Prof. Dr. Fincancı: Bu Sistemin Adı Faşizm Seçimle Gitmez

82
image_pdf

Prof. Dr. Fincancı: İstanbul’daki seçimin iptalinden sonra Kürt illerinde pek çok yerde olanlar hatırlandı. Kanun Hükmünde Kararnamelerle ihraç edildikleri gerekçesiyle insanların elinden belediye başkanlıkları alınarak AKP’ye verildi. Fincancı: Bu sistemlerin hiçbiri seçimlerle giden sistemler değil. İnsanlara bu kadar baskı uyguluyorsanız, bunun adını da faşizm olarak koyarsak seçimle gitmez ve size koltuk bahşetmez. Birlikte oturup tartışmak ve başka yollar bulmak gerekir.

Stockholm merkezli Civil Right Defenders adlı insan hakları kuruluşunun davetlisi olarak Stockholm’de düzenlenen bir konferansa katılan TİHV Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, tecrit, açlık grevleri ve yerel seçimlere ilişkin sorularımızı yanıtladı…

Yerel seçimlerde HDP’nin izlediği tutumu ve seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

HDP ve özellikle Selahattin Demirtaş’ın yaptığı açıklamalarla 31 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde çok önemli bir mesafe katledildi. Çünkü muhalif hareketin bir araya gelmesine olanak sağlandı. Türkiye’de yerel seçimlerde elde edilen başarının büyük ölçüde HDP’nin tutumuyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Batıdaki illerde aday çıkarmayarak ve CHP’yi destekleme çağrısı yaparak İstanbul, Ankara ve büyük şehirlerin alınmasında önemli bir katkısı oldu. Bunun dışında toplumda genel olarak baskılara, sindirme hareketlerine, ekonomik zorluklara bir tepki oluştuğu muhakkak. CHP’nin büyük şehirlerde başarılı olmasının nedeni tüm bunların bir bileşimi olarak okunmalı. CHP de daha kapsayıcı bir dil kullandı. İstanbul il yönetimi ve Ekrem İmamoğlu çok olumlu bir dille tüm muhalif kesimlere yanaştı. Kapsayıcı oldu. Dolayısıyla insanlar kendilerini dışarıda hissetmedi.

Bu yerel seçimler AKP’nin desteğini yitirdiğini gösterdi. Yerel seçimlerin sonuçları Türkiye ve muhalif hareketler için bir başarıdır. Önümüzdeki dönemde ortak bir dil bulma becerisi göstermek gerekiyor. Yerel seçimler belirleyici değil ama yerelden yapılacak çalışmalar buluşturucu olabilir. Bunu iyi kullanmak gerekiyor. Türkiye’de tahrip edilen tüm alanları yeniden kazanma anlamında önemli olabilir.

İstanbul’daki seçimin iptalinden sonra Kürt illerinde pek çok yerde olanlar hatırlandı. Kanun Hükmünde Kararnamelerle ihraç edildikleri gerekçesiyle insanların elinden belediye başkanlıkları alınarak AKP’ye verildi.

HDP’nin seçilen bu belediye başkanlarına yapılan haksızlık batıda görülmedi. Yeterince destek verilmedi. Bu bir kırılmaya işaret ediyor ve bunu ortadan kaldırmak gerekiyor. Kime ve nerede olursa olsun yapılan haksızlıklara, hak gasplarına karşı tutum almak ve birlikte mücadele etmek gerekir.

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul’da yerel seçimlerin yeniden yapılması ve Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını geri almasını nasıl ele alıyorsunuz? Bu, AKP’nin seçimlerle geldiği ama seçimlerle gitmeyeceği görüşünü doğruluyor mu?

Bu sistemlerin hiçbiri seçimlerle giden sistemler değil. İnsanlara bu kadar baskı uyguluyorsanız, bunun adını da faşizm olarak koyarsak seçimle gitmez ve size koltuk bahşetmez. Birlikte oturup tartışmak ve başka yollar bulmak gerekir. Yerel yönetimler oldukça önemli. Çünkü sahtekarlıklar, kaynakların kötüye kullanımını gösterebilecek araçlara sahip olabilir.

Ahlaksızlıkları, kurumların tahribatlarını görünür kılacak başka mekanizmalara ihtiyaç var. Halklarla doğrudan birebir ilişkiye ihtiyaç var. Muhalif hareketin epeydir ihmal ettiği şey halklarla doğrudan temas etmeyi başaramamış olmasıdır. Bütün eylemlilik ve hareketler büyük kentlerin merkezlerinde yapılıyor. Ama mahallelerde insanlarla bir araya gelinmediğinde onları kazanma olanağı yok. Şiddetin olmadığı sivil hareketler örgütlemek gerekiyor.

‘Çözüm Süreci’nin bitirilmesi ve 15 Temmuz sonrası Türkiye’de hak ihlallerinde belirgin bir artış görüldü…

Türkiye’de insan hakları hiçbir zaman ülkeyi yönetenlerin sorunu olmadı. Sadece göstermelik ve vitrin düzeyinde bazı düzenlemeler yapıldı. Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunun yapıldığı dönemde birtakım zorunlu düzenlemeler yapmak zorunda kaldılar. Usül güvenceleri adını verdiğimiz birtakım düzenlemeler AB’ye uyum kapsamında yapıldı. Ama samimiyet olmadığı için değişen bir şey olmadı.

Ülkede inanılmaz bir cezasızlık süreci işliyor. 2018 Aralık’ında yayımladığımız insan hakları raporunda 2017 yılının verileri işkenceden açılan soruşturma sayısının 82 olduğunu gösterdi. Türkiye’de sadece 82 kişiye mi işkence yapıldı? Savcı başvuruların sadece 82’si için soruşturma açmış. Öte yandan bizim ikiz davalar olarak tanımladığımız polisin kendisine mukavemet ettiği iddiasıyla açtırdığı soruşturma sayısı 26 bin 106. Polis insanları hem gözaltına alıyor hem de gözaltına aldığı insanlardan şikâyetçi oluyor. Bu davalarının amacı insanları korkutup sindirmek ve kendilerine şiddet uygulayan polisleri şikâyet etmelerini engellemek.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra OHAL koşullarında yapılan düzenlemelerle pek çok hak ortadan kaldırıldı. Gözaltı süreleri uzatıldı. Tutsakların avukatlarıyla görüşmeleri engellendi. Şu anda 4+4+4’le 12 günlük gözaltı süresi uygulanıyor. Bu, gözaltı sırasında yapılan işkenceleri belgelemeyi de ortadan kaldırıyor. Gözaltına alınanlar ya muayeneye götürülmüyor ya da hekimleri gözaltı merkezlerine götürerek muayeneyi orada yaptırıyorlar. Doktorlar da baskılara boyun eğip gözaltı birimlerinde muayene yapıyor. Biz TİHV ve Türk Tabipler Birliği olarak ortak hazırladığımız belgeleri bütün sağlık müdürlüklerine ve hastanelere yolladık. Gözaltında muayene eden hekimlerin suç işlediklerini söyledik. Ama yukarıdan yapılan baskılar sonucu bunlar dikkate alınmıyor. Doktorlar baskılara boyun eğerek suç işliyor. Polisin gözetiminde doktorlar muayene yaparsa gözaltına alınanlar ‘bu polis bana işkence yaptı’ diyebilir mi?

Dolayısıyla de işkence yapanlar cezalandırılamıyor. Cezasızlık Türkiye’de her zaman bir sorundu. Ama bugün daha büyük bir sorun haline geldi. Kanun Hükmündeki Kararnamelerle cezasızlığı yasal hale getirdiler. Yasalara ‘terörle mücadelede kolluk güçleri suçlanamaz’ gibi eklemeler yaptılar. Böylesi bir durumda işkence ve hak ihlalleri durmasını bekleyebilir misiniz? Aslında hükümet kolluğu suç işlemeye teşvik ediyor. Kolluk güçlerinin bunun farkında olması gerekir. Böylelikle kolluk güçleri kendini her şeyi yapmaya muktedir görüyor. Bunların her biri gelecekte suç olarak ortaya dökülecek ve bunları yapanlar yargılanacak.

Bu insanlar yarın çocuklarının yüzlerine nasıl bakacak? Bugün yapılan en büyük tahribat vicdanlardadır. Ve bir gün insanlar vicdanlarıyla yüz yüze kaldıklarında bedeli çok ağır olacak. Çünkü bu yükü kaldıramayan ve sonunda kendine ve çevresine zarar verme davranışında bulunan pek çok insan var. Kolluğun içindeki intihar olaylarını incelemek gerekir. Aile içi şiddeti araştırmak gerekir. Şiddet uygulamak aynen şiddete maruz kalmak gibi insanda onarılmaz ruhsal tahribatlara yol açıyor.

Bu hükümet sadece muhaliflere zarar vermiyor. Kendi kullandığı insanlara da zarar veriyor. Bizim topluma bunu anlatmamız gerekiyor.

Barış bildirisine imza attığınız için 2 yıl 6 ay hapis cezası aldınız. Türk Tabipler Birliği yöneticileri Efrîn işgali sırasında savaşa karşı çıktıkları için ceza aldı. Pek çok akademisyen farkı hapis cezalarına çarptırıldı. Akademisyenler ve sivil toplum örgütlerine yönelik bu saldırılarla hükümet ne yapmayı amaçlıyor?

Toplum üzerinde baskı oluşturmak için bu davalar açıldı. İnsanların ‘profesörler cezaevlerine atılıyorsa bizlerin ses çıkarmaması gerekir’ diye düşünmelerini sağlamaya ve korkutmaya çalışıyorlar. Ama nereye kadar? Bu nereye kadar sürecek? Korkunun ecele faydası yok. Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi cesaret bulaşıcıdır. Dolayısıyla cesur olur ve baskılara karşı direnirsek bu baskıları uygulayamazlar. Çünkü baskıların işe yaramadığını görecekler. Önemli olan birlikte cesurca davranabilmek.

Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, avukatlar, doktorlara açılan pek çok dava var. İnsan hakları savunucuları cezaevlerinde. Gözaltına alınıyor ve iddianame olmadan aylarca, yıllarca cezaevlerinde tutuluyorlar. Hukukun üstünlüğü tamamen ortadan kalktı. Herkesin kendine göre hukuku var. Bir mafya lideri çıkıyor, ‘akademisyenlerin kanlarıyla duş yapacağım’ diyor. Bu ifade özgürlüğü olarak tanımlanıyor. Biz silahlar sussun dediğimiz için ‘terör propagandası’ yapmakla suçlanıyoruz.

Efrîn operasyonuna karşı çıkan Türk Tabipler Birliği yöneticilerine ‘savaş bir halk sağlığı sorunu’ dedikleri için ceza verdiler. Son derece profesyonelce ve hekim etik değerleri çerçevesinde yapılmış bir açıklamaydı. Bunu suç olarak görmek ve cezalandırmak algı operasyonu yapmaktır. Hekimler tabii ki savaşa karşı olacak. Savaşa karşı çıkmayan hekim olabilir mi? Savaşta insanlar ölüyor ve hekimlerin görevi insanları yaşatmak. Bu dava herkese ayar verme amacıyla açıldı. Yargı tamamıyla bir baskı aracına dönüştü. Başka hiçbir işlevi yok. Emir komuta ile çalışıyor.

Uzun bir süreden beri İmralı’da tecrit var. Avukat ve aile görüşü engelleniyor. TİHV Başkanı olarak bu uygulamaya yaklaşımınız ne?

Bu uygulama Türkiye’nin kendi iç hukuk ve yasalarına aykırıdır. Uluslararası hukuk normlarına da aykırıdır. Bu hukuk normlarına Türkiye taraftır, sözleşmelerin altında imzası var. Bir hekim olarak tecridin sağlığın bozulmasına yol açan bir uygulama olduğunu ve hiçbir biçimde kabul edilemeyeceğini söylemeliyim.

Birleşmiş Milletler Mandela kurallarında tecridin uygulanamayacağı belirtilmiş. Tecrit bir insan hakları ihlalidir. Tecrit sağlıkta yarattığı tahribat nedeniyle işkence olarak tanımlanmıştır. Çünkü insanlara tecrit uygulayarak onları en temel haklardan mahrum bırakıyorsunuz. Cezaevi koşullarında insanların çeşitliliğe ihtiyacı var. İki kişiyi aynı mekanda bir araya koyup ‘tecrit yok’ diyemezsiniz. Çünkü bu çeşitliliği ortadan kaldırıyor.

Tecrit Türkiye cezaevlerinde yaygın. TİHV ve TTB ve insan hakları örgütleri bundan ötürü F tipi cezaevlerine karşı çıktı. Bunun bir suç ve işkence olduğunu söyledik. Tecridi sağlık sorunlarına yol açan bir şiddet uygulaması olarak görmek gerekiyor ve kasıtlı olarak uygulandığında bunun adı işkencedir. İşkence uluslararası tüm sözleşmelerde böyle tanımlanır. Türkiye’nin kendi iç hukukunda da bu böyle tanımlanır. Tecrit Anayasa ve TCK’nin 94. maddesine aykırıdır.

Türkiye cezaevlerinde, Kürdistan ve bazı Avrupa ülkelerinde tecridin kaldırılması için kitlesel açlık grevleri sürüyor…

Hekim olarak insanların kendilerine zarar verici davranışına destek vermemiz mümkün değil. İnsanların başka çareleri olmadığı için bedenlerini araç olarak kullanmalarını anlıyoruz. Ama bunun büyük zararlar verebileceğini görerek sakatlık ve ölümlerin olmaması için seslerinin duyulması için çaba gösteriyoruz.

Hekim olarak insanları iyileştirmek ve yaşamalarını sağlamakla yükümlüyüz. Bunun için de açlık grevcilerinin taleplerinin duyulmasını sağlamamız gerekiyor. 2000’deki açlık grevleri sırasında cezaevlerine gidip tutsakların muayenelerini yapardık. Sağlıklarını koruyabilecek koşulları yaratmaya çalışırdık. Tutsaklara B1 vitamini kullananlarını o sıralar önermiştik. Geçen yıl da bu uygulama Dünya Tabipler Birliği’nin Malta bildirgesine girdi.

TİHV ve TTB olarak açlık grevcileriyle hükümet arasında arabuluculuk yapmayı düşünüyor musunuz?

Açlık grevindekilerle görüşmek için cezaevi savcılarına defalarca başvurmamıza rağmen taleplerimiz karşılanmadı. AKP hükümeti, hiçbir şekilde sivil toplum örgütlerinin tutsaklara yönelik tıbbi yardımda bulunmasına ya da arabuluculuk yapmasına olanak tanımıyor.

Kaynak: ANF

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.