Emperyalizmin “3. Bunalım Döneminin Çelişmeleri

0 403
image_pdf

ÜÇÜNCÜ BUNALIM DÖNEMİNİN ÇELİŞMELERİ

İçindekiler:

EMPERYALİSTLER ARASI ÇATIŞMAEMPERYALİSTLER ARASI ENTEGRASYONUN OLUŞMASI

MARSHALL PLANI

IMF (ULUSLARARASI PARA FONU) VE YENİ PARA SİSTEMİ

NATO VE ABD’NİN ASKERİ HEGEMONYASI

ENTEGRASYONUN İLK YILLARI

EMPERYALİSTLER ARASI ÇATIŞMANIN DERİNLEŞMESİ

DEPRESYON

İSTİKRAR SAĞLAMA ÇABALARI

SONUÇ

ÜÇÜNCÜ BUNALIM DÖNEMİNİN ÇELİŞMELERİ

EMPERYALİSTLER ARASI ÇATIŞMA – EMPERYALİSTLER ARASI ENTEGRASYONUN OLUŞMASI

  1. Bunalım Döneminde olay ve süreçlere yön veren çatışmalardan biri de emperyalistler arası çatışmadır. Bu çatışma, genel bunalımın 1. ve 2. aşamalarında topyekün paylaşım savaşlarıyla sonuçlandı. Emperyalist dönüşümle birlikte, dünyanın ekonomik ve siyasal anlamda paylaşılması tamamlanmıştı. Böylece emperyalistlerin birbirlerinin pazarlarına yönelmeleri ve bu temelde yükselen rekabetin giderek boyutlanması gündeme geliyor, sonunda çelişme antogonizma kazanıyor ve paylaşım savaşları başlıyordu.

Ancak, 3. Bunalım döneminde ilişkilerin ve çelişmelerin niteliği, bu tür basit bir olasılığı ortadan kaldırdı. Savaş, sosyalist blok ve sömürge, yarı-sömürgeleri kapsayan anti-emperyalist kalkışmalarla sonuçlanmıştı. Buna ABD’nin sahip olduğu nükleer güce, önce SSCB’nin, sonra diğer emperyalist ülkelerin sahip olmalarıyla ortaya çıkan ve topyekün savaş durumunda, dünyanın savaşan taraflarla birlikte yok olma noktasına varması olasılığı verili koşullarda ortadan kalkmış oldu.

Emperyalistlerin kendi aralarında bir paylaşım savaşına tutuşmalarının, örneğin, Almanya ve Japonya’nın güçlenerek dünya pazarlarından pay istemeleri sonucunda patlak verecek bir dünya savaşının, genel anlamıyla emperyalizme kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Dünyanın toptan yok olması tehlikesi bir yana, yalnızca ulusal kurtuluş hareketlerinin kazanmış olduğu boyut ve sosyalizm olguları bile, topyekün bir paylaşım savaşını engellemeye yeterliydi. Böyle bir savaş, emperyalist zincirin zayıflaması anlamına geliyordu. İlk savaşta SSCB doğarken, ikincisi dünyanın 1/3’ünün emperyalizme kapanması ve sosyalizme yönelmesi ile sonuçlanmıştı.

Üçüncü bir savaş, aynı zamanda emperyalizmle sosyalizm ve ezilen halkların savaşı anlamına geleceğinden, ayrı ayrı kamplara bölünmüş emperyalistlerin birbirleriyle savaşa tutuşmaları, bir yandan sosyalist ordularla savaşmaları ve tüm bunlara karşın pazarlarını ellerinde tutabilmeleri olacak şey değildi. Buna bir de nükleer silahların eklenmesi, emperyalistler arası çatışmanın aldığı biçimi ortaya çıkardı: Bu, emperyalistler arası entegrasyondu.

  1. Dünya Savaşı’nın emperyalizm açısından yol açtığı sonuçlara yukarda değinmiştik. Savaş, dünyanın ekonomik ve siyasi dengelerini alt üst etti. Savaşın entegrasyona neden olan sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz:

a) Avrupa’da savaşın yarattığı büyük bir yıkım vardı. Avrupa ülkelerinin üretim kapasitesinde zayıflama söz konusuydu. Almanya, Fransa ve İtalya hemen hemen tümüyle, İngiltere ile Japonya büyük oranda tahrip olmuşlardı. Bu ülkelerin hiç biri hem ülkelerini onaracak hem de ABD ile rekabet edecek sermayeye sahip değildi. Almanya, İtalya ve Japonya zaten müttefik güçlere koşulsuz teslim olmuşlardı. Bunun sonucu müttefiklerin yaptırımlarına boyun eğmekten başka bir anlam taşımıyordu. Fransa, savaşı kazanmış görünmesine karşın, daha savaşın başında yarıştan düşmüştü. İngiltere ise, sanayi işletmelerini savaşın yıkımından korumayı başarmıştı; ne var ki, savaşın giderleri İngiltere’yi kendi sermayesiyle sanayi işletmelerini harekete geçirmekten yoksun bırakacak kadar zayıf düşmüştü. Bunun yanında, sömürgecilik İngiltere’nin gereksinmelerini artık karşılamaya yetmez olmuş, sömürgelerde yükselen halk hareketleri ayrı bir sorun durumuna gelmişti.

b) Sosyalist blokun doğumunun emperyalizme genel anlamda vurduğu darbelerin etkileri, özellikle Avrupa’da yoğunlaşmıştı. Örneğin, Almanya’nın ikiye bölünmesi, Almanya için sanayi ve tarım arasındaki dengenin ve değişim olanaklarının ortadan kalkması anlamına geliyordu. Dahası, tüm Avrupa ülkelerine egemen olan sosyalizm dalgası, Avrupa’yı ABD’nin nükleer silahlarla desteklenen askeri gücüne sığınmaya itmişti. ABD, bu siyasal havayı, ‘soğuk savaş’ yıllarında pekiştirecek, soğuk savaşı, ekonomik ve siyasi hegemonyasını güçlendirmenin bir aracı olarak etkin bir biçimde kullanacaktı.

c) Savaştan doğrudan zarar görmeyen, savaş yıllarını kendi iç örgütlenmelerini tamamlayarak geçiren ve savaş sonrasında belli bir sermaye kapasitesiyle ortaya çıkan ülkeler vardı. Kanada, Avustralya ve İsveç gibi bu tip ülkeler, ABD için değil ama, diğer emperyalist ülkeler için rakip olabilirlerdi ve rekabetin alanı daralırken rekabetlerin çoğalması; güçlerin birbirine yakın olan rakiplerin kendilerinden çok daha güçlü olanın önünde eğilmeleri sonucunu doğuracaktı. Eşitsiz gelişim yasası bir kez daha işlemiş, ABD’yi öne fırlatırken, geçmişte hesaba katılmayan yeni ülkeler sıçrama yaparak kervana katılmışlardı.

d) İngiltere ve Fransa’nın borçları tasfiye edilmişti. Ne var ki bu iki ülke restarasyon sorunları nedeniyle kısa sürede tekrar büyük borçların altına girmişler ve savaş yıllarında zaten yeterince belirginleşmiş olan ABD üstünlüğünü kabullenmek, onun hegomanyasına girmek zorunda kalmışlardı.

e) Savaş Avrupa’nın tüm ülkelerini alt üst eden bir enflasyonla koşut sürmüş ve Avrupa ülkelerinin kendi dinamikleriyle istikrara ulaşabilmeleri, -özellikle kısa vadede- olanaksızlaşmıştı. Daha yükseklere uçan enflasyon, ABD sermayesine karşı direnme güçlerini ortadan kaldırıyordu. Nitekim, kısa sürede bir “dolar” kıtlığı başlamıştı bile. Çünkü, yüksek enflasyon, bir anda ABD dolarını tek güvenilir para birimi yapmıştı.

Sonuç olarak, Avrupa ülkeleri ekonomik anlamda ABD’ye borçlu ülkeler durumuna gelirlerken, bu durum siyasal düzeyde, ABD’nin sistemin jandarmalığını üstlenmesi biçiminde şekilleniyordu. Bu rol ifadesini, Truman Doktrini’nde bulacaktı. Truman Doktrini, ABD’nin savaş sonrası rolünü belgeleyen bir olaydır. ABD Başkanı, H.S. Truman’nın 12 Mart 1947 tarihli konuşmasına dayanan doktrin, “Amerika kıtasının sömürgeci Avrupalıların saldırılarından korunması, Amerika Amerikalıların, Avrupa’nın Avrupalıların olması ve bu kıtalar hükümetlerinin birbirlerinin işlerine karışmamaları” biçiminde, ABD’nin 5. Başkanı Monroe tarafından ifade edildi. Emperyalist dönüşümle birlikte, ABD etki alanı olarak Latin Amerika’nın seçilmesine dayanak yapılan Monroe doktrini’nin terk edilmesi ABD ideolojisinin artık yalnızca Amerika kıtasının değil tüm, dünyanın jandarmalığını üslenmesi anlamına geliyordu. Konuşmasında komünizme açık savaş ilan eden Truman, böylelikle komünizmi ABD’nin baş düşmanı ilan ediyor ve ‘soğuk savaş’ı başlatıyordu. Baş düşman SSCB idi. Artık 1. ve 2. Bunalım dönemlerinde olduğu gibi bir emperyalist ülkenin dünya ölçüsündeki rakipleri, diğer emperyalist ülkeler değil, sosyalizmdi. Diğer emperyalist ülkeler ise sürecin dayattığı koşulların bir sonucu olarak, en güçlü emperyalist ülkeyle onun jandarmalığını kabul ederek entegrasyona gitmişlerdi.

Truman Doktrini, gerçekte daha savaşın başında biçimlenmiş ve savaş süresince ABD’nin attığı her adım bu amaca yönelmişti. Nitekim Truman Doktrini’ni resmen açıkladığı konuşmasından bir yılk önce Ocak 1946’da Kongre’ye yolladığı mesajda, dünyanın en güçlü devleti olarak olanca güçlerinin ve tüm olanaklarının “bir tek ödevin gerçekleştirilmesi” yoluna harcanmasını istemişti: “Bu ödev, uluslararası olayların gelişmesine ABD’nin en büyük ölçüde etki yapmasını sağlamaktır”.

Hedefin bu biçimde saptanmasının ardından, bu yönde kurumlaşmaya gidilecek ve entegrasyonun söz konusu kurumlaşmalarla pekiştirilmesi amaçlanacaktı. Bu kurumlaşmaları genel çizgileriyle de olsa belirlemek gerekiyor:

MARSHALL PLANI

Genel çerçevesi Truman Doktrinin’de ifade edilen ve ABD’yi emperyalist-kapitalist sistemin jandarması yapan yeni ilişkilerin, ekonomik düzeyde verilebilecek örneklerin başında Marshall Planı ve ona bağlı kurumlaşmalar gelir. Plan, Avrupa ve Japonya’nın çıkarlarına uygun reorganizasyon planından başka bir şey değildi. Ve zamanla içeriği genişleyerek, sosyalist ülkelerin dışındaki tüm ülkeler için geçerli bir kurallar bütününe dönüştü.

5 Haziran 1947’de ABD Dışişleri Bakanı General G.C. Marshall, Avrupa’nın sosyalizm için elverişli bir ortam yarattığını, ikinci savaş ile birlikte, tek ülkeli dünya sisteminin, çok ülkeli bir sosyalist bloka dönüşmesinin verdiği ürküntüyle, Batı Avrupa ülkelerini komünizm tehlikesine karşı koruma ve set oluşturma, aynı zamanda Batı Avrupa ülkelerini denetim altına alma ve bu ülkelerin ekonomilerinin emperyalist kapitalist zincirin içinde reorganizasyon amacıyla kendi adıyla anılacak Marshall Planını ortaya atmıştı.

Başlangıçta biçimsel olarak devet edilen SSCB, 27 Haziran’da toplanan Paris Konferansı’nı 2 Temmuz’da terkederken, Marshall Planı’nın gerçekte sahip olduğu amacı, tüm dünyaya ilan edecekti. 12 Temmuz’da ABD emperyalizmiyle birlikte 16 Avrupa ülkesi, Marshall Planı’nın uygulanması konusunu görüşmek üzere toplanıyor ve ABD tarafından İngiltere ve Fransa’ya önerilen Alman ekonomisinin yeniden düzenlenmesi konusunda anlaşıyorlardı. 1 Nisan 1948’de ABD Kongresinde kabul edilerek yürürlüğe giren ve 1952 yılına kadar sürecek olan Marshall Planı doğrultusunda oluşturulan kurumlar şöyleydi: OEEC (Ekonomik İşbirliği Örgütü)

12 Temmuz 1947’de Paris’te toplanan “16’lar Konferansı”, Marshall yardımından ilk elde yararlanacak ülkeleri bir araya getirmişti. Bu ülkeler Nisan 1948’de OEEC’yi kurdular. OEEC’nin görevi, Marshall Planı’nın önereceği sektörleri saptamak ve ECA (Avrupa Ekonomik İşbirliği Yönetim)ne iletmekti.

ECA: ABD Başkanına bağlı bir yöneticinin denetimindeki örgüt, çeşitli yan komiteler aracılığıyla ABD sermayesinin yöneleceği alanları saptıyor ve reorganizasyonun bu amacından sapmamasından sorumlu olarak, Marshall Planı’nı yönlendiriyordu.

Marshall Planı’nın işleyişi ise, çeşitli biçimlerde gerçekleşmekteydi. Buna göre:

a) Doğrudan yardımlar: Bunlar, söz konusu plan içinde olan ülkelere dolar olarak doğrudan doğruya yapılan yardımlardı. Bu işlem, borçlandırma yoluyla ya da kredi ile koşullu olarak yapılmaktaydı. Kredi yoluyla yapılanlar uzun vadeli olup, hibe ile yapılanlar karşılıksız yardımlardı. Ancak bunlar mal şeklinde olup yardım gören ülkenin ulusal parasıyla ifade edilen “karşılık paralar” hesabına bloke edilmekteydi.

b) Endirekt yardımlar: Doğrudan yardımlarda geçerli olan ABD patentli malları alma zorunluluğu, bu yardımlarda söz konusu değildi. Endirekt yardımlar, tiraj hakları, başlangıç kredileri, özel kaynaklar gibi değişik biçimlerde görülmekteydi.

c) Teknik yardımlar,

d) Karşılıklı yardımlar,

e) Özel yardımlar: Genellikle karşılıklı paralardan ayrılan “Marshall Planı özel girişim fonu” bu tür yardımların kaynağını oluşturmaktaydı. Özel girişimi canlandırmaya çalışan bu işlerlik doğrudan doğruya yapılan yardımlardın çok, karşılıklı para akışı biçiminde sürmekteydi.

f) Off Shore: Bu sistem 1951’di petlek öirin Kore Savaşı ile gelişti. “Off Shore Siparişleri Programı”denilen bu yardım, endirekt bir nitelik taşımakta ve ABD’nin dışardan sağladığı emtiayı ifade etmekteydi.

Marshall Planı’nın yürütülüşünde kavranması gereken yaratılmaya çalışılan görüntüye karşın, olayın “yardım” olmaktan uzak niteliğidir. ABD’den yardım alan devletler, ülkesine yerleşmiş olan ABD yardım heyetine isteklerini bildirmekteydi. Heyet, istekleri Washington’daki merkeze iletiyor, burada uygun görülmesine bağlı olarak eğer sermaye istemi söz konusuysa gönderiliyor, yok eğer emtia istemi söz konusuysa istenen emtia ABD piyasasından satın alınıyor ve yine ABD gemileriyle gönderiliyordu. “Yardım” miktarı ve yardımın hangi alanlara yöneltileceği konusundaki tartışmalar, ABD’ye söz konusu ülkelerin ekonomisini denetleme olanağı vermekteydi. İster sermaye, ister emtia “yardımı” olsun, karşılığında “yardım” alan ülkenin merkez bankasında, ABD adına hesap açılıyordu. Karşılıklı paralar denilen bu fonun kullanılışı, ABD iznine bağlı olduğundan, ABD’ye ikinci bir müdahale olanağını sağlamaktaydı. ABD,bu olanaklardan, bir yandan kendi sermayesinin çıkarlarını geliştirmek, yardım alan ülkenin sanayisini, kendisi için tehlikeli olmayacak sektörlere yöneltmek biçiminde yararlanıyordu.

OOEC’nin kurulmasının ardından, ABD tarafından ilk ağızda aktarılan 5 milyar dolar, planın tamamlandığı 1952 yılında, 13,812 milyar doları bulmuştu. En büyük payını sırasıyla İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’nın aldığı bu sermaye, değişik oranlarlada olsa, Avrupa’nın kapitalist sistem içinde yer alan diğer ülkelerine ve bu arada Türkiye’ye de yansıyordu. Böylece emperyalizm sürecinde ilk kez bir emperyalist ülkenin diğerlerine yüklü miktarda sermaye aktarması ve bu ülkelerin ekonomik nabızlarını denetimine alması gibi bir durumla karşılaşılmış olunuyordu. Bu, entegrasyonun olanca çıplaklığıyla gözler önüne serilmesinden başka birşey değildi. 1961 yılında, Marshall Planı çerçevesinde eşgüdüm işlevini yüklenmiş olan OEEC’nin artık işlevini tamamladığı ve resterasyonun gerçeklik kazandığı düşüncesiyle, bu kuruluş lağvedilecek, yerine OECD kurulacaktı. ABD ve Kanada’nın da katıldığı OECD, ABD egemenliğinin kurumsal düzeyde ifadelerinden biri olarak kurulmuş olmasına karşılık, ABD’nin rolünün 1970’lerde sarsılmasıyla etkisini yitirmiştir.

IMF (ULUSLARARASI PARA FONU) VE YENİ PARA SİSTEMİ

IMF’nin kuruluş gerekçesi, tekel öncesi kapitalizmi sarsan 1815 krizi sonrasında, 1821’de İngiltere tarafından başlatılan ve sonrasında diğer ülkelerce de kabul edilen Altın Standardı sistemine değişik bir şekilde dönecekti. Altın Standardı sistemi, gümüş para standartının yerini almıştı. Ve bir ülkenin paralarının, sahip olduğu altın miktarına bağlanması anlamına geliyordu. Buna göre ülkeler, birimlerini, sabit bir altın miktarıyla ifade ederek (örneğin, 1 sterlin=10 ons altın gibi), merkez bankası banknotlarını bu sabit kur üzerinden altına çevirmeyi kabul ediyordu. Ama emperyalist dönüşümle birlikte, söz konusu sistem alt üst olmaya başladı. Emperyalistler arası rekabet, emperyalist ülkelerin olaya öncelikle yeniden paylaşım çatışması temelinde bakmalarını getirince, 2. Bunalım döneminde altın standardı sistemi çökmüş, sonuçta uluslararası ticaret çıkmaza girmişti.

ABD bu kez tümüyle kendi denetiminde olması koşuluyla sistemi yeniden oluşturmaya yöneldi. Gerçekte bu yönde hazırlıklara daha 1941 yılında başlayan ABD, 1944’de savaşın sonucunun artık belli olmaya başladığı bir aşamada, Bretton Woods kasabasında bir konferans toplayarak sistemi yeniden oluşturdu. IMF, bu konferans sonucu kurulan iki uluslararası kuruluştan biridir.

27 Aralık 1945’de resmen kurulan IMF, ABD Maliye Bakanı Yardımcısı White’ın hazırladığı plana göre oluşturulmuştu. Plan doları uluslararası ödeme aracı olarak belirleme esasına dayanıyordu. Bu plana diğer ülkelerin tepkileri cılız oldu. Örneğin İngiltere’nin Keynes’e hazırlattığı ve ABD’nin olası hegemonyasını dengeleme amacına yönelik kapsamlı planı, ABD’nin mali gücü karşısında yetersiz kalmıştı. Sonuçta çıkan karar, doların değerinin altınla ifade edilmesi (bir ons altın=35 dolar) ve ABD dışında kalan tüm ülkelerinin paralarının ABD doları üzerinden hesaplanması biçiminde oldu. Ayrıca ABD, yabancı merkez bankalarının ellerindeki doları istendiği anda resmi fiyat üzerinden altına çevirmeyi taahhüt ediyordu.

IMF’nin burada detaylarına girmeyeceğimiz karmaşık prosödürü bu temel üzerinde yükseldi. Ve etkinlikleri bu sistemi korumaya yöneldi. Yani IMF bir uluslarüstü kuruluş, tüm kapitalist ülkelerin merkez bankalarının üzerinde yükselen bir soy banka gibi görünse de, ABD liderliğine uygun olarak yaratılan bir kurum oldu. Dolayısıyla dünya ekonomisi üzerindeki etkileri de entegrasyonun işleyişine ya da ABD ile diğer emperyalist ülkelerin ilişkilerine bağlı olarak değişen özellikler taşıdı. IMF’nin yeni sömürgeci yöntemler açısından yüklendiği role, yeni sömürgecilik bölümünde yer vereceğiz.

IBRD (Dünya Bankası): IMF ile aynı gün kurulan IBRD, ABD jandarmalığında oluşturulan entegrasyonun bir diğer önemli kurumudur. IMF’nin rolü, doların denetimine uygun zemin oluşturmak, kısa vadeli kredilerle para sistemini korumak olurken, IBRD, doların egemenliği yolunda, ABD sermayesinin kendini üretebilmesi için, uzun vadeli krediler vermektir. Böylece, dünya ülkelerinin ekonomilerinin ABD’nin çıkarlarına uygun olarak biçimlenmesi sağlanmaktadır. Doğrudan kendisinin ya da kendisine bağlı örgütlerin (Uluslar arası Kalkınma Birliği – IDA, Uluslar arası Finans Kurumu – IFC, Ekonomik Kalkınma Enstitüsü – EDI vb.) verdiği krediler yanında, emperyalist tekellere yol göstericilik yapmak ve perspektif yaratmak gibi işlevleri olan IBRD, uzun bir süre Avrupalı ülkelerin ABD politikası doğrultusunda reorganize edilmelerinde önemli yol oynamış ve Marshall Planı’na uygun biçimde hareket etmiştir. IBRD’nin yeni-sömürgeci etkinliklerine daha sonra değineceğiz.

NATO VE ABD’NİN ASKERİ HEGEMONYASI

11 Haziran 1948’de ABD Kongresi NATO’nun kuruluşunu haber veren bir karar almıştı. Buna göre, Amerika kıtası dışında da olsa, ABD’nin ulusal güvenliğini ilgilendiren bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara katılmak için ABD hükümetine tam yetki verilmişti. Bu doğrultuda hızlandırılan çıkarlar yaklaşık bir yıl sonra meyvesini verecek ve 4 Nisan 1949’da ABD ve Kanada ile 10 Avrupa ülkesi NATO, (Kuzey Atlantik Paktı) yu kuracaklardı. Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de Batı Almanya’nın 1953’de katılmasıyla 15 devleti kapsayan NATO’ya son olarak İspanya katılmıştı. ABD’nin Truman Doktrini ile birlikte sosyalizme karşı başlattığı ‘soğuk savaş’ın simgesi militarist bir örgüt olan NATO, emperyalist-kapitalist kamp içinde yer alan ülke ordularının ABD Genel Kurmayı’nın emrine verilmesi anlamına gelmekteydi. Başkomutanlığını her zaman ABD generallerinin yaptığı NATO’nun ardından dünyanın başka bölgelerinde de benzeri paktlarla (CENTO, CEATO) ABD’nin militarist örgütlenmesini yaygınlaştıracaktı.

Kapitalist sistem ve özellikle ABD, 1950’li yıllara önemli bazı olaylarla birlikte giriyordu. Dönüm noktasını SSCB’nin 1949’da atom bombasını yapmaya başlamasının oluşturduğu ve ABD’nin nükleer tekeline son verdiği ‘soğuk savaş’ ortamının Kore savaşıyla daha da derinleşmesi, ABD’yi söz konusu ortamı tekrar değerlendirmeye ve elde ettiği sonuçlara göre hareket etmeye itiyordu.

ABD’nin çıkardığı sonuçlardan hareketle oluşturduğu stratejinin ilk ayağını, nükleer silah tekelinin son bulmasıyla ve toptan savaş stratejisinin kendi içinde yok edici bir nitelik kazanması nedeniyle bu seçeneğin terk edilmesi oluşturdu. Bu stratejinin yerine “savaşın içinde dolaşma” biçiminde de tanımlanan “sınırlı savaş”düşüncesi ön plana çıkmaktaydı. Bunu sağlayabilmek için, dünyanın en stratejik yerlerindeki bir dizi ülke, kapitalist militer sistem içine sokularak SSCB’nin kuşatma altına alınmasına çalışılıcaktı.

İkincisi, özellikle Batı Avrupa orduları, ABD Genel Kurmayı’nın emrinde bütünleştiriliyordu. Böylece, NATO’nun askeri gücü oluşturuluyordu. Hem Batı Avrupa tek bir savaşın savunma alanı olarak planlanıyor, hem de birçok geniş alanın ABD üsleri ile doldurulmasının koşulları oluşturuluyor ve bu ülkelerin stratejik karar alma mekanizmaları doğrudan ya da dolaylı bir biçimde Pentegon’un emrine giriyordu.

Üçüncüsü, oluşturulan bu atmosfer, F. Almanya ve Japonya’nın sahip oldukları potansiyelin Pentagon tarafından kullanılmasını sağlamaktaydı. Bu iki ülke dünyanın gözünde faşizmin ve emperyalist saldırganlığın simgesiydi. SSCB’nin nükleer teknoloji kullanmaya başlamasını ve Kore savaşını, ‘soğuk savaşı’ derinleştirme yolunda kullanan ABD, bu gerekçelerle söz konusu ülkeleri de militer amaçları doğrultusunda kullanmaya başlayacak ve F. Almanya’yı 1955 yılında NATO’ya alacaktı.

ENTEGRASYONUN İLK YILLARI

Entegrasyonun oluşmasıyla birlikte, burjuva iktisatçılarınca, uzun refah dönemi olarak adlandırılan dönem başladı. Bu ilk yılların siyasi anlamda kazandığı içerik ise, bir önceki bölümde genel çizgileriyle değindiğimiz soğuk savaş oldu.

Entegrasyonun ilk yıllarının göreceli bir refah içermesi kuşkusuz raslantı değildi. Ve çeşitli nedenlere dayanıyordu. Ancak, burjuva ideologlarca kapitalizmin sosyalizme üstünlüğü olarak yorumlanan bu refah, 1960’lı yılların ortalarına doğru çatlayacak ve yerini, 1970’li yıllar boyunca tüm kapitalist dünyayı sarsan büyük depresyon alacaktı. Depresyonun siyasal düzeyde de somutlaşması gecikmeyecek ve önce Küba Devrimi, ardından gelen Vietnam Devrimi en az ekonomik depresyon kadar sert ve boyutlu bir siyasal boşluk doğuracaktı.

Savaştan en az zararla çıkan ABD sermayesi, Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusunda Avrupa’yı kendi gereksinimlerine uygun biçimde reorganize etmeye yönelmişti. Bu durum, doğal olarak sürekli bir etkinlik, yeni iş alanlarının açılması ve yüksek bir gelişme temposu yakalanması, ağır sanayi ve ara sanayi bağlamında yoğun bir üretim anlamına geliyordu.

ABD sermayesi açısından olay, Avrupa ekonomisinin, ABD’nin koşullandırdığı biçimlenmesinin dışında bazı yönleri de içermekteydi. Savaştan çıkmış ve yıkılmış Avrupa’nın işsiz orduları, ABD tekelleri için ucuz işgücü anlamına geliyordu.

Böylece, çok stratejik alanların dışında kalan bir çok alanda, üretimi doğrudan Avrupa’da kurulan fabrikalarda gerçekleştirmek, ABD tekelleri için giderek daha cazip olmaya başladı. Öte yandan bilimsel ve teknolojik devrimin açtığı ufuklar, böyle bir üretim politikasını karlı kılıyor, ve daha önceden bu tür etkinlikleri engelleyen nedenler ortadan kaldırılıyordu. Örneğin, jet motorun bulunması ve yaygın kullanımı, hava taşımacılığının gelişmesini ve kargo seferlerinin başlamasını getirmiş, böylelikle ayrı kıtalarda gerçekleştirilen üretimin pahalıya mal olmasına neden olan ulaşım engeli, dolaşım sürecini hızlandırması anlamında ortadan kalkmış ve sermayenin kendisini daha hızlı biçimde üretmesinin koşullarını oluşturmuştur.

Bu durum, sermayenin uluslararasılaşması sürecinin hızlanması anlamına geliyordu. Uluslararası tekeller, kuşkusuz emperyalist dönüşümle birlikte yaygınlık kazanmış bir olguydu. Ama başat bir özellik durumuna gelmesi, 3. Bunalım Dönemiyle birlikte başladı. Artık merkezi ABD’de bulunan tekeller, Almanya, İngiltere, Japonya gibi ülkelerde, o ülkelerin ucuz işgücünü kullanarak üretim yapıyorlar ve ürünlerini ABD dahil olmak üzere, dünya pazarlarına aktarıyorlardı. Gidereek söz konusu tekeller Avrupa ülkeleri ve Japonya’da sürdürdükleri üretimden elde ettikleri kazancı, o ülkelerde de değerlendirme ve yeniden üretmeye yönelecek, o ülkelerden buldukları işbirlikçilerle iç içe girecek ve hatta bazı tekeller merkezlerini Avrupa ya da Japonya’ya taşımayı tercih edeceklerdi.

Böylece, merkezi yönetimi ABD’de (ya da başka ülkelerde), fabrikaları başka ülkelerde, hammadde kaynakları daha başka ülkelerde olan çok uluslu tekeller, daha fazla yaygınlaştı ve entegrasyonun ekonomik göstergelerinden biri oldu. Artık çıkarları herhangi bir devletin ya da ulusun yanında olmayan, yalnızca anti-komünist olmak özelliğinde birleşen tekeller, sistemin denetimini ele geçirme yolunu tuttular. Örneğin, Standart Oil adlı petrol şirketi, bir yandan ABD’de petrol çıkarıp bunu yine ABD’de bulunan rafinerilerde arıtarak pazarlıyor, öte yandan hareket noktası petrol olan ama süreç içinde petrol dışı alanlara da yönelen ve her geçen yıl biraz daha genişleyen yan şirketler kuruyor, çeşitli alanlarıa el atıyor, bu alanların her birinde gerçekleştirdiği üretim için değişik ülkelerden değişik ortaklar bularak sermayesini geneşletiyordu. Bu, ABD çıkışlı tekelin, ABD’nin ulusal iradesinin belli ölçülerde dışına çıkması ve gideerek uluslarüstü bir konsorsiyum karakteri kazanması anlamına geliyordu.

Sürecin bir diğer özelliği de devletin ekonomik yaşam içinde aktif olarak üstlendiği roldü. Bu özellik gerçekte 2. Bunalım Döneminde ABD’de başlamış ve faşist ülkelerde ses bulmuştu. Tekel öncesi kapitalizm döneminde ve 1. Bunalım Döneminde, devletin rolü daha çok kendi tekellerinin çıkarlarını savunmak ve bu temelde politika yürütmek, savaşmak, tekellerin sömürüsüne uygun zemin oluşturmaktı.

  1. Bunalım Dönemiyle birlikte, devlet, ekonomik yaşamın aktif bir unsuru olarak pazara giriyor ve ekonomik politikaların saptanmasında edilgen kalmaktan çıkıyordu. Keynes tarafından teorik temeli oluşturulan bu yaklaşım, kapitalist üretimin anarşik niteliğinin aşılması ve depresyonların önlenmesi anlamını taşıyordu. Ancak bu olgu, yani devletin ekonomik politikaların belirlenmesindeki rolü, bir taraftan baraj, liman, havaalanı yapımı gibi büyük yatırımları finanse ederek ekonominin aktif bir unsuru olması, kapitalizme istikrar kazandırma çabasından kaynaklanmaktaydı.

Ama zamanla başka noktalardan açıklar patlak verecek ve depresyondan kurtuluş yolu olarak 1980’li yıllarda, bu kez devlet müdahalecliğini “asgariye indiren” politikalar öne çıkacaktı. Çünkü geçen yıllar ve pazarın doymasına koşut olarak, yeni yeni sorunlar çıkarmış, devletin varlığıyla ortaya çıkan korumacı karakter, yüksek bir enflasyon oranını kaçınılmaz kılmış, olay depresyon nedenlerinden biri olmuştur.

Bu durumda entegrasyonun ilk yıllarının verdiği “refah” görütüsünün ilk iki nedenini bilimsel ve teknolojik devrimin açtığı ufuklar ve dolayısıyla üretim araçlarının evrimi ile ucuz işgücü olarak özetleyebiliriz, Üretim araçlarının giderekgelişmesi e her defasında daha az emeği gerektiren sonuçlar doğurması, artı değer sömürüsünün artması ve daha önceden iki, üç işçinin yaptığı işi, bir tek işçinin yapabilmesi gibi bir sonuç doğuyor; öte yandan aynı zamanda yeni tüketim malları ve bunların pazarlarının yaratılması, işsizliğin yaygınlaşmasını da engelliyordu. Ayrıca ucuz işgücü kullanmak gibi bir avantaj vardı.

Başlangıçta Avrupa ve Japon işçi sınıfları bu duruma araç olurken, süreç içinde Avrupa’nın reorganizasyonuna koşut olarak, eşitsiz gelişme yasasına uygun şekilde sıçrama yapan F. Almanya, Japonya gibi ülkeler gelişiyor, kendileri yeni ucuz işgücü pazarlarına yöneliyorlardı. Japonya’nın G. Kore’den, Almanya’nın Türkiye, Yunanistan vb. ülkelerden, Fransa’nın Cezayir’den ucuz işgücünü ülkelerine çekmeleri bu şekilde başladı.

Çok uluslu tekeller, artık kendileri için cazip işgücünü başka ülkelerde aramaya başladılar. Bilimsel ve teknolojik devrimin ürünü yeni üretim araçları, nitelikli emeğe dayanan gereksinmeyi giderek azaltıyor ve daha az nitelikli emek, daha çok iş yapar duruma geliyordu.

“Refah” olayının üçüncü bir nedeni olarak da, hammaddelerin göreceli ucuzluğunu gösterebiliriz. Entegrasyonun ilk yılları boyunca, emperyalizm yüksek bir teknoloji ile yeni sömürgelerdeki yer altı kaynaklarını, sanayi üretimi için gerekli hammaddeleri tam anlamıyla talan etmelerini ve üretim gerçekleştirildikten sonra, yüksek fiyatlarla pazarlamalarını getirmişti. Üretim politikasının, hammaddelerin ucuzluğu temeline oturmasına dönüşen bu durum, ilerde ciddi sorunların kaynaklarından biri olacaktı.

1960’ların ortalarına gelindiğinde, burjuva ideologlarının, kapitalizmin sosyalizme üstünlüğü olarak niteledikleri “refah” denilen olgunun geçici olduğu, savaş sonrası yıkımın sağladığı olanakların ve bilimsel teknolojinin etkisiyle sağlanan göreceli istikrarın alttan alta depresyonu hazırladığı anlaşılmıştır. 1965’de başlayan süreç, 1967’de iyice kızışmaya başlamış ve 1971’de depresyon patlak vermişti. Göreceli istikrar döneminde farkedilmeyen çatlak öylesine derindi ki, her önlem başka bir noktada verilen açık anlamına gelecek, ekonomik çöküntünün siyasal çöküntüye dönüşmesini engelleyebilmek için, 80’li yıllara damgasını vuracak yeni bir soğuk savaş başlatılacaktı.

EMPERYALİSTLER ARASI ÇATIŞMANIN DERİNLEŞMESİ

Açık ABD hegemonyası yaklaşık 20 yıl sürdü. 1947’den 57’ye kadar geçen on yıl bu durumun yerleşmesi sürecini oluşturuyordu. İzleyen on yıl ise, diğer ülkelerde ABD yatırımlarının genişlemesi ve Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda, Japonya’da ve daha az ölçüde de daha az gelişmiş ülkelerde yatırım ve üretim patlaması biçiminde gerçekleşmişti. ABD ve İngiltere gibi ülkelerin üretim kapasitelerinin ve uluslararası ticaret içindeki paylarının artışı, örneğin bir Almanya’ya da Japonya’nın düzeyinde değildi, yine de geçmiş dönemlerle kıyaslandığında olağanüstüydü.

Buna karşılık bu döönem aynı zamanda emperyalistler arası çatışmanın derinleşmesi sürecini içermekteydi. Entegrasyon, ABD’nin diğer emperyalist ülkeler üzerindeki hegemonyası temelinde oluşmuştu. Ancak 1955’de Avrupa’nın ve Japonya’nın reorganizasyonunun büyük oranda tamamlanması, aynı zamanda bu ülkelerin ABD hegemonyasına karşı hareketlenmesi anlamına gelmekteydi. Çünkü, her şeye karşın, reorganizasyon, Truman ve Marshall Planlarında başlangıçta ekseni belirlenen çerçevede gelişmemişti.

Öncelikle, sermaye bir kez daha vatansız olduğunu kanıtlamış ve nerede kâr gördüyse orayı kendine vatan bellemişti. Bu durum, ABD ve İngiltere’de yaygınlaşan çok uluslaşmanın, kısa sürede diğer emperyalist ülke tekellerine de yansıması sonucunu getirmiş, bu arada özellikle Almanya ve Japonya, ülkelerindeki ABD teknolojisini kendi ucuz işgüçlerinin yoğun sömürüsü yoluyla evrilmişlerdi. Askeri harcamalardan muaf tutulmalarını bir avantaj olarak kullanan bu iki ülke, siyasal düzeyde ABD’nin tümüyle etkisinde görülmelerine karşın, ekonomilerindeki patlamayla kendi etkilerini artırmış ve 1970’lere, ABD’nin dünya pazarlarındaki en büyük iki rakibi olarak girmişlerdir.

Emperyalistler arası çatışmanın derinleşmesini 1957 ile başlatmak yanlış olmaz. Bu tarihte AET kurulmuştu. 18 Nisan 1951’de Batı Almanya, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İtalya ve Fransa, bir anlaşma ile üye ülkeler arasında kömür ve çelik sektörlerinde tam bir serbest değişimi kabul ettiler. CECA’yı (Avrupa Kömür ve Çelik Birliği) adlı birliğin kurulmasıyla sonuçlanan bu anlaşma, ABD ile Avrupa ülkelerinin ve Japonya’nın arasındaki entegrasyondan daha ileri bir adımdı. Çünkü Avrupa ülkelerinin ABD’ye karşı oluşturdukları bir entegrasyondu ve ABD’den bağımsızlışma eğilimini ifade ediyordu. CECA’yı izleyen ilk adım aynı ülkelerin 25 Mart 1957’de Roma anlaşmasıyla, Avrupa Ekonomik Topluluğu (Ortak Pazar – CEE)’nu kurmaları oldu. Altı ülke bu kez yalnızca belirli mal gruplarını ya da belirli sektörleri değil, bütün ekonomik etkinlikleri kapsayan geniş ölçekli bir entegrasyon oluşturmuşlardı. Bir toplumsal fon ve bir de yatırım bankası oluşturan AET’nin temelini gümrük birliği oluşturmaktaydı. Bununla mal alışverişlerinin tümünü kapsayan ve üye devletler arasında, ithalat ve ihracattan alınan gümrük vergileriyle eş etkili bütün vergileri yasaklayan ve üçüncü ülkelerle ilişkilerinde ortak bir gümrük tarifesinin uygulanmasına dayanan bir işlerlik oluşturmuşlardı.

AET, başlangıçta kendisine siyasal birlik oluşturma görevini saptamıştı. AET, Avrupa Birleşik Devletleri yolunda bir adım olacaktı. Bununla birlikte, başlangıçta on yılda ulaşacağı sanılan bu amaca, kuruluştan günümüze kadar uzanan süreç içinde ulaşılamayacak, üye ülkelerin içinde bulundukları ekonomik koşullar, bu politikanın uygulanmasını güçleştirecek ve giderek engelleyecekti. İlk kez 10 Haziran 1979’da Avrupa Parlementosu, doğrudan seçimler yoluyla oluşturuluyor, ne varki yaptırım gücü olmuyordu. Aynı şekilde 1970’de hazırlanan Werner Raporu doğrultusunda saptanan ve tek bir birim, tek bir devlet gibi hareket etmenin yolunu açacağına inanılan ortak para politikası düşüncesi hayata geçemeyecekti.

Başlangıçta altı ülke tarafından oluşturulan ve Euroatom adlı ülkelerin nükleer teknoloji alanında dayanışmasını içeren kuruluşla desteklenen AET, süreç içinde İngiltere, İrlanda, Danimarka, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in katılımasıyla genişleyecekti. Söz konusu genişleme, ABD’den bağımsızlaşma eğiliminin yaygınlaşması anlamını içerirken aynı zamanda bir ülke gibi hareket edebilmenin koşullarını ortadan kaldırıyordu. Böylece ortak ülke amacının yerini giderek Avrupa Topluluğu olgusu aldı. Eşitsiz gelişme yoluyla büyük bir hamle yapan F. Almanya’nın nüfuzunu yayma girişiminin bir ürünü olarak değerlendirilebilecek AT, bugün ABD ya da Japonya karşısında öne geçebilmenin getirdiği bütünlükten çok uzaktır.

Başlangıçta var olan F.Almanya’nın ekonomik, Fransa’nın siyasi üstünlüğüne dayanan uzlaşma, süreç içinde bu ülkelerin çıkarlarının birbiriyle çatışmasına dönüşmüş ve İngiltere’nin de katılmasıyla çatışma keskinleşmiştir. Örneğin Fransa’nın 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekilmesi, diğer AET ülkelerinden destek bulmamıştır. Sermayenin çok uluslaşması sürecinin kapitalist dünyayı bir bütün olarak dünya pazarına belli ölçülerde dönüştürmesine karşın, bu sürecin tamamlanması ve olayın siyasal düzeydeki ayrılıkların ortadan kaldırılamaması, depresyonu derinleştiren nedenlerden biri olmuştur. Çok uluslaşma ve onunla çelişen siyasal farklılaşma, her zaman değişik kaygılardan hareket eden tavırları getirirken, uluslar arası tekellerin buna eklenen çıkar çatışmaları, yeniden paylaşım yolunda oldukça ilginç bir karakter kazandırmıştır.

Bir yandan AET’nin oluşması, ve F.Almanya’nın ekonomik yükselişi ve Fransa’nın giderek ekonomik alana da yansıyan siyasal farklılaşma çabasının, öte yandan Japonya’nın hızla evrilmesinin ABD’de yarattığı rahatsızlık; emperyalistler arası çatışmanın çeşitli görüntüleridir.

ABD’nin savaş sonrası tüm hesapları, kendi hegomanyası altında oluşan entegrasyona süreklilik kazandırmaya ve bu temelde kurumlaşmaya , yeni bir olayın hukukunu yaratmaya yönelikti. Bunun ilk adımı, uluslar arası bir para sistemi oluşturmak ve doları altına çevrilebilir tek para olarak kabul ettirip uluslar arası ticaret birimi durumuna getirmek olmuştu. Başlangıçta sınırsız avantajlar sağlayan bu durum, süreç içinde çeşitli sorunlar doğurmaya başladı.

1958 yılından itibaren, ekonomik durumlarındaki iyileşme oranını yükselten Avrupa ülkeleri ve Japonya, IMF’nin öngördüğü konvertibliteye geçmiş ve Bretton Woods sistemi tam anlamıyla işlemeye başlamıştı. Bu dönem aynı zamanda Avrupa ve Japonya ile ABD’nin durumlarının önemli oranda dengelendiği dönemdi. Bu arada, ABD’nin dış ödeme açıklarının artması, başlangıçta hesaba katılmayan sonuçlar doğurmuş, Avrupa ülkelerinin merkez bankalarında dolar rezervleri hızla yükselmeye başlamıştı. Bu durum söz konusu ülkelerin ekonomilerini onarmalarına ve güçlendirmelerine koşut olarak, sermaye ve emtia ihraçlarının artarak ithalatlarını geride bıraktığı bir döneme denk düşüyor ve ABD’nin doların altına çevrilebilir niteliğinden gelen banker ülke olarak elde ettiği büyük avantaja karşı kullanabilecekleri bir koz elde etmelerini sağlıyordu.

ABD’nin bütçe açığı vermeye başlaması ve geçen yılların açığı giderek büyütmesinin çeşitli nedenleri vardı. her şeyden önce, ABD, dünyayı denetimi altında tutmanın yolunu sürekli bir silahlandırmaya dayandırmıştı. Silahlanmayı hem SSCB’ye ve ulusal kurtuluş hareketlerine ve hem de hegemonyası altındaki ülkelere karşı bir koz olarak kullanan ABD, bir yandan SSCB ile rekabeti sürdürürken, öte yandan diğer emperyalist ülkeleri girişimlerine ortak etme çabasındaydı.

Müttefik ülkeleri konvansiyonel silah sanayilerini geliştirme yolunda desteklemesine karşın, nükleer silah teknolojisine onları karıştırmaya hiç niyetli değildi. Çünkü nükleer teknoloji onun için aynı zamanda entegrasyon için de üstünlüğü elde tutmanın bir aracıydı.

Ancak, bu konumu sürekli tutmanın faturası oldukça kabarıktı. Öte yandan dünyayı denetleme e ulusal kurtuluş hareketlerini engelleme çabasının ABD’ye getirdiği masraf da az değildi. İkinci önemli nedense, sermayenin uluslararasılaşmasının hesap edilmeyen sonuçlarıydı.

Uluslararasılaşma, metropollerdeki ve yeni-sömürgelerdeki toplumsal ve endüstriyel ilişkileri değiştirerek, kapitalist dünya pazarının birliğini yeniden sağlamayı tartışmasız bir biçimde başarmıştı. Uluslararası sermaye, yeniden ABD’ye dönüyor, ABD dış alanlarda yeni yeni yatırımlara yöneliyordu. Giderek uluslar arası ticaretin yarısına yakını bu tür çok uluslu tekellerin denetimine girmişti. Bu oran, yeni-sömürge ülkelerde %70-80’i bulmaktaydı. Bunun sonuçlarından biride büyük miktarlarda doların ABD dışında ve özellikle Avrupa’da birikmesi oldu. Çok uluslu tekeller kazanıyorlardı, ancak bu arada ABD bütçesindeki çatlak derinleşiyordu.

Ellerine geçen avantajı değerlendirme yolunu tutan Avrupa ülkeleri -özellikle Fransa- harekete geçerek 1965’den itibaren ellerindeki dolarları altına dönüştürmeye başlıyorlar ve “ortak altın fonu”ndan ayrılıyorlardı. O aşamaya kadar, ABD dışına akan dolarlar, likidite talebiyle uyum durumunu az çok koruduğu için sorun büyük görünmüyordu. Tersine bu durum uluslar arası ticaretin yıllık ortalama %7,5 gibi büyük bir oranda büyümesine yardımcı olmuştur. Ama, 1965’den sonra değişim başladı.

Fransa’nın girişimi sonucu Avrupa Merkez Bankalarının, kendi paralarının değerlerini korumak gerekçesiyle dolardan kaçmaları ve devalüasyonu beklenen paralara yönelmeleri ya da devalüasyonu beklenenlerden kaçış gibi nedenlerle spekülasyonun yoğunlaştığı sıralarda, büyük miktarlarda dolar satın almak zorunda kalmaları gündeme geldi. Merkez Bankalarının kasalarında dolarların birikmesi, ulusal para politikalarının hedeflerinden saptırılması, ABD’nin altın rezervleri ile ABD dışındaki dolar miktarı arasındaki dengeyi alt-üst etti. Kısacası, dolar güvenilir olmaktan çıktı.

Öte yandan, ABD’nin bütçe açığı büyümeyi sürdürmekteydi. Son olarak gündeme gelen Vietnam Savaşı, sorunu daha da büyütmüştü. 1968 Mart’ında Washington’da yapılan toplantıda, Avrupalı emperyalistlerin dolar krizi karşısında ABD’ye yardımı bir kez daha reddetmeleri üzerine, 1961’de oluşturulmuş olan “ortak altın fonu” anlamını yitirmişti . Olay ABD ekonomisinin tam büyük bir depresyona girmesinden başka bir şey değildi. ABD’nin dışında büyük bir dolar piyasasının oluşması, buna karşılık ABD’nin bütçe açıklarına ve ödeme güçlüğüne bir çözüm olarak enflasyona yönelmesi ekonomik güçlüklerin bir depresyona dönüştürmüştü. ABD, çareyi Eylül 1971’de doların altına çevrilebilirliğine son vermekte buldu. Bu kararı devalüasyon izleyecekti.

Böylece ABD, Bretton Woods’da oluşan sistemi tek taraflı olarak bozuyordu. Bu, emperyalist-kapitalist ülkelere karşı açılmış bir ekonomik savaştı. Söz konusu kararın açıklanmasından sonra ABD mali çevrelerinde oluşan tepkileri örnekleyecek olursak, durumu daha somut biçimde aktarmış olacağız:

“Programı övüyorum… bu Marshall Planı liberalizmin sonu, Nixon pragmacılığının başlangıcıdır. ABD’nin dünyadaki en güçlü ekonomik varlık olduğunu ve ekonomik gücümüzü kavradık. Uluslar arası ticaret ve parasal hareketlerimizin gerçek hedefi Japonlardır. Bundan sonra Japonlar aldıklarından daha fazlasını vermek zorunda kalacaklardır, yoksa karşı saldırılara katlanacaklardır” (52) “ABD dramatik bir darbe ile tüm dünyaya yayılan zayıf dolar söylentilerine rağmen nasıl güçlü olduğunu göstermiştir. ABD dolar ve altın arasındaki bağlantıyı kurup, ve %10’luk bir gümrük vergisi uygulayarak kimin Gulliver ve kimin Liliputlular olduğunu göstermiştir… Liliputlar, Batı Almanya, Japonya, İngiltere ve öteki sanayileşmiş ülkelerdir.” (53)

“Uluslar arası para sisteminde sinirler gergin, 1960’ların son yıllarında sistemi birbiri ardına gelen bunalımlarda bir arada tutmuş olan işbirliği ruhu (işbirliği ruhu, temelde ABD hegemonyasının kabulü sözlerinin nazik şeklidir-Sweezy, Magdof) şimdiki karışıklık ne kadar uzun sürerse, ülkelerin kendi başlarına ayrılmaları, daha fazla sermaye denetimine ve ticaret engellemesine gitmeleri tehlikesi o kadar büyüktür.” (54)

Başkanın söylevinin gecesinde, bu ülkedeki en güçlü kişilerden biri şöyle dedi: “Biz akıllıyız, biz rekabet edebiliriz ve biz en büyüğüz. Direksiyon bizim elimizde ve elimizde olması gerekir.” (55)

Ancak tüm bu umutlara karşın ABD ödemeler dengesi açık vermeyi sürdürüyordu. ABD çıkışlı tekeller artık uluslar arası ticarette tüm sermayeleriyle ABD kar hanesine yazılmıyorlardı. Örneğin, ABD çıkışlı bir tekel, başka bir ülkede gerçekleştirdiği üretimin sonucunda, o ülke adına ABD’ye ihracatta bulunabiliyor ve elde ettiği karı yeniden çevre ülkelerde değerlendirme yolunu tutabiliyordu. Bu eğilimin yaygınlık kazanması, ABD dışında oluşan dolar piyasasının sürmesine neden oluyordu. Daha önemlisi, depresyonla yan yana gelen askeri harcamaların artışı olgusuydu. Liderlik, tüm dünyayı denetleme çabası, her yıl daha da artan askeri masraflar anlamına gelmekteydi ve Vietnam Savaşı başlı başına ağır bir faturaydı. Böylece olay giderek doların güvenilirliğini yitirmesine dönüşmüştü. 1973 yılında gerçekleştirilen %10 oranlı devalüasyon durumu değiştirmeye yetmeyecek ve depresyon öncesi bir ons altın 36 dolar üzerinden işlem görürken, bu oran önce 38 dolara ve sonra 42.2 dolarak düşecekti.

Sonuçta olay, ellerinde dolar bulunduran ülkelerin bunu altına çevirmeye yönelmeleriyle tam bir dolardan kaçışa dönüşecek ve 1 ons altının değeri 100 doları bulacaktı. Bunun üzerine 1973 Mart’ında Avrupa borsaları iki hafta süreyle kapatıldı. Borsalar yeniden açıldığında, diğer emperyalistler ABD’yi karşılarına alarak doları dalgalanmaya bıraktılar. Bu gelişme, 1944 yılında Bretton Woods’ta oluşturulan uluslar arası para sisteminin çökmesinden başka bir şey değildi.

Yeni para sisteminin oluşması, 1978’i buldu. 1976’da başlayan SDR adlı sistemin geliştirilmesiyle 1978’de son biçimini alan sistem, bir anlamda ABD hegemonyasıyla diğer emperyalist ülkeler arasındaki çatışmanın oturduğu yeni zemini simgelemekteydi. SDR sistemi, uluslar arası rezerv kıtlığına ve bir ölçüde de dağılım eşitsizliğine çözüm olmak, değeri giderek azalan dolarla birlikte diğer emperyalist para birimlerinin de ortak değer ölçüsünün belirlenmesinde pay sahibi olabilme amaçlarının bir ürünüydü. Buna göre dünya ticaretinde ağırlığı olan 16 paranın ortalaması, ortak değer olarak kabul edilmekteydi. SDR, 1970-75 arasında toplam rezervlerin %45 oranında yükselme göstermesinin ardından , altının revalüasyonuyla birlikte, bir rezerv olmaktan çok, ortak bir ölçü birimine dönüştü.

DEPRESYON

Depresyonun patlak vermesi ve emperyalistlerarası entegrasyonun, para sisteminin çökmesi, siyasal düzeyde de ses bulmakta gecikmedi. Depresyon, uluslar arası bir devrim dalgasıyla koşut gelmişti. Küba Devrimi, Vietnam Devrimi ve diğerleri, öte yandan ulusal kurtuluş hareketlerinin bu dalganın bir parçası olarak yükselişi, depresyonu derinleştiriyordu. Entegrasyon, hegomonik konumuna uygun olarak gereksindiği ideolojik dayanağı, soğuk savaş yıllarında oluşturmuş ve anti-komünist bir çerçevede demokrasi ve özgürlük bayraktarlığını üstlenmişti. Vietnam savaşı ise bu ideolojiye indirilmiş çok ağır bir tokattı. ABD’nin saldırgan ve hegomanyacı karakteri bu halk savaşı sırasında tüm çıplaklığıyla teşhir olmuştu. Olay giderek tüm dünya halklarına mal oluyor, “Yankee Go Home” sloganı dilden dile, ülkeden ülkeye yayılıyordu. Öyle ki, sonuçta ABD’de savaş aleyhtarlığı yükselecek ve ABD’nin Vietnam’a saldırı gerekçeleri kendi kamuoyu açısından inandırıcılığını yitirecekti. ABD yenilgiyi kabullenerek Vietnam’dan çekilmek zorunda kaldığında, kendi halkının gözünde bile inandırıcılığını, güvenilirliğini önemli oranda zedelemiş, dünya halkları nezdinde emperyalist karakteri teşhir olmuştu. Geriye kalan, yıkılmış prestij, ölü bir demokrasi bayraktarlığıydı.

Aynı dönem, dünya ağır bir petrol şoku yaşıyordu. Sanayilerini ucuz hammadde ve üçüncü dünyanın bu temelde yağmalanmasına dayandıran emperyalistler, yeni bir sarsıntıyla karşı karşıya kaldılar. Petrol şoku, “refah” denilen dönemi ve bu dönemin göreceli istikrarını bir yönüyle hammaddelerin ucuza elde edilmesine dayandıran emperyalizmin, yaşadığı depresyonun derinleşmesi anlamına geliyordu. Ve elbette emperyalizm petrol şokunu atlatmanın yolunu yükü yeni-sömürge ülke halklarına yıkarak bulacaktı.

Petrol şoku, genellikle yanlış değerlendirmelere kaynaklık etmiştir. Yarattığı ilk sarsıntının sonrasında, artan petrol fiyatları, emperyalistlere zarar vermek bir yana, belli açılardan yararlı da olmuştur. Petrol fiyatlarındaki yükselmenin, emperyalizm tarafından denetimli olarak başlatıldığı gibi bir sonuç çıkarılamaz. Ama belli bir aşamadan sonra emperyalizmin olayı denetim altına aldığı da bir gerçektir. Petrol fiyatlarındaki yükselme, en başta uluslar arası petrol tekellerinin kâr hanesinde olağanüstü kabarma yaratmış ve petrol tekelleri, hem hammadde çıkaran hem de işleyen konumlarıyla dünyanın en büyük tekelleri arasına girmiş, diğer sektörlere el atma şanslarını yükseltmişlerdir.

OPEC ülkelerinin hiç birinin ağır sanayine sahip olmaması, petrol tekellerinin bu alana, en azından ticari akışı denetleme bağlamında girmelerine hizmet etmiştir.

Petrol şokunu ilk atlatan ülke ABD’dir. Petrol tüketiminin önemli bir bölümünü kendi kaynaklarından sağlayan ABD, sanayi ürünlerine zam yapma yolunu tutarak, faturayı diğer emperyalistlere ve yeni-sömürgelere yüklerken, Japonya, ve Avrupalı emperyalistlerin, İngiltere dışında hiç birinin petrol kaynaklarına sahip olmamaları, şoktan daha çok etkilenmelerini getirmiştir. Onlar da, ABD’nin izlediği yolu en temelde benzer biçimde izleyerek olayın getirdiği yükü hafifletmiştir.

Böylece emperyalizmin petrol fiyatlarındaki ani yükselişi bir olanak olarak kullanma ve fiyatları yükseltme anlamında bir avantaja dönüştürürken, olan yeni-sömürgelere olmuştur. Çok büyük bir bölümü petrol yataklarına sahip olmayan yeni-sömürgeler, hem petrolü ve hem de sanayi ürünlerini katlamış olarak almak durumunda kalmışlardır. Uzun vadeli sonuçları açısından, petrol fiyatlarındaki yükselme, (yarattığı ilk şok bir yana bırakılacak olursa) depresyonun yükünü dünya halklarının sırtına yükleme yolunda, emperyalizm tarafından bir olanak zeminine dönüştürülmüştür. Bu yaklaşım ise, özellikle petrol tekellerinin hızla yükselmesine hizmet etmiştir.

Aynı sürecin koşut ve bağlantılı özelliklerinden biri de enflasyonun dünya çapında yaygınlaşması olmuştur. Nixon döneminde başlatılan uygulamalarla ABD’yi depresyondan kurtarma çabası, diğer ülkeler açısından, ellerinde milyonlarca doların kalması ve giderek değerini yitirmesi demekti. Kapitalist dünya doyuyor, ülkelerin ödemeler dengeleri bozulyor, dış borçlar hanesi kabarırken tekellerin borç ve öz sermayeleri arasındaki ölçü, tehlikeli biçimde oynaklık gösterir duruma geliyordu. Böylece üretimin pazarlanamaması sorunu büyüyor, genel kâr oranı düşüyordu.

Tüm bu olguların yan yana gelmesi, ekonomik toplumsal ve siyasal düzeylerde bir depresyon anlamına geliyordu. Depresyonun boyutları, 1. ve 2. Dünya Savaşlarını doğuran nedenlerden ağırdı. Ancak sık sık belirttiğimiz gibi top yekün bir paylaşım savaşı artıkk olanaksızlaşmıştı. ABD çözümü, hegemonyasını sürdürme yolunda ısrar etmekte bulurken, ABD’nin faturayı kendilerine de yükleyen yaklaşımına karşın, örneğin bir Almanya ve Japonya savaşa yönelmiyorlar, artan gereksinmelerine  dünya pazarlarından daha çok pay istemelerine çözüm olarak yeniden paylaşım savaşını seçemiyorlardı. Çünkü savaşın, savaşan yanlara hiç bir yarar getirmeyeceği ve hatta onları yoksulluğa sürükleyeceği açıktı. Dolayısıyla, 1970’li ve 1980’li yılları kapsayan ve genellikle ekonomik savaş olarak nitelenen gelişmeler antagonizma kazanamadı, açıktan bir çatışmaya dönüşemedi.

Depresyonun ekonomik yanını, pazarların giderek daraldığı koşullarda, elde bulunanların doyması, hızla büyüyen uluslararası tekellerin durumunun bu sarsıntı ortamını derinleştirici bir işlev yüklenmesi oluştururken, siyasal yanını ise ABD’nin hegemonya görüntüsünün yediği darbe oluşturuyordu. Vietnam Savaşı ile başlayan bu süreç, entegrasyon içinde aynı rolü üstlenebilecek başka bir gücün olmamasının da etkisiyle, tüm sistemi sarsan boyutlara yükseldi.

ABD’nin hegemonyacı özelliklerini terketmemesi, buna karşılık diğer emperyalistlerin bu duruma karşı giderek artan biçimde direnmeleri, diğer çeşitli etmenlerle yanyana geldiğinde, entegrasyon içinde ciddi bir boşluğa neden oldu. Savaş sonrasında emperyalist ülkelerde muhafazakar nitelikli burjuva partiler yürütme gücünü ele geçirmeşlerdi. Özellikle Avrupa’da Komünist partilerin artan etkinliklerini engellemenin bir aracı olarak kullanılan bu iktidarlar, ABD hegemonyası altında ekonomilerini geliştirebilmek gibi bir çaba içinde olmalarına karşın, siyasal düzeyde genellikle ABD’nin ‘büyük ağabey’ rolünü kabullenmişlerdi.

Vietnam Savaşı ile başlayan süreç tüm dünyada ABD’nin teşhiri yanında daha başka çeşitli sorunları da tartışma gündemine sokmuştu. Bu sorunların başında ise, insan hakları ve demokrasi sorunları geliyordu. Olay giderek, emperyalist kapitalist sistem ülkelerinde insan haklarına ve burjuva düzeyde de olsa demokrasi sorunlarına duyarlı bir kamuoyunun oluşmasına ve bu kamuoyunun etkinlik ve yaptırım gücü kazanmaya başlamasına dönüşmüştü. Yaygınlaşan bu eğilim, Avrupa işçi sınıfının ve orta tabakalarının, toplumsal güvenceleri ortaya çıkaran programlarıyla ilgi çeken sosyal demokrat partilere yönelmelerinin nedenlerinden biri oldu. Sözü edilen sosyal demokrat partiler, kuşkusuz klasik sosyal demokrat niteliklerinin hiç birine sahip değillerdi. Bununla birlikte yine de insan hakları ve toplumsal güvenceler sorunlarında da muhafazakar partilerden bir adım önde idiler.

Aslında Avrupa ülkelerinde iktidar partilerinin değişmelerinin asıl yönünü ABD aleyhtarlığı oluşturuyordu. Bu partileri iktidara getiren neden, ABD’nin teşhiri süreciydi ve anti-Amerikan bir yapıyla uzaktan yakından ilgileri olmamalarına karşın onları iktidara getiren seçmen kitlesinin ABD hegomanyasına karşı tavrıydı. Diğer partilerin ABD ile özdeşleşmiş görüntüleri, koşullar daha radikal bir dönüşümü henüz olası kılmadığı için ancak bu tür değişime izin veriyordu.

Ne varki, bu değişiklikler de soruna hiç bir çözüm getiremedi ve entegrasyonu sarsan siyasal depresyon sürdü. ABD, özellikle askeri gücünü ön planda tutarak, dünya pazarları üzerindeki etkinliğini yitirmeye başlamasına karşın, hegemonyacı devlet olmayı sürdürüyordu. Buna karşılık Japonya ve Avrupa ülkeleri, ekonomik düzeyde, dünya sanayi üretimi içindeki ve uluslararası ticaret içindeki payları bağlamında ABD hegemonyasını sarstıkları halde, olayı açıktan bir yeniden paylaşım savaşı çatışmasına dönüştüremediklerinden, ABD hegemonyasına siyasal düzeyde ortak olabilecek dinamizmden uzak görünüyorlardı.

Söz konusu siyasal boşluk ortamı uzun süre kendini hissettirdi. Burada önemli olan nokta, siyasal depresyon olgusunu bir bütün olarak değerlendirebilmektir. Olayı tek başına emperyalisler arası çatışmanın bir sonucu olarak almak eksik ve giderek yanlış olur. Çünkü olayın bir diğer halkasını da dünya pazarlarının emperyalizme karşı isyanı biçiminde almak zorundayız.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Vietnam savaşı bu bağlamda bir dönüm noktası olmuştur. Vietnam’a Kamboçya ve Laos’un eklenmesi, ABD’nin yenilmez görüntüsüne vurulmuş ağır darbeler oluyordu. Ama iş bununla bitmedi. Emparyalizme karşı onun dayattığı üretim biçimini yıkmaya yönelik, onun toplumsal, siyasal ve ideolojik düzeyde yol açtığı sonuçlara karşı genel bir isyan, dalga dalga tüm dünyaya yayılıyordu. Emperyalist ülkelerde bile 1968 olaylarında ifadesini bulan bu dalga, çeşitli ülkelerde değişik düzeylerde ses buluyor ve anti-emperyalizm giderek kendine daha güçlü bir temel yaratıyordu.

Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin sosyalizme dönük karakterinden yola çıkarak, böyle bir devrim dönüşümünü gerçekleştiremeyen başka ülkelerde daha değişik biçimlerde tavırlar oluştu. ‘Bağlantısızlar’ hareketine bu temelde bakmalıyız. Olay emperyalizme ekonomik anlamda kapıları kapamak yoluyla gerçek bir bağımsızlık hareketine dönüşemedi ama söz konusu siyasal boşluk ortamını pekiştirici bir işlev yüklendi. Sonuçta emperyalistler arası çatışma salt ekonomik düzeyle sınırlı kalmıyor, siyasal düzeyede yansıyor ve 3. Bunalım Döneminin ayırdedici özelliklerinden biri olan, ezilen halkların hareketliliği olgusu ile bütünleşince, ekonomik depresyon siyasal bir depresyona dönüşüyordu.

Depresyonun üçüncü boyutu, toplumsal düzeyde oluştu. Tüm bir sistemi sarsan ekonomik ve siyasal depresyonun toplumsal düzeyde de ifadesini bulmaması zaten olanaksızdı. Toplumsal çöküntü, ekonomik ve siyasal çöküntüyle aynı temellerde oluştu ve onlara koşut özellikler taşıdı. “Refah” denilen 20 yıllık uzun dönem, tıpkı ekonomik ve siyasal düzeylerde olduğu gibi toplumsal düzeyde de çöküntünün koşullarını olgunlaştırıyordu. Sonuçta, refahın dorukta olduğunun düşünüldüğü bir dönemde depresyon patlak verdi.

  1. Bunalım Dönemi, Amerikan tipi yaşam biçiminin, Amerikan kültürünün, tüm sistem ülkelerine egemen kılınması yolunda bir çabayla başlamıştı. Genel Sosyalist yükselişi engelleme çabası, Amerikan pragmacılığını öne çıkarmayı ve bu temelde oluşturulan yoz bir kültürü empoze etmeyi getirmiş ve bu yapay seçenek soğuk savaş yılları boyunca yerleştirilmişti.

Kabul etmek gerekirki, ABD savaştan yüksek bir prestijle çıkmıştı. Avrupa’ya bir kurtarıcı tavrıyla giren Yankee, Alman faşizminin dört yıl boyunca ezdiği halkların gözünde bir yönüyle gelecekle, geleceğin umutlarıyla bütünleşiyordu. Ağızlarında cikletleriyle kadınlara ipekli çorap hediye eden Coca Cola çocukları, binlerce yılın Avrupa kültürünü sarsmayı ve değerlerini parçalamayı başarmıştı.

Feodalizm dönemini yaşamayan bir temelde oluşan ABD, burjuva bireyciliğinin, bireycilik felsefesi pragmatizminin kalesiydi. İnsanlara salt kendi dünyasıyla ilgilenmeyi, Amerikan bireyciliğini tüm dünyaya mal etmek çabası hiç kuşkusuz uzun vadede önemli toplumsal çatlaklara kaynaklık edecekti.

ABD kültürünün yarattığı insan tipi, toplumsal olaylara duyarsızlık temeline dayanıyordu. İnsanın sorunu salt kendi varlığı olunca, olaylara ilgisi çevresiyle sınırlı kalıyor, parça bütüne tercih ediliyordu. Kendi biriminde uzmanlaşan birey, bütünün içinde ele alındığında ayrıntılar denizinin içinde boğulmaya mahkumdu. Bu temelde oluşan toplumsal doku, Taylorizmde ifadesini bulan bir dinamizme kaynaklık etmesine karşın, zayıflığı da aynı zamanda bu özelliklerinden kaynaklanıyordu.

Yarattığı duyarsız insan tipi, ABD’yi ciddi bir toplumsal muhalefet olgusundan uzak tutuyordu. Tekel öncesi kapitalizmin çöküntü aşamalarında dönem dönem etkili olabilen toplumsal muhalefet olgusu, yine de hiçbir zaman Avrupa’daki boyutlarına ulaşamamıştı. Feodalizme ve süreklerine karşı mücadele içinde olan ihtilalci geleneğin Avrupa ezilen sınıf ve katmanlarına kazandırdığı dinamizmden uzak olan ABD ezilenleri, emperyalist dönüşümle birlikte dönem dönem kabaran ihtilalci yanlarını tümden yitirdiler. ABD’nin dünya pazarlarından en büyük payı alan ülke durumuna gelmesi sonucu, ABD ezilenlerinin ondan aldıkları pay küçük de olsa, pragmatizmle bütünleşince onları gericileşmeye itti.

ABD artık neredeyse-gerçek nitelikte- muhalefet hareketinden yoksun bir toplum olmuştu. Çünkü Amerikan bireyciliğinin toplumsal ve siyasal olgulara muhalefet anlayışı da, genel hayat felsefesinin bir sonucu olarak bütüne değil, parçaya muhalefete dönüşmüştü. Bir bütün olarak toplumsal yapılanmaya muhalefet olgusu çok cılız kalırken, her türlü eleştiriye karşın, her çözümü sistem içinde arayan yaklaşım egemen olmuştu.

Sonuçta ortaya çıkan insan tipi; en büyük emeli olarak yıllarca İngiltere’yi görmeyi düşleyen üniversite öğrencisinin günün birinde, “İngiltere’yi altı üstü adaymış” dediği bir insan tipi; halk ise, 1986 yılında ABD Libya’yı bombaladıktan sonra, Washington’da başka bir nedenle çalan alarm düdüklerinden korkarak, “Libyalılar ABD’yi bastı” diye sığınaklara doluşan halk oldu.

Bu kültür ve bu felsefenin dünya ülkelerine empoze edilme çabası, kaçınılmaz biçimde önemli sancıları getirdi. ABD kültürü, uzun yıllar o boş, o yapay haliyle dünya ülkelerinde baş tacı edilmeye çalışıldı, edildi. Hollywood’un büyük paralarla finanse ettiği filmler, Amerikan kültürünün bir numaralı yayılma aracı oluyor; sert ve üstün adam Yankee ile güzel ve aptal kadın kültürü yayılıyordu. 1956 yılında Cannes Film Festivaline giden yazar Marguette Duras, Avrupa’nın en ünlü kadın oyuncularının, limana demirlemiş ABD askeri gemisinin deniz piyade erlerinin peşinde koşmalarını şaşkınlıkla karşılayacak ve Amerikan insanının böylesine yüceltilmesinin nedenini soracaktı.

Olay yeni-sömürgelere yansıdığında daha trajik boyutlara ulaşmaktaydı. Amerikan filoları geldiğinde, Amerikan erlerine iyi hizmet vermek için genelevleri düzenlemek ve temizlemek, yeni-sömürge ülkelerin ortak yazgısıydı(!) Bu ülkelerin generalleri için söylenen “General üniformalı Amerikan çavuşları” esprisi hiç de temelsiz değildi. Amerika, üsleriyle, tesisleriyle yatırımlarıyla sistemin tüm ülkeleri için içsel bir olgu durumuna geliyor, “coniler” üstün adamlar gibi o ülkelerde, ülke işbirlikçisinin kendi kendini aşağılamasının simgesi olarak sırıtıyorlardı.

Bu gerçek ve mutlak bir yabancılaşmaydı.

Toplumsal üretim bir nesnelleştirme sürecidir. Ekonomik yapılar, teknoloji, siyasal yapılar, ideolojik ve töresel yapılar, bu nesnelleştirme sürecinin sonucudurlar. Tüm bunlar, insanın doğayla ve insanın insanla olan üretim sürecindeki ilişkilerinden doğar. Bunu, değişik bir biçimde; “insan bu yapılar içinde, toplumsallaşarak insan olur” şeklinde de ifade edebiliriz.

Ancak, özel mülkiyetin ve sömürünün olduğu toplumlarda nesnelleştirme süreci; aynı zamanda yabancılaşma, yani belli tarihsel koşullarda insan ve toplum etkinliklerinin ürünlerinin (emeğin, paranın, toplumsal ilişki sonuçlarının, insanın özelliklerinin ve yeteneklerinin) bu etkinliklerden bağımsız ve bunlara egemen kılınması sürecidir.

Ya da onların özlerinde olduklarından değişik bir biçimde kavranması süreci ve şeyleşme, yani insanın kendisini insan yapan bilinçlilik, özgürlük, aktiflik gibi niteliklerini yitirerek bir eşya, bir şey durumuna dönüşmesidir. Üretim araçlarından yoksun bırakılan insanın insanlıktan çıkmış gibi görülmesi, kullanılması sürecidir.

Yabancılaşma ve şeyleşme; eski toplumun bağrından doğan yeni bir sınıfın, egemen sınıfla giderek çelişmesi ve çatışmasıdır. Bu yabancılaşma,insanın yarattığı nesneler arası zorunlulukların insana egemen olmasından başka bir şey değildir.

Hemen belirtelim ki, bu zorunluluklar her zaman geçerli sonsuz zorunluluklar değil, belirli süreçleri kapsayan zorunluluklardır, geçicidir. Daha açık bir tanımlama ile; bir üretim biçimi çerçevesi içinde geçerli olan yapılar, kurumlar, ilişkiler, değerler, düşünceler, bir başka üretim biçimi için geçerli değildir.

Buradan şu çıkarıma varılır: yabancılaşmanın aşılabildiği, toplumda var olan çelişmelerin eski toplumu yıkarak onu olumsuzlayabildiği sürekli gelişmeyle, özgürlüğün olası olduğu bir üretim biçimine ve topluma ulaşılabilir.

Amerikan toplumunda doyma noktasına gelmiş olan yabancılaşma,diğer ülkelerde kolayca kendisine bir gelişme temeli buldu. Örneğin, Amerikan insanı karşısında en çok zavallılaşanların Almanlar olması bir raslantı değildir. Alman faşizmini iktidara getiren nedenlerden biri de yabancılaşma ve şeyleşmenin bu ülkede kazandığı boyutlardı. Almanya, hiç kuşkusuz  burjuva değerlerin ve bireyciliğin Avrupa’da en güçlü olduğu ülkeydi ve bu olgu, yitirilmiş bir savaş, kanayan bir vicdan ve kırılmış bir onurla birleşince, F.Almanya, Amerikan insanına ve kültürüne kendisini teslim etmek ve rekabete böyle bir düzeyden başlamak zorunda kaldı.

Amerikan’ın sistemin diğer ülkelerindeki yabancılaşmayı ve şeyleşmeyi daha da derinleştirme, bu yönde bir ayna bir gösterge olan kültürünün ve hayat felsefesinin, tüm çürümüşlüğüne ve bomboşluğuna karşın yarattığı, kendisine yüceltici ve üstün özellikleri yakıştıran ve bu arada ezdiği ülkelere ve insanlara kendi kendini aşağılama olanağı veren niteliği, işte böyle bir temelde gelişti ve dünyayı etkiledi.

Söz konusu yapay üstünlük imajı ve bunun şaşırtıcı etkisi, aynı zamanda zayıf yanını, ABD kültürünün “Aşil Topuğunu” oluşturuyordu. Bu topuğu oklayan Aleksandro, Vietnam halkı oldu.

” Sert ve üstün” Amerikan adamına, Uzak Asya’nın Mütevazi insanının attığı tokat öyle etkiliydi ki, Yankee tepetaklak inişe geçti ve 20 yıldır hala aşılamayan depresyon olanca çıplaklığıyla açığa çıktı. Depresyonun ekonomik ve siyasal sonuçları ağırdı. Ama olayın iki boyutu kadar derin bir üçüncü boyutu vardı; Toplumsal Depresyon…

Vietnam Savaşı ile birlikte ABD aleyhtarlığı, giderek anti – emperyalist bir temele oturarak yayıldı. 1968 olaylarını bu denli etkili kılan nedenlerin başında hiç kuşku yok Vietnam Savaşı’nın olaylara ivme veren faktörleri gelmekteydi.

68 olayları, bir anlamda ABD hegemonyasına, yabancılaşmaya ve şeyleşmeye tepkiydi. “Gençlik Olayları” nitelemesine karşın, olayların sarsıcı etkisi süreç içinde kendini gösterdi ve ardı ardına gelen patlamalar, insan hakları ve demokrasi sorunlarını tartışma gündemine getirdi. ABD’nin sorgulanmasıyla başlayan depresyon, giderek tüm bir sistemin sorgulanmasına dönüşüyordu.

Kuşkusuz olay, yalnızca ABD hegemonyasına tepkiyle sınırlansa yeterince etkili olmaz ve bir depresyona dönüşmez, toplumsal hareketliliğin dönem dönem kabarmasının örnekleri olarak kalırdı. Ne var ki, gelişmeler, Vietnam Savaşı bağlamında ABD’nin teşhiri ve ’68 olayları’yla sınırlı kalmadı.

Uzun yıllar süren “refah” döneminin sorunları, ekonomik bir depresyonu doğurmuş ve yüksek enflasyon ve devalüasyonlar at başı gitmeye başlamış, yeniden paylaşım çatışması antagonizma kazanmasa da, ekonomik düzeyde ilişkiler kıran kırana bir görünüm almış, siyasal düzeyde yankılar genişlemiştir. Bu sürecin kaçınılmaz ürünleri olarak zamlar ve işsizlik kendini göstermiştir.

Kapitalist üretim, belli oranda işsizliği her zaman benimsemiştir. Çünkü işsizlik onun için yedek bir sanayi ordusu, işçi kalkışmalarına karşı bir sigorta anlamına geliyordu. Ancak depresyonla birlikte olay ‘yedek sanayi’ boyutlarını aşmaya ve ciddi toplumsal sorunların kaynağı olmaya dönüşmüştü. Özellikle ABD ve İngiltere’de baş gösteren işsizlik, kısa sürede savaş sonrasının en yüksek oranlarına ulaşıyor ve giderek ünlü 1929-32 depresyonunu geride bırakan ölçüleri buluyor, %10’larla, %15’lerle ifade ediliyordu.

Yeni-sömürge ülkelerde ise durum hiç kuşkusuz daha sert boyutlardaydı. İşsizliği artıran bir diğer neden de bilimsel ve teknolojik devrimin eseri yeni üretim araçlarıydı. Yüksek teknolojinin ürünü her araç, bir işin geçmişe oranla daha az insan tarafından gerçekleştirilmesi demekti.

Sosyalist ülkelerde üretim planlı bir gelişme esnasına dayandığı için çözüm, açığa çıkan işçilerin başka sektörlere aktarılması ya da işgününün kısaltılması oluyordu.

Kapitalizmin anarşik ve sermaye birikimini esas alan niteliği ise, kendi varlığının gereği olarak bir tek seçeneği olası kılıyordu; işten çıkarma… İşsizliği artıran bir diğer etmen de bazı sektörlerin artık önemini yitirmesi olmaktaydı. Özellikle madencilik ve demiryolculuk gibi çok sayıda işçiyi istihdam eden sektörlerin giderek cazip olmaktan çıkması, kitle olarak işten çıkarmaları getiriyor, işsiz sayısı durmadan kabarıyordu.

Olay bir süre sonra yalnızca İngiltere ve ABD için tehlike olmaktan çıkarak sistemin tüm ülkelerini sardı. Bir zamanlar gelişmenin tüm yükünü omuzlayan yabancı işçiler artık emperyalistler için yüke dönüşüyor ve işsizlik öncelikle bu kesime darbe vuruyordu.

Öte yandan işçi hareketinin tavrını, işgününün kısalması ya da yeni istihdam alanlarının yaratılması gibi çözüm yollarının gündeme getirilmesini zorlayan bütünlüklü ve politik bir tavır geliştirme perspektifine dayandıramaması, emperyalizme kendi istikrar reçetelerini yürürlüğe sokma olanağı verecekti. Bu yönde başlatılan direnişler ise yeterince etkili olmayı başaramadı.

Yine de işsizlik çeşitli düzeylerde etkilerini ortaya koymakta gecikmedi. Amerikan bireyciliğinin etkileri depresyonla birlikte iyice açığa çıkmıştı. Saniye başına düşen öldürme, yaralama, gasp, tecavüz gibi suçlarda dünya ortalamasını birkaç kez katlayan ABD’de toplumsal sorunlar, örgütlü ve politik karakterli bir muhalefete dönüşemiyor, amaçsız ve vulger karakterli şiddet, toplumun bir parçası oluyor ve hızla yükseliyordu. Avrupa ülkelerinde ise olay daha değişik boyutlar kazanmıştı. “Sosyal Demokrasi” nin söz konusu tepkiyi kendi potasına aktarması, ancak geçici bir olgu olabilmişti.

Avrupa sol hareketi, bu depresyonu devrimci bir güce dönüştürebilme yeteneğinden yoksundu. Geçen uzun yıllar, SBKP’nin bağlaşığı partilere bürokratik nitelikler kazandırmış, devrimci nitelik yerini reformizme bırakmıştı.

1968 olaylarına müdahale ederek önderliği yüklenmek gibi görevler karşısında yetersiz kalmak, ülke gerçeklerine dayanan politikalar üretmek yerine revizyonist kalıplarla sınırlı kalınması, partilerin gerileme sürecine girmesindeki köşe taşlarıydı. Bir kısmının SBKP çizgisinden uzaklaşmaları ise ancak gerilemelerini hızlandıran bir faktör olma işleviyle çakıştı.

Özellikle İngiltere ve Fransa’da çok geniş olmasa da belli bir tabana sahip olan Troçkistler ise durmadan bölünen ve giderek kronik bir hal alan SSCB düşmanlığı ve bürokratizm eleştirilerinin dışında etkinliği olmayan, devrimci özden uzak kümeler olmaktan öteye gidemediler. Bu boşluk ortamında çeşitli tepkilerle büyüyen 68 patlamasının süreği silahlı örgütler ise Avrupa’da ‘dar ve sol nitelik imajı içinde kaldılar. Yalnızca kuzey İrlanda ve Bask’daki ulusal hareketler daha çaplı ve uzun soluklu bir eksene oturabildiler.

Solun gelişmesine uygun bir atmosfer olmasına karşın, sol hareketin bütünlüklü ve uzun vadeli dinamiklere oturabilen yapılara sahip olamaması ve bu bağlamda oluşan boşluk; Yeşiller, Alternatifçiler gibi çevreleşmelerin gelişmesine yol açtı. 80’li yıllarda etkin olacak ve damgasını vuracak olan ‘Barış Hareketi’, bu kanaldan serpildi. Bu arada neo-faşist eğilimlerin güçlenmeye başlamaları da hiç kuşkusuz, toplumsal depresyonun bir göstergesi oldu.

İSTİKRAR SAĞLAMA ÇABALARI

1971 ve 73 yıllarında yapılan devalüasyonlar ABD’yi düze çıkarmaya yetmiyor, bu arada 1973’de ABD, Vietnam yenilgisini resmen kabul ederken, bir yıl geçmeden patlak veren Watergate Skandalı, ABD’nin yaşadığı sarsıntıyı boyutlandırıyordu. Başkan Nixon’un istifasına kadar giden olaylar dizisi, ABD’nin hegemonyacı özelliklerine vurulmuş yeni bir darbe oluyordu.

ABD 70’li yıllarda, dünya çapında yaşanan 10 yıllık sarsıntıya karşın askeri üstünlüğünü kullanarak hegemonyacı rolünü sürdürdü. Öte yandan her şeye karşın, emperyalist ülkelerin teknolojik alandaki en ilerisi olma özelliğini korudu. Nükleer teknolojideki üstünlüğü ve uzay teknolojisine diğer emperyalistleri ortak etmemekte kararlı davranması, onun hegemonyacı özelliklerini sürdürmesine hizmet etti.

İngiltere ve Fransa’nın bu hegomonyaya karşı ortak girişimlerde bulunması ve bu yolda örneğin, “Concorde” uçaklarında simgelenen ürünler vermeleri ise, kendileri için yarardan çok zarar getiren parlak örnekler olmayı aşamadı. İngiltere’nin Harrier uçakları, Fransa’nın Exocet füzeleri ya da Almanya’nın Leopard tankları örneklerinde ifadesini bulan savaş sanayileri ise, ABD’nin nükleer teknolojisiyle donatılmış askeri gücünün yanında sönük görünümler sundu.

1980’li yıllara, hem ABD ve hem de diğer emperyalist ülkeler; depresyonu aşamamakla birlikte, sosyalist yükselişi ve bağımlı ülkeleri sarsan devrim dalgasını durdurmayı başararak girmişlerdir. Bu, siyasal düzeydeki depresyonun yerini, bir resesyona (durgunluk) bırakması olarak kabul edilebilir. Ekonomik düzeyde yaşanan büyük çatışmaya karşın dünya devrimci güçleri bütünlüklü davranmaktan uzaktı. Böylece depresyondan çıkma yolunda, emperyalist saldırı başlamış oldu.

Bu saldırının, genellikle 1980 yılında Reagan’nın ABD Başkanlığına seçilmesiyle başladığı kabul edilmektedir. Ve bizce yanlış değildir. Burada olay, Reagan’ın olağanüstü yeteneklere sahip olmasından değil (ki Reagan’ın nitelikleri bunun tam tersidir), koşulların emperyalist saldırı dalgasını ancak bu dönem olası kılmasından kaynaklanmaktadır.

Reagan’ın seçilmesinden önce, 1971 ve 73 devalüasyonlarının ardından, 1979’da yeni bir fiyat şoku yaşanmıştı. Birbirleriyle çatışma durumundaki emperyalist güçler, artan enflasyon oranına karşı, monetarist önlemlere yönelmişti. 1929-32 depresyonundan kurtulabilmek için, çareyi Keynesçi önlemlerde bulan kapitalizm, bu kez Keynes’in önermeleriyle yol açtığı depresyondan kurtuluşu, tam karşıtı bir modelle, monetarizmde arıyordu.

Monetarizmi, en kısa biçimiyle, deflasyonist önlemlerle, yani parasal sınırlamalarla ekonominin daraltılması olarak özetleyebiliriz. Ancak, daha az zararlı çıkmak çabası bu kez bütçe sınırlamalarının yapılamamsına neden olunca, işsizlik iyice yaygınlaşacak ve pazarda talebin düşmemesi, yeni bir şok dalgası getirecekti. Olay, Helmut Schmidt’in “felaket” , Kissinger’in “Batı’nın ekonomisi ve demokrasisinin bunalımı” dediği bir nitelik kazanmıştı.

Reagan’da simgelenen ve Reaganizm olarak adlandırılan model, ekonomik düzeyde, monetarizmin sürdürülmesiydi. Enflasyonu önlemenin bir yolu olarak parasal sınırlamalara gidiliyor ve yüksek faiz oranlarıyla dolar şişiriliyor, yüksek ama yapay bir değer oranına ulaşılıyordu. Bunlara karşın Reagan’ın politikası esas olarak 1970’li yıllara damgasını vuran devrim dalgasının bastırılmasına yönelik emperyalist saldırı noktasında odaklaştı. Reagan’la birlikte silahlanma sanayine yönelik harcamalar emperyalizm açısından gerilemenin çeşitli örnekleriyle doluydu.

Bununla birlikte, depresyon genişledikçe olayın ulaşabileceği sınırlar da yavaş yavaş ortaya çıkmıştı. Bu sonuçlardan ilki, dünya devrimci güçlerinin emperyalizme son verecek dinamiklere sahip olmakta yetersiz kalmaları ve entegrasyonun her şeye karşın varlığını sürdürmesiydi.

SBKP, emperyalizme öldürücü darbeyi revizyonist reçetelerde ararken, ÇKP Marksizmden adım adım uzaklaşan bir noktaya savrulmuştu. Nitekim depresyonun en sert olduğu bir dönem de, Nixon Çin’e gidiyor ve kendi deyimiyle SSCB’ye karşı, Çin kartını kullanıyordu. Çin ise olaydaki mantığını, “yükselen düşman SSCB’ye karşı yıpranan ve teşhiri tamamlanan düşmanın kullanılması” biçiminde açıklamaktaydı. Bir süre sonra AEP’nin (Arnavutluk Emek Partisi) de ayrı baş çekmeye başlamasıyla sosyalist sistem (ÇKP ve AEP’nin daha sınırlı etki alanları olsa da) üç başlı bir görüntü yarattı. Ulusal kurtuluş hareketlerinin yükselmesi, bu bağlamda sağlanan başarıyla oranlamaya vurulduğunda, sosyalist sistemin bütünlüğünü yitirmesinin etkisiyle emperyalizmi yok etme yolunda etkileri sınırlı oluyordu.

Dünya halklarının emperyalizme karşı isyanı, 1977 Camp David anlaşmasıyla büyük bir darbe yedi. Anlaşma, emperyalizmin can damarı ortadoğu’da yaşama gücü bulması ve İsrail’in geleceğinin güvence altına alınmasını sağlıyordu. İran Hareketi ve Nikaragua devrimi, 70’li yılları sarsan dalganın gerileme dönemini karşılayan son iki olgu olacak ve yerini 80 yılları kapsayan karşı-devrimci dalganın üstünlüğüne bırakacaktı.

Bir diğer olgu da, entegrasyonun her şeye karşın yaşamayı sürdürmesiydi. Emperyalistler arası entegrasyon, depresyon boyunca hiç kuşkusuz ciddi çalkalanmalar yaşamış, derin çatlaklarla karşı karşıya kalmıştı. Öyle ki, emperyalizmin I. ve II. Bunalım Dönemlerinde yaşadığı ve savaşlarla sonuçlanan rekabet ve çatışmalar, III. Bunalım Döneminde fazlasıyla vardı. Ancak bu olgular emperyalistler arası çatışmaya antagonizma kazandırmaya yetmedi. Sistem, bu tür bir savaşı kaldıracak güçte olmadığının bilincindeydi.

Asıl önemlisi, ABD’nin yıprandığı koşullarda, hegemonyacı konumunun alternatifi çıkamadı. Almanya ve Japonya’nın ekonomik düzeyde aldıkları yola karşın, bunu siyasal düzeyde de ABD’ye karşı dönüştürebilecek durumda olmamalarının en önemli faktörü, silah güçlerinin yetersizliğiydi. Depresyon boyunca ABD ile en çok çatışan iki ülke olmaları, ülkelerindeki ABD varlığına tavır almalarını sağlayamamış, ABD askeri ve sivil varlığıyla bu ülkelerin içinde bir olgu olmayı sürdürmüştü. Fransa 1966 yılında NATO’dan ayrılmasına ve örneğin doları sarsan hamleyi başlatmasına karşın ABD’nin alternatifi olacak güç ve zenginlikten uzaktı. İngiltere ise, emperyalistler arasında ancak beşinci sırada sayılabilecek bir düzeyde kalmıştı.

ABD, depresyon boyunca siyasal üstünlüğü hiç terketmedi. Vietnam Savaşı ile tepe taklak inişe geçmesi ve 1971’de  depresyona tutulan ilk ülke olması gerçeği değiştirmeye yetmedi. Giderek çürüyen toplumsal dokusuna ve siyasal düzeyde yaşadığı yaklaşık 10 yıllık bunalıma rağmen, 1980’lerde saldırganlığa yöneliyor, bunun bir gereği olarak silahlanma olağanüstü bir düzeye çıkarılıyor, kaba bir anti-komünizmle bütünleştiren bu saldırgan politika, depresyonun temel ilacı olarak kabul ediliyordu.

Bu durumun çok yönlü amaçları vardı. Emperyalizm depresyonun tüm yükünü dünya halklarının sırtına yükleyecekti. Bunun ise yeni-sömürge ülkelerde durulmaya başlayan devrim dalgasını yeniden alevlendireceği mutlaktı. Dolayısıyla bu nedenle işler daha baştan sıkı tutuluyor ve her türlü devrimci girişimin başının ezilmesi amaçlanıyor, bunun bir gereği olarak da, sosyalist sistem ülkeleriyle ilişkiler hızla gerginleşiyordu.

Reagan’la başlayan saldırı dalgası, yeni-sömürge ülkelerin tekinde bile parlemantarizmin gölgesinin kalmaması kuşkusuz rastlantı değildir. Grenada belki özgüvenini kazanmasının bir aracı olma işlevini yüklendi. Bu dönem boyunca bir tek ülkede bile devrim olmadı, karşı devrim dalgası ise tüm dünyayı sardı. Emperyalizm, dünya halkları çatışmasının genel çizgileri bu temelde yükseldi.

Politikanın eksenine saldırganlığı koyan ABD monetarizmi, depresyonu atlatma yöntemi olarak saldırganlığı seçti, dedik. Ancak hastalık uygulamalarda değil, sistemin kendisinde, kapitalizmin anarşik niteliğinde yattığından, bir süre sonra “Reagonomi” ilk açıklarını vermeye başladı.

Doların yüksek faiz oranları, yeni sömürge ülkeleri inanılmak borçlar altına sokmuştu. Aynı biçimde diğer emperyalist ülkelerde, yeni sömürge ülkelere okadar olmasada yük altına girmişlerdi. Bunun sonucu, ABD ihracatının düşmesi oldu. ABD bankaları, verdikleri borçların karşılığını alamamk tehlikesiyle karşılaşırken, uluslararası tekeller üretimi pazarlayamamanın sancılarını çekiyorlardı. Silah ve petrol tekelleri hızla gelişmeyi sürdürüyorlardı ama, tek başlarına sistemin sorunlarını karşılamaları olanaksızdı. Sonuçta sadece 1983 yılında ABD bütçesinin verdiği açık; 30 milyar doları aştı. Nitekim ABD, 1985’ten başlayarak monetarist önlemleri gevşetmeye yöneldi. Bu ise 1980 öncesi sorunları yeniden gündeme getirdi.

Monetarist politika, İngiltere’de de Thatcher ile başlamıştı. Para arzının denetlenmesine dayanan Thatcher politikası, kamu sektörünü özel sektöre devretmeyi ve ihracatı desteklemeyi, İngiltere’yi uluslararası tekeller için cazip bir alana dönüştürmeyi amaçlamıştı. Bununla birlikte bu politikada aşırı bir işsizlik ve para arzınını daralması gibi sonuçlar ortaya çıkmış, patlak veren spontane kalkışmalar Thatcher’a zor günler yaşatmıştır. Reagan benzeri siyasal niteliğini, İngiltere’nin geleneksel tutuculuğu ile bütünleştiren Thatcher, yeniden dağıtım politikalarıyla ve seçim bloğu dışında baskıyla ve temel hakların inkarı yoluyla, siyasal destek için yeni temeller oluşturmaya çalıştı. Bu niteliği Thatcher iktidarına, yer yer faşizmi karşılayan günümüzün en gerici iktidarlarından biri olma özelliği kazandırdı.

Fransa’da 1981 yılında iktidara geçen “sosyalist” tandanslı iktidar, çözümü ekonomiyi daraltmakla değil, genişletmekle görmüştü. Ancak olay, diğer emperyalist ülkelerle koordineli biçimde yürümediğinden (ki bu olanaksızdı) cari hesaplar açık verecek ve frankın değeri hızla düşecekti. Sonuçta “sosyalist” (!) iktidar bir yıl içinde söz konusu denemeyi terkediyor ve monetarizmi karşılayan uygulamalara dönüyordu.

Japonya, “refah” dönemi boyunca, büyük bir hızla gelişmiş ve askeri harcamalardan “muaf” tutularak cezalandırılmasını, kendisi için bir avantaja dönüştürmüştü. Ancak 1971’den başlayarak Japonya ekonomisi durgunluğa giriyor ve ABD başta olmak üzere diğer emperyalist ülkelerin Japonya’ya karşı korumacı önlemlere yönelmeleri, bu ülkeyi büyük bütçe açıklarına itiyordu. 1979 şokunun ardından ekonomisini genişletecek dinamizmi bulamaması, ardından ABD’nin Reagonomi’sinin Japonya zararına sonuçları, onları da depresyona ortak etti.

Aynı şeyler aşağı yukarı F. Almanya içinde geçerliydi. Yaşadığı kimlik bunalımına karşın, dünya pazarlarından önemli pay alarak gelişen F. Almanya, 1979’da daha fazla direnemeyerek depresyona ortak oluyordu. Bunun ilk sonucu, SDP’nin iktidarı yitirmesi oldu. Yeni gelişen iktidar, uygulamalarıyla işsizliği yaygınlaştırma ve faturayı özellikle yabancı işçilere yükleme yolunu tuttu.

İtalya, zaten pek parlak olmayan ekonomik durumunun üstüne binen yüklerden monetarist uygulamalarla çıkma çabalarına yönelirken, zengin bir ülke olmasına karşın ABD ile bütünleşen ekonomik yapısı Kanada’yı da depresyona ortak yapıyor, Hollanda, İsveç, İsviçre ve Avusturya gibi sistemin diğer önde gelen ülkeleride ekonomilerini genişletme yoluyla depresyonu atlatmaya çalışıyorlardı.

SONUÇ

Özetlemek gerekirse, emperyalistler arası çatışmanın III. Bunalım Döneminde aldığı biçim entegrasyon olmuştur, şeklinde sorunu tanımlayabiliriz. Savaş sonrası koşullar, ABD’yi diğer emperyalist ülkelerin önüne itmiş ve hegemonyacı devlet durumuna getirmiştir.

Almanya, Japonya ve İtalya zaten ABD tarafından işgal edildiklerinden, oluşturulan yeni konjonktüre direnme olanağı bulamazken, İngiltere ve Fransa savaştan, kısa vadede kendilerini toparlayamayacak ölçüde zayıf çıktıklarından, ABD’nin hegemonyacı rolüne emperyalist kapitalist kamptan ciddi bir direnme gelmemiş, savaş yıllarında iç birikim olanaklarını artırarak güçlenen Kanada, İsveç, Avustralya gibi ülkeler de durumu kabullenmişlerdir.

İzleyen süreç, ABD’nin söz konusu konjonktürü yerleştirme çabalarını içermiş, Bretton Woods Konferansında doları altına çevrilebilir tek para birimi durumuna getiren ABD, Truman Doktrini ile sosyalizme ve dünya halklarına karşı bir soğuk savaş başlatmıştır. Bu atmosferi, entegrasyonu yerleştirmenin bir aracı olarak kullanmış ve Marshall Planı’nı yürürlüğe sokarak, sistem ülkelerinin ekonomilerini kendi yararına reorganize etmeye yönelmiştir. İMF, İBRD, OECD, GATT bu yönde oluşturulan kural ve ilkeler bütününün simgeleri olacaktır.

Savaş sonrası ilk 10 yıl, entegrasyona uygun reorganizasyonu gerçekleştirmeyi içerirken, izleyen 10 yıl, ABD hegemonyasını pekiştirme sürecini içerecektir. Sistem ülkelerinin iç pazarlarının sürekli gelişmesi, bu 20 yıla göreceli bir istikrar kazandırmış, ancak pazarların doymasına bağlı olarak ekonomik durgunluk (resesyon) başlamış ve bir çöküntüye (depresyon) dönüşmeye yüz tutmuştur.

Emperyalist dönüşümle birlikte başlayan sermayenin uluslararasılaşması sürecinin özellikle yoğunlaşması da dönemin bir diğer özelliği olmuş, entegrasyon ve yeni sömürgecilik olguları, çok uluslu tekellere gelişme olanağı sağlamıştır.

1967’den başlayarak sorun olmaya başlayan enflasyon ve aşırı dolar bolluğu, ABD’nin kendi altın yedeklerini döviz pazarında kullanmasına bağlı olarak Bretton Woods sistemini yıkıma götürmüştür. Avrupalı emperyalistlerin F.Almanya önderliğinde oluşturduğu AET’nin, Japonya’nın artan etkisini durdurma çabası, ABD’yi ve beraberinde sistemin diğer ülkelerini depresyona sürüklemiştir. Aynı döneme denk düşen Vietnam Halk Savaşı ABD’nin teşhirini sağlayınca, üste üste gelen ve birbirini tamamlayan olaylar, ekonomik depresyonu, siyasal ve toplumsal depresyonun izlemesini getirmiş, entegrasyon derin çatlaklar vermiştir.

Bununla birlikte, 1971-73 ve 1979’da en uç örnekleri görülen depresyonun, 1980’li yıllar boyunca sürmesine ve emperyalist ideologlarca bir afet olarak nitelenmesine karşılık, entegrasyon yaşamını çatlaklarıyla birlikte sürdürmüş, çözülmemiş ve ABD’nin hegemonyacı niteliği, belli değişikliklerle de olsa devam etmiştir. Askeri üstünlüğünü bir koz olarak kullanan ve 1980’li yıllarda sosyalizme ve dünya halklarına karşı bir haçlı seferi başlatan ABD, bugün de entegrasyonun yapıştırıcı gücü olma özelliğini korumaktadır. Almanya, Japonya gibi ülkelerin dünya pazarlarındaki paylarının artması, (bu ülkelerin ABD teknolojisine erişememeleri ve özellikle nükleer ve uzay gibi stratejik sektörlerde ABD karşısında yetersiz kalmaları nedeniyle) ABD hegemonyasına alternatif olmalarına yetmemiştir.

Depresyon bugün de aşılabilmiş değildir. Örneğin uluslararası emperyalist-kapitalist para sistemi, Bretton Woods sisteminin çökmesinden sonra anarşik bir biçim kazanmış ve belli ilke ve kurallara dayandırılmaya çalışılmasına karşın, ifadesini SDR’de bulan bir kümelenme olmaktan öteye gidememiştir.

Emperyalizmin, depresyonun bütün yükünü dünya halklarının sırtına yüklemesi, tüm üçüncü bunalım dönemini kapsayan ulusal kurtuluş hareketlerini hızlandıran bir etmen olmuş ve bir devrim dalgası olarak niteleyebileceğimiz hareketlilik, depresyon boyunca emperyalizmi sarsmıştır.

Ancak dünya sosyalist blokunun parçalanmış olması ve sosyalist sistemin revizyonist yaklaşımların denetiminde olması, devrimci güçlerin depresyonu emperyalizmi yok edecek bir olguya dönüştürmesini engellemiştir. Elindeki nükleer gücü kullanan ABD, 1980’li yıllarda devrim dalgasını boğmayı ve karşı devrimleri yaygınlaştırmayı başarmıştır. Bugün de depresyonun sürmesine karşın, devrimci güçler olayı emperyalizmi kısa vadede yok etmede kullanacak iç bütünlükten ve dinamiklerden yoksun görünmektedirler.

Entegrasyon, hiç kuşkusuz emperyalistler arası yeniden paylaşım çatışmasının sona ermesi anlamına gelmemektedir. Çatışma dönem boyunca sürmüştür. Ancak aradaki çelişmenin antagonizma kazanmaması, açıktan bir yeniden paylaşım savaşını engellemiştir. Ulusal kurtuluş hareketlerinin boyutları ve sosyalizmin maddi gücü emperyalistler arası çelişmenin antagonizma kazanmamasını doğurmaktadır. Yani emperyalistler hem birbirleriyle hem de dünya devrimci güçleriyle savaşacak ve pazarlarını koruyabilecek durumda değildir. Buna nükleer silahlanmanın eklenmesi ve topyekün bir savaşın kazananı olmayacak ve dünyayı yok edebilecek sonuçlara yol açması tehlikesi, savaşı olasılık olmaktan çıkarmıştır. Bugün emperyalistlerin aralarında kamplara bölünerek savaşa tutuşmaları olasılığından çok,teorik olarak ifadesini SSCB ve ABD’de bulan bir sosyalizm-emperyalizm savaşı tartışması sözkonusudur. Ancak nükleer silahlanma ve hem emperyalizmin hem de reel sosyalizmin bu süreçteki özellikleri, bu tip bir çatışmayı engellemektedir.

Entegrasyon, doğmacı anlayışlar dışında herkesin kabul ettiği bir gerçektir. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşturulan kuramlar tutmamıştır. Savaş sonrasında, başta SBKP olmak üzere sosyalist çevrelerde oluşan genel kanı; İngiltere, Fransa ve özellikle de Almanya ve Japonya’nın kendilerini toparlamalarına bağlı olarak, ABD hegemonyasından kurtulmak için hareketlenmeleri ve dünya pazarlarından pay istemeleri sonucu, yeni bir paylaşım savaşının çıkacağı yönündeydi.

Nedir ki hayat bu yaklaşımı doğrulamadı. Diğer emperyalistlerin kendilerini toparlamaları ve dünya pazarlarındaki paylarını artırmaya yönelmeleri, bir paylaşım savaşı doğurmaya yetmedi. 1970’ten sonrası gerçek bir ekonomik savaştı, ancak bu düzeyi hiçbir zaman aşmadı.

Ekonomik çatışmanın boyutları, I. ve 2. Dünya Savaşlarını getiren nedenlerden daha da sertti, ama bu durum savaşı doğurmak bir yana emperyalistlerin sosyalizme ve dünya halklarına karşı bir blok olarak hareket etmelerini bile engellemedi. Fransa’nın göstermelik biçimde NATO’nun askeri kanadından çekilmesi gibi olaylar ancak istisnai kalırken, emperyalizm var olmak için her koşulda entegrasyona bağlı kaldı.

Bu konudaki yanılgılar, çelişmeyi ve antogonizmayı, bu ikisi arasındaki bağlantıyı çözümleyememekten kaynaklanıyordu. Buna göre emperyalistler arası çelişme, sürekli bir çatışma anlamına gelmekteydi. Ve bu çatışmanın tek çözümü de antagonizma kazanmasıydı. Oysa antagonizma, çelişmenin bir anıdır ve her çelişmenin antagonizma kazanması olanaksızdır.

Öncelikle olay ve süreçlere yön veren çelişmeler, ancak daha başka çelişmelerle bağlantıları ve karşılıklı etkileri incelendikten sonra doğru biçimde çözümlenebilir. 3. Bunalım Döneminde emperyalistler arası çelişmeler bir baş çelişmeler olma özelliğini yitirmemiştir ama aynı dönemde sosyalizmle emperyalizm çatışması ve emperyalizmle dünya halkları arasındaki çatışmaların da baş çelişme niteliğini taşımaları, emperyalistler arası topyekün bir paylaşım savaşının koşullarını objektif olarak sıfırlama noktasına düşürmüştür.

Sonuçta, entegrasyonun gerçekliği kendisini kabul ettirmiş ve sosyalist çevrelerde de kabullenilmiştir. SBKP’de bu durum giderek resmi görüş haline gelmiş ve savaşın emperyalistler arası bir savaş değil, emperyalizmle sosyalizm savaşı olabileceği belirlenerek, dünyayı yok edebilecek böyle bir savaşı engelleme çabası, SSCB dış politikalarının eksenine yerleştirilmiştir.

Savaşın çıkacağı savını sürdüren ÇKP ve AEP ise konuyu, SSCB’nin sosyal emperyalist olduğu görüşünü eksen olarak açıklamaya çalışmış ve emperyalistler arası savaş mantığını, ABD-SSCB savaşı biçiminde formüle etmişlerdir.

Bunların yanısıra entegrasyonun, paylaşım savaşlarının tümüyle ortadan kalkması anlamına gelmediğini bir kez daha vurgulayalım. Emperyalist-kapitalist sistem ülkeleri arasında cereyan edecek topyekün savaşlar, bölgesel savaşlara, çatışmalara dönüşmüştür. İngiltere ve Arjantin’in perdenin önünde boy gösterdiği Falkland ya da İran-Irak savaşı bu durumun örnekleridir.

ŞAFAK YARGILANAMAZ 1. CİLT

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.