalizmi, dünya emperyalizminin jandarmalığını devralarak, yıkıma uğrayan diğer emperyalist ülkelerin yeniden ekonomik ve siyasi yapılanmasını sağlamak, ulusal kurtuluş savaşı sürdüren halkların mücadelesini engellemek, sosyalist bloğun güçlenmesinin önüne barikatlar kurmak amacıyla yeni oluşturduğu askeri stratejiyi ve soğuk savaşı, zengin bir programla ortaya koyuyordu.

SAVAŞ SONRASI GERİLİM YILLARI VE TÜRKİYE’NİN TUTUMU

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Türkiye’nin dış politikası belirginlik kazanmış, savaş sonrasının emperyalist-kapitalist sisteminde yer alabilmek için çok partili sisteme geçileceği, yönetici kadrolar tarafından açıklanmıştır.

II. Paylaşım Savaşı, sosyalist ülke halklarının ve onun Kızıl Orduları’nın zaferiyle sonuçlanınca, dünyanın üçte birinin sosyalist sisteme dahil olması dolayısıyla, emperyalist Pazar alanlarına büyük bir darbe indirilmiştir.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dönemin en büyük parçasını kapitalist-emperyalist kampın lideri olan ABD emperyalizmi topluyordu. Fakat dünyanın çeşitli bölgelerinde yükselen ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadeleleri, hiç şüphesiz emperyalizmin çıkarlarını tehdit ediyor, zedeliyor ve ona darbeler indiriyordu.

Bu mücadeleler, emperyalist Pazar alanlarının daralmasını doğuruyor ve emperyalizm sosyalist sisteme yöneliyordu. İşte tüm bu ilişki ve çelişkilerden dolayı, emperyalizm tarafından sosyalist sistemin gelişmesini engellemek, onun önünde barikatlar kurmak için yeni stratejik hedeflerin belirlenmesine gidiliyordu. Bunun yolu da emperyalizmin askeri örgütlenmelerinden geçiyordu.

Konumu ve savaşa katılmamış dinamik silahlı gücü ve aşırı istekliliği ile Türkiye, emperyalizmin bu yeni stratejisi için son derece elverişli bir olguydu. Savaş boyunca büyük servetler kazanan ticaret burjuvazisi, siyasi iktidar üzerinde önemli etkilere sahip bir güç olarak bu uluslar arası ilişki ve çelişkilerde emperyalizmden yana tavrını çoktan belirlemiş durumdaydı.

Savaş sonrasında uluslar arası çizgilerin yine kapitalist-emperyalist ve sosyalist sistem biçiminde somutlaşması, emperyalizmin savaşın bitiminden hemen sonra sosyalist sisteme ve Sovyetler Birliği’ne karşı bu kez silahsız saldırı dönemini başlatması; Türkiye’nin tam bu gerilim stratejisinin ortasında, emperyalizm cephesinden yana tavrını belirginleştirmesi emperyalizmin ve özellikle ABD emperyalizminin arzuladığı siyasi seçenekti.

Bu dönemde Türkiye, emperyalistlerin kararlı bir militanı durumuna geliyor kendisi için en büyük tehlikenin ‘ezeli düşmanı olan Moskova’dan geleceğini ve hatta geldiğini’ emperyalistlere benimsetmeye çalışıyordu. Türkiye, emperyalist kampta yer alabilmek için her türlü özveriye hazır olduğunu sık sık vurgulamaktan kaçınmıyordu.

Artık ülkenin çıkarları (olanakları) emperyalizmin, özelde ise ABD emperyalizminin çıkarlarıyla özdeşleşmiş, ülke onun platformu olmuştu. Özellikle 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini’nden sonra emperyalist ülkelerle o denli yoğun yakınlıklar, ilişkiler, işlevsel ve bünyesel bağlar kurulmuştur ki, Türkiye kısa bir dönem sonra emperyalistlerin “en sağlam” müttefiki haline gelmişti… Bu temel yöneliş biçimiyle, 1947’yi izleyen yıllarda örülen ilişkiler ağı sonucu Türkiye’nin dış politikası emperyalistlerin sosyalist sisteme karşı yürüttüğü silahsız saldırganlık politikasının bir parçası haline gelmiştir. Bu sonuçta, Türkiye’nin emperyalist sistem içinde tam olarak yer alabilmek yönünde gösterdiği çabaların rolü önemlidir…

Sosyalist sisteme karşı başlatılan silahsız saldırganlık politikasının mimarı, ABD Başkanı Henry Truman’dır. 12 Mart 1947’de Truman, Amerikan Kongresi’nde okuduğu bir bildiride; ABD Emperyalizminin Sosyalist Sovyetler Birliği’ne, genelde ise anti emperyalist ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarına karşı dünyanın çeşitli bölgelerinde emperyalizm yanlısı hükümetlerin kurulmasına çalışılacağı anlamına gelen emperyalizmin yeni stratejisini açıklıyordu.

Sovyetler Birliği’ne karşı silahsız saldırganlığı boyutlandırmak ve anti-emperyalist ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşı sürdüren dünya halklarına gözdağı vermek, diğer yandan yeni işbirlikçi siyasi iktidarlar kurmak amacıyla, Türkiye ve benzer ülkelere ekonomik ve askeri yardım yapacaklarını açıklıyordu. Truman, bu açıklamasında ABD Kongresi’nden, Türkiye’ye yapılacak 100 milyon dolarlık yardımın onaylanmasını istiyordu.

ABD Emperyalizmi’nin Türkiye’ye yapacağı yardımı duyunca, egemen sınıfların iştahı kabarıyor ve anti-Sovyetik politikalara daha sıkı sarılıyor, emperyalizmin silahsız savaş politikasını bütün gücüyle destekliyordu. Bağlantılı olarak Türkiye’ye verilecek Amerikan yardımı konusundaki yasa, Amerikan Temsilciler Meclisi’nden ve Senatosu’ndan geçip, 22 Mayıs 1947’de Truman tarafından onaylanarak yürürlüğe giriyordu. Yasanın yürürlüğe girmesinden bir gün sonra, yeni 23 Mayıs 1947’de bir Amerikan İnceleme Kurulu Ankara’ya gelecek ve Türkiye’ye yapılacak yardım konusunda araştırma ve incelemelerde bulunacaktı.

Amerikan Kurulu’nun yaptığı araştırma ve inceleme sonucu 12 Temmuz 1974’de Türkiye ile ABD arasında bir yardım anlaşması imzalanıyordu. Böylece, savaş sonrasında Türkiye’nin sosyalist sisteme karşı emperyalistlerin yanında yer alma tavrı meyvelerini vermeye başlıyordu.

Emperyalizmin yeni askeri stratejisinin Truman tarafından açıklanmasından sonra Türkiye, emperyalizmle olan ilişkilerinde yeni bir sayfa açıyordu. Truman Doktrini’nin Türkiye’ye ilişkin askeri boyutu, 12 Temmuz 1947 anlaşmasıyla sonuçlanırken; ekonomik boyut olarak emperyalizmin içselleşme süreci niteliğini somutlaştıracak olan Marshall planı (4 Temmuz 1948’de bu konuda bir anlaşma imzalanmasıyla), Türkiye’nin yeni sömürge kimliğini netleştiriyordu.

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı; sosyalizmin, demokratik halk iktidarlarının zaferiyle sonuçlanınca ve halklar faşizme büyük darbeyi indirince, sosyalizm dünyanın bütün halkları için bir umut ve olgu olma kimliği kazanıyor, emperyalizmin sömürü sistemine karşı büyük bir güç elde ediyordu. Emperyalizm, sosyalizmin bu üstün prestijini görmezlikten gelemezdi.

II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra emperyalizmin sömürü ve çıkar politikalarında değişikliğe gidilerek, ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarının önünü tıkamak amacıyla emperyalizme, geri kalmış ülkelerde içsel bir olgu olma kimliği kazandırılmakta gecikilmedi.

Emperyalist ülkeler kendi aralarındaki çıkar çelişkilerinin artmasına karşın sosyalizmin bu büyük zaferinin ve dünya halklarına yönelik attığı köprülerin gücünün de etkisiyle, sınıf çıkarlarını korumak için, askeri güçleri birleştirmeyi hedefledi. Sosyalist sistemin gelişimini engellemek, pazarları korumak amacıyla gerçekleştirilen saldırgan askeri bloklar, ikili ve çok taraflı anlaşmalar, savaş alanları için askeri alt yapıların inşası ve yoğun askeri malzemelerin yapımı bu ilişki ve çelişkilerin çeşitli yönlerini oluşturuyordu.

Emperyalist jandarmalık görevini direkt üstlenmesinin sonucunda ABD, yeni görevlerinin ilk adımı olarak bir yandan savaş sonrası çöküntüye uğrayan batılı emperyalistlere yardım ederken, diğer yandan onların çekilmek zorunda kaldıkları geri kalmış ülkelerde doğan boşluğu doldurmak ve bu ülkelere zaman geçirmeksizin müdahalede bulunmak, nüfuz etmek için çalışıyordu.

Emperyalist ülkeler kendi aralarında yoğun çelişkilere düşmelerine ve çelişkilerin giderek boyutlanmasına karşın; II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında çıkarılan dersler ve dünya çapındaki yeni belli başlı çelişkiler nedeniyle, çeşitli örgütlenmelerle sosyalist sisteme karşı tavır bütünlüğüne yöneliyorlardı.

Emperyalizmin yeni jandarması ABD, varolan çelişkileri sosyalist sisteme göre değerlendiriyor ve ABD Başkanı Herry Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de okuduğu mesajda, “Komünist baskılara direnen” Yunanistan ve Türkiye’ye 400 milyon dolar tutarında yardım yapılması için bir ödenek isteminde bulunuyordu. Böylelikle ABD, “silahlı bir azınlık tarafından ya da dış baskılarla boyunduruk altına alınmaya karşı koyan özgür halkları destekleme” yaftası altında emperyalizmin dünya halklarına karşı yeni stratejisini açıklamış bulunuyordu. Bunun yolu da emperyalist ekonomi sistematiğinin yanı sıra, sık sık vurgulama gereği duyduğumuz sosyalist sistem ve bu sistemi bir umut ışığı olarak kabul eden dünya halklarına karşı askeri saldırı örgütlerinin oluşmasından geçiyordu.

Nitekim bu strateji, 4 Nisan 1949’da Washington’da imzalanmış olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü – NATO’da ifadesini buluyordu. Savaş kışkırtıcılığı, saldırgan amaçlar için kurulan NATO, başlangıçta şu üyeleri temsil ediyordu: Belçika, Danimarka, Hollanda, İtalya, İngiltere, Kanada, Lüksemburg, Norveç ve Portekiz. Bu saldırgan örgüte Türkiye ve Yunanistan 18 Şubat 1952’de, Federal Almanya ise 9 Mayıs 1955’te katılmıştır.

Emperyalizm için artık baş düşman sosyalist sistem olduğuna göre, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Amerikan Emperyalizmine karşı savaşan Alman Emperyalizmi, savaşın bitiminden on yıl sonra çelişkilerini başka boyutlara bırakarak ona katılıyor, ABD Emperyalizminin önderliğinde savaş kışkırtıcısı ve emperyalist militarist bir güç olan NATO’da yerini alıyordu.

Emperyalistlerin bir araya gelmelerinin ve sınıfsal çıkarlarını korumaya yönelik bir saldırgan güç olarak hareket etmelerinin anlamı açıktır. Savaş sonrasında, emperyalist ülkeler arasındaki tüm çelişkilerin varlığını sürdürmesine karşın, sosyalizmin maddi bir güç olarak daha güçlü ve örgütlü bir şekilde dünya siyasi arenasında yer alması ve bağımlı ülkelerde ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarının boyutlanması, bu savaşların ucunda sosyalizm gözükmesi nedeniyle emperyalist ülkeler zorunlu nedenlerden dolayı diğer emperyalist ülkelerle buluşmuş ve emperyalistler arası bir entegrasyon doğmuştur. ABD bu entegrasyonun başına geçerek emperyalist kapitalist merkezin beyni, patronu olmuştur.

Tüm bu ilişki ve çelişkiler, emperyalizmin yeni bir güç olarak örgütlenmesi, savaşın bitiminden hemen sonra sosyalist sisteme karşı silahsız saldırı savaşı biçiminde programlanıyor ve gündemin birinci ve önemli maddesini oluşturuyordu. Bu ilişki ve çelişkilerden hareketle Türkiye, emperyalizmin cephesinde yer almak ve oluşabilecek olan tüm örgütlenmeler içinde bulunmak istiyordu. İlk dönemlerde emperyalistler, (özellikle İngiliz emperyalizmi) Türkiye’nin NATO dışında Ortadoğu’ya yönelik yeni kurulabilecek bir emperyalist bölgesel paktta yer almasını istiyorlardı. Türkiye ise, siyasi kaderini tamamen batılı emperyalistlerin inisiyatifine bırakmış ve bu doğrultuda dış (ve iç) politika çerçevesini çizmiş olarak hareket ediyordu. Beraberliğin artık net olarak tanımlanmasını istiyordu. Bu tanımda da dolaylı politikaların değil, direkt ilişkilerin içinde olmak, rahatlamak gereksinimi duyuyordu.

Dolayısıyla NATO’nun dışında kalmak istemedi. Komşu ülkelerle olan ilişkilere aldırmaksızın emperyalizm tarafından bir tampon devlet olarak kurulan Siyonist İsrail devletini Müslüman ülkeler içinde ilk tanıyan Türkiye olmuştur. Türkiye’nin emperyalist sistemle köklü ilişkilerinin gelişimi, savaşın bitiminden hemen sonra CHP hükümeti döneminde başlıyor ve silahsız saldırganlık taraftarlığının en şiddetli dönemi yine CHP dönemine rastlıyordu. Bunu, Türkiye’nin emperyalist sistem içinde yer alma misyonunu başka bir kesime kaptırmamak istemesiyle de açıklamak olasıdır.

1946’da birden fazla burjuva partisi kuruldu. Bu dönemde sosyalist ve halkçı özellikler taşıyan partinin ömrü pek uzun olmuyor, kurulmasıyla burjuvazi tarafından kapatılması bir oluyordu. Ve 1950’de siyasi iktidar, ticaret burjuvazisi ile toprak ağalarının yıpranmamış yeni partisi DP’ye devrediliyordu.

NATO ve benzeri emperyalist örgütler içinde yer almak için DP iktidarının Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bir telgrafla başvuruda bulunarak BM Gücüne asker göndereceğini ve Kore’de savaşmak istediğini söylüyordu. Bu isteğin kabulünden sonra Türkiye Kore’de emperyalist güçlerle birlikte ulusal ve toplumsal savaşım veren Kore halkına karşı savaşmış ve nihayet Yunanistan ile birlikte 18 Şubat 1952’de NATO üyeliğine kabul edilmiştir.

Her ne kadar Türkiye’nin NATO’ya kabul görmesini, Kore’ye asker göndermesi politik açıdan çabuklaştırmışsa da temel etmen Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne olan coğrafi yakınlığı, bu bağlamda ABD emperyalizminin yeni çizilen stratejisi açısından önemli bir konuma sahip olmasıdır. Dolayısıyla yeni bir savaş durumu karşısında savaştan yenik ve yorgun çıkmış Avrupa üzerindeki baskının hafifletilmesi, Ortadoğu için bir köprü görevi üstlenebilecek durumda olmasının yanı sıra, ABD’nin artık tamamen yerleşmekte bir sakınca görmediği Türkiye’nin iç talanının sürdürülmesinin, bu paktlarla da desteklenmesi gerekiyordu. Ayrıca emperyalizm, bütün planlarını bir 3. Dünya Savaşı’na göre hazırlamıştı. 1950’lerin sonlarına kadar emperyalizm dünya askeri siyasetini bu stratejiye göre biçimlendirmiştir.

Türkiye’nin içinde yer aldığı ve onun bir uydusu durumuna geldiği emperyalist sistemin ekonomik-askeri-stratejik karakterinde 2. Paylaşım Savaşı sonrasında değişikliğe gidildiğini vurgulamıştık. Emperyalist ilişki ve çelişkilerdeki yeni değişiklik şöyle özetlenebilir:

Emperyalist ülkelerin tekelci sermayenin kâr oranlarını artırmak için getirdiği uygulamalar, savaş sonrasında değişen koşullara uyarlanmaya çalışılmıştır. Bu değişimin başında, bağımlı ülkelerde yalnızca metropollerde üretilen malların pazarlanması, bu ülkelerde hammadde kaynaklarına yönelik yatırımların değil, imalat sanayinin bir çok dalları da dahil olmak üzere emperyalizme bağımlı bir üretim yapısının kurulması geliyordu.

Bu yeni iş bölümünde uydu ülkelerde sanayi; dayanıksız tüketim malları üretimi, dayanıklı tüketim mallarında montaj ve taşeron niteliğinde sanayi olarak gelişim gösterecek bir yeni yapılanma içine giriyordu. Bu çerçevede, geri kalmış bağımlı ülkelerin yeni iş bölümü içindeki payları, süreç içinde görece gelişmekte, fakat teknolojik gerilik ve kısıtlamalardan dolayı her zaman, emperyalist üretim biçimi egemen olan kapitalist emperyalist ülkelere göre, ikinci plandaki sanayilere yedeklenmiş bulunmaktadır.

Bu sanayilerin kurulmasında, emperyalistlerin işbirlikçi kesimi olan, metropollerde üretilerek getirilen malların komisyonculuğunu üstlenen komprador ticaret burjuvazisi büyük rol oynuyordu. Genel olarak dünya çapında emperyalist-kapitalist sistemin Pazar alanlarının sınırları daralınca ve neredeyse tüm ülkeler görünüşte politik bağımsızlık kazanınca, emperyalist ülkelerin tekelci sermayeleri, bu yeni koşullar altında çıkan kısıtlamalar için de yeni yöntemlere başvurmak zorunda kalır.

Bu yeni zorunluluklar sonucunda emperyalizm, geri bıraktırılmış ülke içinde artı-değer sömürüsünde bulunmaya başlıyor ve üretici güçlerin gelişmesini kesinkes engellemek yerine çarpık ve kendisine bağımlı bir şekilde gelişmesini tercih ediyordu. Sözkonusu yeni değişik unsurlar, yeni sömürgecilik politikasının, başka bir deyişle savaş sonrası sosyalist sisteme karşı başlatılan gerilim ve silahsız saldırganlık stratejisinin bir parçası olan Marshall Ekonomik Yardım Planı’nın temel taşlarını oluşturuyordu.

Geri bıraktırılmış ülkelerde kapitalizmin belirleyici olarak dışa bağımlı gelişmesine ve başından beri tekelci nitelikle yukarıdan aşağıya yeniden yapılandırılmasına gidilmesi, yapısal zayıflığını da birlikte getiriliyordu. Bu nedenle emperyalizmle bütünleşmiş yerli tekelci sermaye, ülkedeki geleneksel feodal kurumlar ve feodal kalıntılar ile işbirliği içerisinde bulunuyor, böylece oluşan egemen sömürücü azınlık, diğer bir deyişle, oligarşik güç belirlenmiş oluyordu.

Sömürücü azınlıklar içerisinde emperyalizm başat olgu olarak yer almakta ve artık içsel bir olgu olma özelliğini de kazanmış bulunmaktadır. Bunun ekonomik politikadaki göstergesi, emperyalistlerin, bağımlı ülkelerde daha önce izlenen politik hattan farklı yeni bir politik hat izleyerek sömürge ülkelerde üretim faaliyetine girmeleri ve artı-değer sömürüsünde de aktif olarak yer almalarıdır.

İşte tüm bu nedenler bir araya getirildiğinde yeni sömürge ülkelerde egemen sınıfların askeri ve yarı askeri güçleri, emperyalizmin birinci savunma hatları olarak, yeni stratejik askeri çizgi olarak, belirlenmiş bulunuyordu. Böylece emperyalist işgal esprisi halk kitlelerinin gözünden gizlenmeye çalışılmakta, bir çok biçimiyle emperyalist-militarist işlevi yerli ordular üstlenmekte devrimci hareketlerin bastırılmasında da geçici başarılar kazanabilmektedir.

Yeni sömürge ülkelerde emperyalizmin açık askeri güç olarak görünüşte geri çekilmesi, emperyalist sömürü ve işgalin niteliğini değiştirmediği gibi, onun daha kurnaz, tehlikeli ve sinsi bir kimliğe büründüğünün temel kanıtıdır.

Ancak, yeni sömürge ülkelerde gelişen ve ülke siyasetine egemen olan, halk kitleleri için bir maddi güç durumuna gelen devrimci hareketler karşısında; emperyalizmle işbirliği halindeki egemen sınıfların yetersiz kaldığı durumlarda, emperyalizm yeni sömürge ülkelere açık bir biçimde müdahalede bulunmaktan çekinmemektedir.

Dünyanın bir çok bölgesinde bir gizli çatışma ile başlayan III. Bunalım Dönemi’nden sonra, yeni sömürge ülkelerde içsel olgu durumundaki emperyalizm, kendi kalelerini kaybetmekle yüz yüze geldiğinde, gizli işgalin dolaysız olarak açık işgale dönüşmesinin örnekleri çoktur. Ancak emperyalizmin, gizli işgalin açık işgale dönüşmesini çıkarları açısından arzulamadığını , benimsemediğini, politik-askeri stratejisinde görmek güç değildir.

Gizli işgal yönteminden önce ABD Emperyalizminin askeri stratejisinin getirdiği yeni değişikliklerin tarihsel süreçle bağıntılı bir özetini yapmak, tartışmamız açısından yararlı olacaktır.

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, dünya siyasi dengesi sosyalizmden yana bir değişim göstermiş ve süreç güçlü bir sosyalist bloğun oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Aynı dönemde geri bıraktırılmış ülkelerde ise sosyalizm bir umut ışığı olarak yakalanmış bulunuyordu. Dolayısıyla sosyalizm ve Sovyetler Birliği’nin ABD Emperyalizmi tarafından baş düşman olarak ilan edilmesi, Truman Doktrini ve Marshall Ekonomik Yardım Planı’nda açık bir biçimde tanımlanmıştır.

Bu bağlamda Amerikan Emperyalizmi’nin yeni askeri taktikleri Sosyalist Bloğa karşı yapılacak topyekün bir savaş stratejisine göre planlanıyor; ülkelerin silah varlığının daha üst boyuta çıkartılarak geliştirilmesi, yeni stratejinin temel taşını teşkil ediyordu.

Savaş sonrası yeniden filizlenen politik bunalımlar karşısında, bir bütün olarak nükleer savaşa başvurmaksızın çözüm üretiyor ve Kore Savaşı gibi bölgesel düzeyde gelişen olaylara sosyalist sisteme karşı girişilecek savaşın yanında ikincil planda önem veriliyor: her şey bir Üçüncü Dünya Savaşı’na göre hazırlanıyor ve programlanıyordu. Emperyalizm bu savaşın nükleer üstünlük sayesinde kazanılacağına inanıyordu. Dolayısıyla emperyalist güçler, bölgesel savaşları bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın ön hazırlığı olarak ele alıp değerlendirme yapıyor ve bu bakış açısına uygun stratejiler saptıyordu.

Fakat 1950’lerin sonuna doğru emperyalizm, yeni bir Dünya Savaşı’na göre hazırlanan stratejinin pek geçerli olmadığını görüyordu. ABD, NATO ve diğer bölgesel bağlaşıklara karşı en büyük tehlikenin Sovyetler ya da sosyalist bloktan değil, Vietnam, Laos, Tayland, Cezayir, Küba, Filipinler, yani dünyanın beş kara parçasındaki yeni sömürge ülkelerde baş gösteren ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşı veren halklardan geldiğini görmeye başlıyordu.

1950-1960 yılları arasında emperyalizm tarafından gerçekleştirilen dış yardım yatırımları, tarihte görülmedik bir hızla arttığı halde, ulusal kurtuluş savaşlarının kazandığı başarılar emperyalizmi şaşkına çevirmiş bulunuyordu. Emperyalizm, yeni yöntemler, sermaye ihracı ve diğerleri yoluyla ulusal ve toplumsal savaşların nötralize edileceğine ilişkin planın da zaafa uğramasıyla, haklı bir paniğe kapılıyordu. Ancak yine kendisi için en önemli kâr kaynağı, geri kalmış ülkelerde ucuz iş-gücüyle tüketim maddeleri üretiminde bulunmaktı. Bu durumun yarattığı avantajlar, bölgesel savaşlar planını vazgeçilmez kılıyordu.

Yeni sömürge ülkelerde sürdürülen gerilla savaşları, emperyalizmin nükleer silahlar üzerine geliştirdiği stratejilere büyük darbe indiriyordu. Emperyalizm, stratejik nükleer kuvvetleri gerilla hareketlerine karşı kullanma olanağı olmadığı için, bu planda bir açmaza düşüyor ve 1960’lara kadar yeni askeri stratejilerinde konvansiyonel silahları gözetmiyordu. Ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarının gerillacılık temelinde giderek boyutlanması ve emperyalizm için ciddi bir tehdit unsuru haline gelmesi nedeniyle, 1950’lerin sonlarına doğru emperyalist güçler büyük bir stratejik açmaz içinde olduklarını görüyorlardı. Yaşanan bu yeni politik bunalıma bir çözüm bulmak için, Rockafeller gibi en büyük tekelci sermaye grupları; ekonomi, politika ve askeri alanda uzmanlaşmış binlerce kişinin çağrıldığı paneller, toplantı ve seminerler düzenliyor, içinde bulunulan çıkmazın sorunları tartışılıyordu. Fakat ileriki yıllar için en uygun stratejilerin tartışılmasının amaçlandığı bu gibi toplantılarda, katılanların hemen hepsi ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarına karşı hidrojen bombası kullanılması üzerine düşüncelerde yoğunlaştırıyorlardı.

Sorunun özünü gören az sayıda insan için ise, durum kısaca şöyleydi: Dünyanın herhangi bir yerinde kendi politikalarına ters düşen, çıkarlarına zarar veren bölgesel savaşlarda emperyalizmin (özelde ABD emperyalizminin) elinde iki seçenek vardı. Ya nükleer savaşa gitmek, ya da ödün verip geri çekilmek.. Zorunlu geri çekiliş dışında nükleer silaha başvurmanın maddi koşulları oluşmuyordu. Böylece yeni strateji ve taktikler geliştirilmesi kaçınılmazdı. Zorunluluğun sonucu olarak ‘esnek karşılık’, ‘sınırlı savaş’ ya da ‘bölgesel savaş’ denilen kavramlar ve yöntemler geliştirildi. 1953 yılında ‘esnek karşılığın’ savunulması konusunda ABD Generali Maxwel Taylor: “Topyekün savaş yol gösterici bir stratejik kavram olarak çıkmaza ulaşmıştır” diyerek, topyekün savaşın savunulması yerine, esnek karşılık stratejisini geliştirerek yeni kavramın içeriğini şöyle tanımlıyordu:

“Bu strateji genel nükleer savaştan saldırı ve sızmalara kadar her duruma müdahale edebilecek bir sistemin geleceğine işaret etmektedir” [3]

1960’ta Başkan koltuğuna oturan Kennedy, Küba ve Vietnam’daki kurtuluş hareketlerinin yükselmesini gözlemlemiş bir kişi olarak, bu yeni stratejinin geliştirilmesinde en büyük paya sahip olanlardandır.

Başkanlığı sırasında, ağırlıkla konvansiyonel silahların geliştirilmesi için özel çaba harcamış, bu çerçevede bütün dünyadaki ABD elemanlarına Mao ve Che Guevara’nın yazıları üzerine kurslar düzenlemiş, yeni kontr-gerilla örgütlenmelerinin temelini atmıştır.

Dipnot Ve Kaynaklar

[*]Bu değerler hükümetin şirketlere yaptığı satın alma sözleşmelerinde yer alan borçlanmalardan doğan taksitlerin, sözleşmenin yapıldığı yıldaki para değerine göre faiz hesap edilmeden kapitalize edilmesiyle hesaplanmıştı. Aslında birçok sözleşmede, borçlanmalar üstünden faiz ödenmesi de kabul edildiği için satın almaların gerçek değeri daha fazladır. Örneğin faiz değerlerinin kapitalize edilmiş değeri de hesaba katıldığında, demiryolu ve limanlarla ilgili sekiz ulusallaştırmadan doğan borç 240 milyon TL yi buluyordu.

III- 1940-1960’lı Yıllarda Türkiye’de Sosyo-Ekonomik Gelişmeler Bölümüne Ait

Dipnot Ve Kaynaklar

[1] Rozaliyev, Türkiye’de Kapitalist Gelişmenin Özellikleri

[2]a.g.e

[3] Tüm İktisatçılar Birliği Yayınları, Günümüzde Emperyalizmin Sömürü Mekanizmaları.

ŞAFAK YARGILANAMAZ 2. CİLT

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.