Anadolu Hareketinden Sonra Ülkenin Durumu

0 342
image_pdf

ANADOLU HAREKETİNDEN SONRA ÜLKENİN DURUMU VE ÖNEMLİ GELİŞMELER

İçindekiler:

BAZI YÖNLERİYLE SÜRECE BAKIŞ

FEODAL GÜÇLERE İLİŞKİN TAVIR

BURJUVA KESİME YÖNELİK TUTUM

TEŞVİK VE DESTEKLER

İŞ BANKASI

İŞÇİ SINIFININ DURUMU

EMPERYALİZMLE İLİŞKİLER

ANADOLU HAREKETİNDEN SONRA ÜLKENİN DURUMU VE ÖNEMLİ GELİŞMELER

BAZI YÖNLERİYLE SÜRECE BAKIŞ

Anadolu Hareketi’nin önderliği, savaştan sonra bu kez daha elverişli koşullar altında ve ülke çapında (ulusal, sınıfsal boyutlar egemen etmenler olmak kaydıyla) sosyal, siyasal, kültürel, psikolojik… bütün düzlemlerde geniş bir önünü açma maratonuna başlamış ve bu maratonu oldukça da hızlı koşmaya çalışmıştır.

Bir yandan her muhalif hareket ezilmeye çalışılırken, öte yandan egemen ittifakın hem dış destek ve bağlantılarının hem de iç işlerlik ve gücünün pekiştirilmesi, yeni devletin bu nitelikler çerçevesinde kurumlaştırılması hedeflenmiştir. Kitlelerin, devletle son derece mesafeli bir konumda, olabildiğince edilgen, seçeneksiz, apolitik bir durağanlık içinde tutulması başlıca amaçlardan biri olmuştur.

Bu yolda oldukça uzun bir süre egemen kesimlerin fraksiyonlaşmasına da izin verilmemiş, yasama, yürütme ve yargı sistematiği de söz konusu amaçlar doğrultusunda ki işlev ve fonksiyonlarla donatılmıştır. Egemenlik, kendi çerçevesi içinde bile herhangi bir muhalefete açık kapı bırakmayarak motorunu taşsız, çakılsız bir kulvarda sürmeyi tercih etmiş, bu durumun yaratacağı toplumsal basıncı bertaraf etmek için de her yöntem sevap sayılmıştır.

Üretim ilişkileri ve üretici güçlerin durumu, belirlenen politikalar kapsamında yukardan aşağıya ve her türlü yapay zorlama yolunun gündeme alınmasından kaçınılmayarak düzenlemeye çalışılmıştır. Üretim araçlarının yine bu temelde beslenip geliştirilecek Türk burjuvazisinin eline geçmesi programı, bir yerde Türk burjuva öncelleriyle kapitalist üretim araçlarının, emperyalizmin suyunu sağladığı bir çorbada buluşturulup (o suyun içinde ve normal gelişim, varlık kazanma, kimliğini yaratma seyrinden yoksun olarak) birbirini geliştirmesi anlamına gelir. “Devlet eliyle fert zengin etmek” şeklinde tanımlanıp meşrulaştırılan bu politikayla, devletin tüm olanakları egemenliğin ve egemen sınıf olma koşullarının ayakları altına serilmiştir.

Sermaye birikimi gereksinimini karşılayabilecek bir dış sömürü olanağı olmadığı için kaçınılmaz olarak bu amaçla emekçi kesimler son sınırına kadar azgın bir sömürü girdabına sokulmuştur. Oldukça dar bir nicel kesimi ifade eden egemen sınıflar ittifakına ilişkin vergiler ancak sembolik rakamlar karşılığı iken, emekçilerin çok az tutulan ücretlerinin üzerine de ağır vergiler yüklenmiş, geniş kitlelerin kullanmak durumunda olduğu temel tüketim mallarına yüksek tekel fiyatları saptanmış, dolaylı vergilerle bu kaynak güçlendirilerek teşvik ve desteklemeler şeklinde egemen kesimin hizmetine sunulmuştur.

Yine bu kesimin pratikte ortaya çıkan sorunlarına ilişkin olarak, vakit geçirilmeksizin yasal düzenlemelere ve yenileştirilmelere gidilmiştir. Devletin bu işlevinin ve egemen kesimlerin önünde onun yolunu açıcı, zemin hazırlayıcı, gücünün elvermediği her noktada onun adına ekonomide de kurumlaşan yedeği olma durumunun ‘devletçilik’ politikası olarak lanse edilme aldatmacası, daha bu yıllardan itibaren Cumhuriyet sürecinin temel demagojilerinden olmuştur.

Aynı dönemde emperyalizmle ilişkiler, çeşitli politik gerginliklerden ve uluslar arası platformlardaki genel çelişkilerin de yansımasından kaynağını alarak bir türlü Türkiye egemenliğinin istediği rotaya girmemiş, emperyalizmle bütünleşmek için gereken dönüşümler yeterince sağlanamamıştır. II. Bunalım Döneminin özellikleri gereği emperyalist sömürü, alt yapı yatırımlarıyla, ticari plandaki sermaye aktarımı ve dış ticaret açıklarıyla, feodalizmin tasfiyesine yönelinmeden komprador burjuvazi aracılığıyla sürmüştür. Ülkede yaratılan değerler, dolaşım düzeyinde etkin olan ticaret sermayesi aracılığı ile metropollere aktarılmıştır.

Lozan antlaşmasıyla Kürt ulusu, emperyalizmin planı uyarınca dört parçaya bölünmüş olarak konumlandırılmıştır. Bu konumlanışı, öncelikle, tümü yarı sömürge sürecindeki diğer ülkelerin sınırları içinde bırakılmasıyla, (Türkiye Cumhuriyeti Devleti dahil) sözkonusu ülkelere politik planda bir ‘rüşvet’ olmuştur. Öte yandan, görünürdeki çarpışma gücünün TC. olması ve uzun vadeli hesapları dolayısıyla emperyalizm açısından sürecin önemli bir tercihi olmuştur.

Kürt halkı, Anadolu Hareketi sürecinde hareketin sınırları içinde tutulmuş, fakat açık işgal son bulur bulmaz önderliğin bu konudaki tavrı her açıdan somutlaşmış, 1938’e kadar sürecek olan Kürt İsyanları başlamıştır. Katliamlar, sürgünler birbirini izlemiş, hareketlilik tümüyle yok edilemese de bir süre için büyük ölçüde susturulmuştur, söndürülmüştür.

Yeni devlet Lozan’da, uluslar arası planda hukuksal varlığını meşrulaştırdıktan sonra, 1923 Ekim’inde M. Kemal ve çevresinin senaryosu çerçevesinde TBMM’de Cumhuriyet ilan edilmiştir.

1921 Anayasası’ndan sonra saltanat ve hilafetin kaldırılacağını sezinleyen saltanat ve hilafet yanlılarının çelişkileri, Cumhuriyet’in ilanından sonra doğal olarak artar. Bu gerçeğin, programları açısından pürüz yaratmasını önlemek amacında olan M. Kemal’in politikası gereği, Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre önce Meclis’te subay maaşlarının artırılması gündeme getirilir. Olası çatışmaların önlemini önceden alma politikası, benzer şekilde Lozan’da söz konusu olmuş, İstanbul Hükümeti’nin de çağrılması üzerine alelacele saltanatın kaldırıldığı ilan edilmiştir. Hilafet ise aynı süreçte kaldırılmayıp bu konuda programda olan tavır ileri bir tarihe ertelemiştir.

Böylelikle bir yandan Lozan görüşmelerinde İslam duyarlılığı, hilafet vesilesiyle Ankara Hükümeti’nin kozu olarak cephe tutulmuş, öte yandan aynı davranış, ülkedeki dinci muhalif güçlere yönelik yeni politikanın kademe kademe gündeme sokularak hazmettirilmesi ve olası tavır alışlara meydan verilmemesi avantajı haline getirilmiştir. Dolayısıyla halifelik ancak 31 Mart 1924’te kaldırılmıştır.

Hilafetin kaldırılmasından önce ülkenin çeşitli toplumsal kesimleri bu doğrultuda hazırlanmış, uygun ortam yaratılmıştır. M. Kemal bu kesimlerin en önemli ve etkin olanlarıyla bizzat görüşmeler yapmış, konuya ilişkin olarak onları da arkasına almıştır. Sözgelimi o dönem İzmir’de tatbikatta olan ordunun ileri gelenleriyle, tatbikatı izleme gerekçesiyle, uzun süre birlikte olarak iki ay boyunca hem onlarla hem de basın ve üniversite ileri gelenleriyle konuyu görüşmüş, daha önce aynı konuda çıkan tartışmalar nedeniyle İstiklal Mahkemeleri’nde özellikle basın mensuplarına verilen gözdağı niteliğindeki cezaların yönünü de farklılaştırmaya çalışmıştır. Verilen cezalar ve bunların affından sonra dönem, gözdağının sonuçlarını toplamaya artık oldukça elverişlidir.

Halifeliğin kaldırılmasından kısa bir süre sonra (20 Nisan 1924) yeni Anayasa yürürlüğe sokulmuştur. Demokratik hak ve özgürlüklerin göstermelik biçimde de olsa yer almadığı bu Anayasa’nın TBMM’de tartışılması sırasında, Cumhurbaşkanı’nın ve yürütme organının son derece belirgin olağanüstü yetkilerine ilişkin olarak çıkan tartışmalar nedeniyle Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin yetkileri bir ölçüde kısıtlansa da son çözümlemede durum, diktatörlüğün kabaca tanımlanmasından öte bir anlam ifade etmemektedir. Halk kitleleri üzerinde özellikle yoğunlaşmak kaydıyla, toplumun hiçbir kesiminin hiçbir kıpırdanışına ve muhalefetine izin verilmeyecek mekanizmalar ve yaptırımlar, yeni devletin karakterinin temel faktörleri olarak somutlaşmıştır. Bu durumu sistematize edecek kurumlaşmaların temelleri de yeni devletin temelleriyle özdeşleştirilmiştir. Devletin gelişip kendi doğrultusunda ilerlemesiyle birlikte sözkonusu kurumlaşmalar da gelişmiştir.

Henüz Anadolu Hareketi’nin savaş sürecinde olduğu evrelerde de varlığını çeşitli şekillerde yansıtmış olan kadro çelişkileri, gelişmeler doğrultusunda şiddetlenmiş, ve (17 Kasım) 1924 de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Politik taktiklere ilişkin görüş ayrılıklarının, feodal kurumların tasfiyesi sorununa farklı yaklaşımların yanı sıra Mustafa Kemal’in dar çevresiyle birlikte diğer kadroların fonksiyonlarını dışlayıcı, onları iradesiz ve edilgen bir konuma sokucu tavırları, sorunun özünü oluşturuyordu. Trabzon Burjuvazisi, daha Erzurum Kongresi sırasında kongreye sunduğu bir önergeyle liberalizmi ve ademi merkeziyetçiliği savunmuştur. M. Kemal grubunun merkeziyetçi ve müdahaleci özellikleri karşısında 1922’de belirginleşen grup, TPCF’nin de nüveleri anlamına gelir.

Kurucuları ve yöneticileri içinde Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay’ın da yer aldığı TPCF’yi çeşitli kesimler, Halk Fırkasına karşı yedek bir güç olarak desteklemişlerdir. TPCF’nin kurulmasından sonra İsmet İnönü, sıkıyönetim ilan etmek doğrultusunda görüş belirtmişse de HF grubu bu öneriyi reddetmiştir. Bu, kendi açılarından daha mantıklı ve tutarlı bir yöntemdir. Çünkü henüz egemenlik katmanlarıyla her yönüyle bütünleşmemişler, bağlarını gerektiği şekilde güçlendirme sürecini tamamlamamışlardır.

Öte yandan Lozan görüşmeleri sırasında alınan erken seçim kararı doğrultusunda yapılan seçimlerde, ikinci grup ve eski ittihatçılar Meclis dışı kalmış olsa da, HF içinde henüz tam bir uyum sağlanabilmiş değildir. Dolayısıyla daha kapsamlı bir hesaplaşmanın koşulları olgunlaşmamıştı ve bu gereksinmeleri için 1925 yılına kadar beklemeleri gerekiyordu.

1925, İstanbul proletaryasının grevleri ve Kürt halkının isyanlarıyla başlar. O döneme kadar Kürt Ulusu üzerinde birçok oyun oynanmış ve işçi sınıfının göreli de olsa bazı haklarını gözetmek şöyle dursun, dönemin güçlükleri onların ve diğer emekçilerin sırtına yüklenmeye çalışılmıştır.

Sendikalar kapatılır, kalanların yönetimine hükümetin sadık adamları getirilir, sol örgütlenmeler tasfiye edilir. Fakat elbette bütün bunların ulusal ve sınıfsal fonksiyonların tümüyle ve kalıcı olarak dumura uğratılabilmesi için yeterli olma şansı yoktur. Bu durumun farkında olan hükümet ve egemen sınıflar, iktidarlarını pekiştirmede sözkonusu güçleri ciddi engeller olarak görmeyi sürdürmüşlerdir. Nitekim hükümet, egemen sınıflarla eklemleniş sürecinde ilerlemek, temel dayanaklarından olan Anadolu burjuvazisinin büyük kentlerdeki ticaret burjuvazisiyle öteden beri varlığını koruyan çelişkilerini çözümlemek, emperyalizmle geliştirmek istediği ilişkilerine daha elverişli bir zemin hazırlamak üzere, ‘batılılaşma, uygarlaşma’ kisvesi altında ülkenin dış görünümünü rötuşlayacak ‘reform’ların aksamaması için, 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükun yasasını çıkarır ve ülkeyi tam bir terör dönemine sokar.

Bu arada çeşitli toplumsal kesimlere ve sınıflara sus payı niteliğinde ödünler verilmekten de geri durulmaz. Hatta işçi sınıfına yönelik olarak dahi bu kapsamda değerlendirilmesi gereken girişimlerde bulunulur. İçeriği oldukça sınırlı ve göstermelik olan “tatil-i eşgal” yasası çıkarılır. Toprak ağalarına ise Aşar kaldırılarak ödün verilir. Aşar’ın kaldırılması o güne kadar Meclis’te defalarca görüşüldüğü halde bir sonuç alınmamasına karşın, Kürt İsyanı’nın başlaması üzerine 17 Şubat’ta ivedilikle çözüm bulunur. Takrir-i Sükun yasasının gündeme sokulmasından bir ay sonra ise Ticaret ve Sanayi Odalarının işlerliğini düzenleyen bir yasa çıkarılarak bu odalara bir çok olanak tanınır. Ardından esnaf ve zanaatkarların örgütlenmesi yeni hükümlere bağlanarak bunlar sanayi odalarının denetimine sokulur.

Takrir-i Sükun yasasının çıkarılmasında, o günlerde pratik olarak ülke gündemini devlet açısından en fazla zorlayan tepki olan Şeyh Sait İsyanı’nın önemli rol oynadığını belirtmek gerekir. Henüz kendi statüsünü ve niteliğini ispatlama çabası içinde olan TC Devlet’inin, sınırları içinde bırakılmış bir başka ulus üzerinde denetim kuramaması kendisi açısından endişe verici bir olgu idi.

Şeyh Sait Ayaklanması’na ilişkin tartışmalara genel olarak iki noktada yanlışlık yapar.Birincisi, hareketin görünümdeki dinsel motiflerinin niteliği çözümlenmediği için ulusal özelliklerinin küçümsenmemesi, ikincisi ise harekette İngiliz Emperyalizmi’nin rolü ve desteği olduğuna ilişkin savlardır. İkinci savın hatasının temeli, durumun emperyalizmin çıkarları açısından daha geniş ölçekli bir çerçeve içinde değerlendirilememesi, Kürt ulusu topraklarının bir bütün olarak görülememesi, Sovyetler Birliği tehlikesi karşısında emperyalizmin bu bölgede denetim altında tuttuğu devletlerin konumunun zaafa uğramasını tercih etmesinin sözkonusu olmadığının saptanamamasıdır.

Bu savın, bir diğer emperyalist değil de özellikle İngiltere’yi hedeflemesi ise, İngiltere’nin durumuna ilişkin ek faktörler nedeniyle yanılgının önemini artırmaktadır. Çünkü öncelikle I. Paylaşım Savaşının nedenlerinden biri olan Kürdistan’da (hangi yöresinde başlarsa başlasın) gündeme gelen bir ayaklanmanın bütün Kürtleri hareketliliğe sevkedebileceği gerçeğinin görülmesi gerekir. Fakat tersinden bakarsak, savunulduğu gibi olayın sadece dinsel faktörlerini ele aldığımızda ve halifeliğin tekrar tesisinin istendiğini varsaydığımızda, bu durumun en fazla İngiltere’nin çıkarlarını etkileyeceği görülecektir. Çünkü İngiliz Emperyalizminin egemenliği altındaki ülkelerde daha fazla Müslüman vardır.

Sonuç olarak,iki yıllığına çıkartılan fakat 1927’de iki yıl daha uzatılan Takrir’i Sükun yasası şöyle demektedir: “Gericilik ve isyana ve memleketin iç düzenini, huzur ve dinginliğini ve emniyet ve güvenliğini bozmaya neden olacak bütün örgütlenme, kışkırtma ve girişimleri ve yayınları hükümet, Cumhurbaşkanı’nın onayı ile doğrudan doğruya ve idareten yasaklamaya yetkilidir. Bu fiillere katılanları İstiklal Mahkemesi’ne verebilir.” Burada da görüldüğü gibi Cumhuriyet tarihinde başlangıçtan günümüze, toplumsal hareketliliklerin de sol varlık ve eylemlerin de bastırılmasına yönelik girişimlerde ‘irtica’ motifinin vazgeçilmez öğe olarak kullanılmayı sürdürmesi, özelde incelenmesi gereken bir durum halini almıştır.

Takrir-i Sükun yasasının uygulanmasının uzatılmasını isteyen İsmet İnönü, amacı 1927 yılında şöyle açıklamaktadır: “İki yıl önce karşısında bulunduğumuz olayların en önemlisi Şeyh Sait Ayaklanması ile beliren eylem değildi. Asıl tehlike memleketin genel yaşantısında meydana gelen karışıklıktı, anarşik durumdu. Bu, memleketin birçok zamanlardan beri politik yaşantısına musallat olan başlıca derttir. Memleketin gelişip ilerlemesine ve samimi düzeltme isteklerinin bütün çabalarına engel olan budur. Ve bu, küçük çıkarları işletmeye alışmış soysuz aydınlarla, vicdan özgürlüğünü başkalarının vicdanına saldırmak için araç sayan politikacıların faaliyetidir.”…. “Asıl tehlike, anarşistlerin, karıştırıcıların sağlıklı insan topluluklarının kafasına durmadan vurmalarında ve fakat düzenbaz bir saldırıcı olarak ‘ne vuruyorsunuz’ diye bağırmalarındadır. Aldığımız tedbir, yalnız doğudaki davranışın değil, memleketin gelişip ilerlemesine başlıca engel olan sosyal düzendeki karışıklığın ortadan kalkmasını sağlamıştır.”

Takrir-i Sükun yasallaşır yasallaşmaz doğal olarak ilk yönelimi solculara olmuş ve ilk elde 83 solcu tutuklanarak İstiklal Mahkemesi’ne verilmiştir. Böylelikle, o döneme kadar legal konumdaki sol hareket, tutuklamalar sonucu geride kalan çok az sayıda kadrosuyla illegal konuma düşmüştür. T.C tarihine ‘1927 Komünist Tevkifatı’ olarak geçen olay doğmuştur. Önemli ölçüde sindirilen TKP, 1930 Serbest Fırka denemesiyle tekrar su yüzüne çıkma girişimlerinde bulunsa da, 1930’dan sonra objektif olarak kendini feshetmiştir. Aralarından bazıları da, girdikleri cezaevlerinde başlamak üzere burjuvazinin ideologluğuna soyunmuş, bu durum, giderek TKP’nin bir anlamda resmi yazgısı haline gelmiş ve TKP daha sonraki dönemlerde de burjuvaziye ideolog üreten bir kurum haline gelmiştir.

Yasanın çıkmasından hemen sonra basına karşı ‘cihad açılmış, gazeteler kapatılmış, gazeteler İstiklal Mahkemesine verilmiş, Kürt İsyanına karşı daha ilk günden Ankara Hükümeti’nin politikasını destekleyen ‘Orak-Çekiç’ te dahil olmak üzere her düzeydeki muhalif yayının kapısına kilit asılmıştır. İstanbul gazete ve dergileri olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebilürreşat’ın ilk elde kapatılmasının ardından, değişik yörelerde yayınlanmakta olan Yoldaş, Presse de Soir, Resimli Ay, Millet, Sada-yı Hak, Doğru Öz, Kahkaha, İstikbal, Tok Söz, Sayha gibi yayınlar da kapatılmış, benzer işlemlere tabi tutulmuşlardır.

Öte yandan TPCF’ye yönelik olarak kapsamlı bir tavrın uygulamaya sokulmasından da kaçınılmamıştır. Önce Kürt İsyanı’nı destekledikleri gerekçesiyle Şark İstiklal Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararı, aynı günlerde hükümet tarafından da benimsenmiş ve yürürlüğe konmuştur. 17 Haziran 1926 tarihinde ise “İzmir Suikastı” gerekçesiyle, hem ittihatçılar ve hem de içlerindeki Anadolu Hareketinin önder kadroları olmak üzere bütün TPCF yöneticileri, İstiklal mahkemelerine verilerek yargılanmışlardır. İstiklal Mahkemeleri’nin verdiği idam ve hapis cezalarıyla, özünde egemenliği elinde tutanlardan farklı bir niteliği olmayan bu kesim, karşıt tutumları dolayısıyla sindirilmiştir.

Sürecin en önemli baskı ve terör organı olan İstiklal Mahkemeleri, daha sonraki sıkıyönetim mahkemelerinin kendi koşullarına uygun öncelidir. Bu mahkemeler daha savaş yılları sırasında kurulmuştur. Niteliği üzerine fikir oluşturabilmek için, sözkonusu yıllarda bu mahkemelerin isimlerinin belirlenmesi için yapılan çalışmalarda “terör mahkemeleri” adının tartışılmasına bakmak yeterlidir. İstiklal Mahkemeleri, Meclis’ten seçimle gelen bir başkan, bir savcı ve iki üye ile bir de yedek üyeden oluşmaktadır. Görülen davalarda yasal engel olmamasına karşın avukat bulundurulmamaktadır ve verilen cezalar genellikle hemen infaz edilirdi. Hukuki bir dayanağı olmayan bu mahkemeler, görev bölgesi olarak saptanmış alan içinde şehir şehir gezerek çalışırlardı.

Verdikleri cezalara rakamlar açısından bir göz atıp bu doğrultuda fikir edinmek istediğimizde, karşımıza çıkan tablo ürkütücüdür. Sözgelimi Takrir-i Sükun döneminde, Şark İstiklal Mahkemesi iki yılda 5010 kişiyi yargılayıp bunların 2779’u hakkında beraat, 420’si hakkında idam kararı vermiştir. Asker kaçaklarına verilen yoğun idam cezalarının bu rakamlara dahil olmadığını da belirtmeliyiz. Sadece bu mahkeme, son altı ayında 131 kişiye askerden kaçtıkları için idam cezası vermiştir. Askerlik ve insanların silah altında tutulması, savaştırabilmesi olgusuna, ‘Kemalizm’i incelerken Anadolu insanının savaş karşısındaki konumunu belirlemenin önemi açısından değinmiştik. Ankara İstiklal Mahkemesi ise iki yıl içinde 2436 kişiyi yargılamış, bunlardan 1343 kişiye beraat, 240 kişiye idam cezası vermiştir. Yine asker kaçaklarının durumu bu rakamların dışındadır.

İstiklal Mahkemeleri, hükümete (daha doğru bir tanımla Mustafa Kemal’e) karşı sorumlu olarak çalışmaktadırlar. Bu mahkemelerin bağımsızlık olgusu açısından sergiledikleri vahim durumu ve o bağlamda ne ölçüde mahkeme, ne ölçüde terör ve infaz kurumu olduğunu bir örnekle açıklamak gerekirse; sözgelimi İzmir Suikastı Davası’na bakan İstiklal Mahkemesi’nin bir oturumunda, Kazım Karabekir, sorgusu sırasında: “Parti kurdurmak hükümetin elindeydi, kurulurken cesaret verenlerin başında hükümet vardı” der. Çeşme’de bulunan Mustafa Kemal, Karabekir Paşa’nın bu sözlerini duyunca çok sinirlenir ve bu tarz konuşmasına izin verdikleri için mahkemeyi suçlar, mahkeme kurulunun Çeşme’ye getirilmesini emreder. O gece verilecek balo gerekçe gösterilerek İstiklal Mahkemesi üyeleri Çeşme’ye getirilir. Mustafa Kemal onları bir odaya aldırtarak çok sert bir şekilde azarlar. Mahkeme Kurulu’nun baloda daha fazla duracak hali kalmamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın önünden geçip gitmeye de cesaret edemezler ve pencereden atlayarak dışarıya çıkar, kimseye görünmeden Çeşme’yi terk ederler. [6]

Bu dönemde “devrim” olarak lanse edilen bir dizi batı adaptasyonunun halk kitleleri tarafından kısa sürede ‘kabul’ görmesi ve hayata geçirilmesi için, yenileştirme seferberliği, baskı ve zor seferberliği ile aynı paralelde ve aynı ağırlık içinde uygulanmıştır. Sözgelimi ‘şapka devrimi’ nedeniyle, bu konudaki yasanın çıkarılmasının hemen ardından Erzurum’da çıkan karışıklıklardan sonra hızla yargılanan sanıklar hakkındaki karar üç gün sonra açıklanmıştır. Bu ilk “hüküm”e göre üç kişi idam, iki kişi de onar yıl cezaya çarptırılmıştır. Bu tarz cezalar, yurdun pek çok yöresinde “seyyar” İstiklal Mahkemeleri tarafından oldukça sık ve yoğun bir biçimde verilmiş olup, ceza nedenleri ve cezanın ağırlığı karşılaştırıldığında, Cumhuriyetin niteliği ve programının anlaşılması yolunda önemli bir kesit sunacak, ciddi verilerle yüklü bir tablo ortaya çıkacaktır.

Aynı yılın Kasım ayında ise “Tekke ve zaviyelerle türbelerin reddine ve türbedanlıklarla bir takım ünvanların men ve ilgasına dair” yasa çıkartılarak din adamlarının etkinliklerine önemli bir darbe indirilmiştir.

Bunların dışında, emperyalizme eklemlenmenin zemini, ‘Batılılaşma’ programı olarak lanse edilen uygulamalar çerçevesinde hızla yaratılmaya çalışılmıştır. Hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alınmış, saat ve takvimde Batı Modeli benimsenmiştir. 1926 yılında İsviçre yasalarından kopya edilen “Medeni Kanun” ve “Borçlar Kanunu”, Mussolini pratiğinin ifadesi olan İtalyan Ceza Kanunu ve yine İtalyan ve Alman yasalarından kopya edilen Ticaret Kanunu çıkarılmıştır. İzleyen yıllarda ise, Hukuk ve Ceza Mahkemeleri Usulleri, Deniz Ticaret, İcra ve İflas gibi mülkiyet kurallarını burjuva anlamda güvenceye alan yasalar çıkarılmıştır. Okuma yazma oranının son derece düşük olduğu bu dönemde Latin harfleri ve rakamları benimsenerek ‘Batılılaşma’ sürdürülmüştür.

Bu zorba ‘reformizm’ değerlendirilirken, Anadolu Hareketi’nin ve CHF’nin sınıfsal niteliği gözden kaçırılarak, sol’un özgücüne güvenmeyip dışındaki güçlerden medet umma tavrı, bir anlayış, bir çizgi haline getirilmiş, uzun yıllar bu bağlamda karşı-devrime azımsanmayacak bir hizmet paketi sunulmuştur. Bir ülkenin burjuvazisinin de, devlet erkinin fonksiyonerlerinin de, sol’ununda, potansiyel zaafları ve çeşitli biçimlerde kendi dışındaki güçlere bel bağlama tavrı, yelpazenin bütününde bağımlılık kimliği olarak ancak bu denli somutlaşabilirdi..

Çağdaşlaşma ve Batılılaşma kavramlarının ne denli gerçeklerden uzak olduğu; çağdaşlaşmanın üretim ilişkileri ile üretici güçlerin gelişimi doğrultusunda toplumun evrimleşmesi sayesinde kazandığı dinamiklere bağlı olarak gerçeklik kazandığı, aksi taktirde sübjektif çerçevede dahi yapay kalacağı kesindir. Bu durum için laiklik konusundaki gelişmeleri gözlemlemek, önemli bir veri olacaktır.

Laiklik, feodal bir kurum ve ilişkilerin tasfiyesine bağlı olarak gündeme gelebilir. Oysa T. C. devletinin feodalizmi tasfiye etmek (edebilmek) şöyle dursun, iktidarlarını pekiştirmek için feodal güçlere de gereksinimi olmuş ve bu kesimler çeşitli ödünlerle beslenmişlerdir. Burjuva karaktere oturma amaç ve çabası da; burjuvazinin egemenlik bloğundaki etkinliği ve potansiyel gücü de bu gerçeği ortadan kaldıramaz.

Nitekim çelişkinin niteliğini çarpıtarak bir pratik yaratma işlevinin kaçınılmaz paradoksu, laiklik konusunda bütün T. C tarihi boyunca ilginç görünümler sunmuştur. Bu yolda başlatılan hareketler, eğitimsiz ve bu konuda ilerleme koşulları olmayan kitlelerce, insana saldırı biçiminde görülmüş, kendine laik diyen bir devletle laik olmayan bir toplum karşı karşıya kalmış, dine ilişkin konulardaki biçimsel düzenlemeler, baskı ve zor yoluyla uygulattırılmaya çalışılmıştır.

Kaldı ki verili koşulların bu tablosunda devletin de laik olabilmesi söz konusu değildir. Nitekim laiklik uygulamaları ancak çarpık kapitalist oluşumların önünü açma konusunda işlevi olabilen bir sonuç yaratmış, ama aynı zamanda bu ‘laik devlet’, din unsurunun egemen sınıflarca kitleleri pasifize etmenin ve uyutmanın bir aracı olarak kullanılmasının kurumu olmuş, din ve mezhep farklılıklarından yola çıkılarak toplumsal çelişkilerin yönünün saptırılması da cazip bir yöntem olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, bir partinin sınıfsal konumunu, niteliğini belirleyen, onun ideolojik-politik çizgisi ve programıdır. Bu temelde, bir siyasal örgütlenmenin egemen sınıfların aygıtı olup olmadığını belirlemek, söz konusu örgütlenmenin yönetim mekanizmalarında, (egemen sınıfların üretim ilişkileri içindeki konumlanışına uygun olarak) sözgelimi mutlaka sermayedarların olması gerekmez. Esas olan, idare erkinin bu sınıfların çıkarlarının temsil edip etmediği, ona hizmet edip etmediğidir.

Bir partinin sınıflarla somut organik ilişkileri olmasını koşul olarak görmemek gerektiği gibi, bir ülkede aynı sınıfın hizmetinde olan birden fazla parti de olabilir. Bu örgütlenmelerin hemen hepsi egemen sınıf veya katlar tarafından çeşitli şekillerde desteklenir. Birden fazla partinin bulunması, bu partilerin (aralarında nitelik olarak bir farklılık olmamasına rağmen) programlarının göreli değişiklikleriyle ülkenin ekonomik-politik ve toplumsal temelde değişik dönemlerinin ‘alternatif’ yedek aygıtları olarak var olması ve toplumsal muhalefetlerin bu düzen içi seçeneklerde boğulması, çok partililiği, egemen sınıflar açısından genellikle daha cazip kılar. Elbette bu arada, söz konusu partilerin iktidar yarışının şiddeti içinde sınıf çıkarlarını zedelememeleri, temel ilkedir.

Günümüzde de tümüyle egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda varlık kazanmış, kendilerini bu şekilde programlamış olan partilerin hepsi, Oligarşi tarafından değişik ölçülerle ve çeşitli biçimlerde desteklenmektedir. Güncel gereklilikler paralelinde hangi partiye destekle öncelik tanınacağı, hangi partinin ne oranda arkasında olunacağı, hangi partiye ne şekilde müdahale edileceği (yönlendirileceği) belirlenmekte, iktidar partisi veya iktidar partileri seçenekleri de, bu faktörler ışığında saptanmaktadır. Partilerin birbirleriyle mücadelelerinin kurallarını saptadıktan sonra güncel gelişmelere genellikle karışmayan egemen sınıflar,  gerekli gördükleri durumlarda da fiili hakemlik rolünü oynarlar. Programlara açıkça müdahale ettikleri, eleştirdikleri ve somut programları bizzat ortaya koydukları da olur.

Ülkemizde de Halk Fırkası, Cumhuriyet Halk Partisi, ideolojik politik çizgisiyle, programlarıyla, egemen sınıfların, burjuvazi ve toprak ağalarının siyasal örgütlenmesi olmuştur. CHP, Takrir-i Sükun sayesinde bu sınıflarla ilişkilerini her açıdan pekiştirme, muhaliflerini bertaraf etme ve politik arenada tek parti olma mücadelesi vermiştir. Kaldı ki bu parti, egemen sınıflarla organik ilişkisi olmayan, sadece ideolojisiyle ve programıyla onlar için yönetmeye aday bir örgütlenme değildir. Anadolu burjuvazisinin, İstanbul ticaret burjuvazisinin bir kesiminin ve toprak ağalarının önemli kesiminin somut desteğine sahiptir. Ayrıca CHP’nin bütün hızlı ve etkin reformlar gerçekleştirme görüntüsüne karşın, bu girişimlerin ülkedeki sınıf dokusuna yönelik bir nitelik taşımamasının altı iyice çizilmelidir. Bir toprak reformunun gündeme gelmesi veya sözgelimi dış ticaretin ulusallaştırılması gibi radikal nitelikli tavırların değil, yüzeysel ve biçimsel konularda radikal yöntemli yaptırımların uygulandığını görüyoruz.

FEODAL GÜÇLERE İLİŞKİN TAVIR

Ticarileşme derecesini ve tarımı etkileyen faktörlerin en önemlisi, toprağın tasarruf biçimidir. Tarım, sözkonusu tarihsel dönemde, dünya ekonomisi ile ilişkide seçeneksiz bir alan durumundaydı. Ekonomik birikim yalnız tarım sektöründe yaratılabiliyordu. Sürekli, kalıcı nitelik taşıması mümkün olmayan bu durum çerçevesinde, 1920’ler Türkiye’sinin tarihsel kesitinde, gerekli ticari üretim düzeyine ulaşılması yalnızca tarım sektöründe olasıydı. Türkiye’de iş yapan ticaret sermayesi, diğer sektörlere nazaran tarımda hem daha yüksek kâr oranı hem de daha büyük bir hacim elde edebildi. I. Paylaşım Savaşı başlarına doğru, büyük toprak sahibi ağalar (köy nüfusunun %1’i) tüm işlenen toprakların %39,3’ünü, küçük toprak ağaları ve zengin köylüler (%4), toprakların %26,2’isini ellerinde tutuyorlar, köylü ailelerinin (köy nüfusunun %95’i), payına ise işlenen toprakların %34,5’i kalıyordu.

1920’li yılların sonu ile 1930’lu yılların başında ise Türkiye’de büyük toprak ağaları tüm işlenebilir arazinin %40-50 sine sahipti. Orta çiftçi, işlenebilir toprağın %40’ına, tarım nüfusunun %65-70’ini oluşturan yoksul köylüler ise, işlenebilir toprağın %5-10’una sahipti. 1927 sayımına göre nüfusun %83,7’si kırsal bölgelerde yaşıyordu. ekilebilir arazi bütün arazinin %38’i idi. fiilen ekilen topraklar ise bütün ülke topraklarının ancak %4,86’sından ibaretti.

Bu durum, tarımsal planda feodalizmin etkinliğinin önemli bir göstergesidir. Ülkemizde fiilen kullanılan toprakların son sınırına gelinmesi özellikle 1950’lerden itibaren başlayan döneme denk düşer. 1920’ler ise bu olgudan henüz oldukça uzaktır. Ormanlar, toprakların %18’ini, mezralar %35’ini, dağlar yararlanılmayan alanlar %13’ünü ve göller, bataklıklar %1’ini oluşturuyordu. Tahıl, fiilen ekilen alanın %90’ına yakınını, bakliyat %3,9’unu, sanayi bitkileri %6,6’sını kapsıyordu. 1932 sonrasında, toprağın büyük ölçüde toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşması hızlanmıştır.

Türkiye’de tarımsal yapı, bölgesel farklılıklar gösterir. Ortakçılıkla işletilen büyük mülkler yaygınlaşırken, ücretli işçi kullanan az sayıda kapitalist çiftlik ve yine yaygın küçük köylü üretimi mevcuttur. Tahıl üreten bölgelerde ve sınai ürünü üreten kıyı bölgelerinde de toprak kirası (rant) kural olarak ürünün 1/3’ünü, ½’sini oluşturmaktaydı. Ortakçılık kirası, feodal nitelik taşımakta ve köylülüğün artı-ürününü aldıktan sonra köylü için zorunlu geçim payının da önemli bir bölümünü kaplamaktadır. Türkiye’de yarıcılık, kesimcilik, marabacılık vb. şekillerle adlandırılan ortakçılık, aynı zamanda köylünün sömürülme tarzında bir geçiş biçimidir. Ve kapitalist üretim ilişkileri sürecine doğru bir evrimi simgeler. Bu dönemde ise ortakçılık, Kürdistan’ın dağınık nüfuslu dağlık, doğu bölgelerinde ve güneydoğu yerleşiminde yarı-feodal bir ticaret anlaşması olarak sürdürülüyordu.

“Türkiye değişik toplumsal ekonomik biçimlerin alaca bulaca birleşmesiyle karışık bir örgüyü temsil ediyor. Doğu illerinde, Kürdistan’da ve Akdeniz’in bazı bölgelerinde henüz az bozulmuş doğal ekonomi temelinde çoban kabile biçimi ve feodal ekonomi görüyoruz.” (2) Bu şekilde yarı-feodal ilişkilerin egemenliği temelinde, tefecilikle uyum sağlamış ortakçılık, köylülüğün sömürülmesinin başta gelen biçimi olmuştur. Ege ve akdeniz’in verimli ovalarında, özellikle emek-yoğun ticari ürünlerin yetiştirilmesinde de ortakçılık daha çok sözleşmeli iş-gücü biçiminde gerçekleştiriliyordu. Böylece, genel olarak toprak kiracılığı biçimindeki küçük köylü işletmelerinin egemenliği ortaya çıkıyordu.

1922’de yapılan bir araştırmaya göre aile başına işlenen ortalama toprak miktarı 25 dönümdü. Bu durum, bölgelere göre değişiklik göstermekteydi. Büyük toprak mülkiyeti hızla büyümesine karşın bu toprakların kullanımında farklı bir gelişme görülüyordu. Ortakçılık anlaşmaları nedeniyle bu topraklar, genellikle parçalanarak işleniyordu. Diğer büyük toprak dağılımına baktığımızda ise; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, ticari olmayan, yarı feodal tasarruf kategorisine denk düşen büyük mülklerin, kiracılık anlaşmalarıyla küçük birimler halinde işletilmekte olduğunu görürüz. Ticarileşmiş ortakçılıkta ürün cinsinin (pamukta olduğu gibi) belli bir mevsimde değil, tüm yıl boyunca emek gerektirdiği durumlarda, büyük çiftlikler yapısını korumuştur.

Tarım kesimindeki başlıca olgu, hangi biçimiyle olursa olsun büyük toprak mülkiyetinin sağlama bağlanması ve kullanma düzeyinde ortakçılıkla parçalanmasıydı. Gerçekte toprak kiracılığı biçimleriyle küçük tarımsal işletmelerin yaygınlığı, büyük toprak mülkiyetini koruyan bir olguydu. Büyük toprak mülkiyeti Anadolu Hareketi’ne katılan eşrafın, malını, mülkünü bırakıp kaçan Rum ve Ermeniler’in boşalttıkları arazileri ve mücadeleye katılmayan bir kısım eşrafın topraklarını işgal etmesi şeklinde iki biçimde oluştu. Öyle ki, eşrafın temsilcileri, TBMM’de, azınlıklardan geriye kalan toprakların bir bölümünün savaşta ölen askerlerin dul eş ve yetim çocuklarına bağışlanması yolundaki öneriyi dahi reddetmişlerdir.

Bunun yanı sıra, Yunanistan’la yapılan insan değiş-tokuşu sonucu yurda gelen göçmenlere toprak dağıtılması zorunlu kılınmıştır. 600.000 hektardan çok toprak bu şekilde dağıtılır. Ancak devlet bu toprak sahiplerine tapu vermekten kaçınır, göçmenler hep tapusuz ve topraklarının kadastrosu yapılmamış durumda kalır. Büyük toprak sahiplerinin, göçmenlerin arazileri işlenir hale getirmeleriyle birlikte bu topraklar üzerinde hak iddia etmeye başladıkları görülür ve bu topraklara el koyarak göçmenleri ortakçılar haline getirirler.

Büyük toprak sahipleri, 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu temel alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden yararlanarak, topraklarının durumu hukuki açıdan da sağlama bağlamışlardır. “Devrim Kanunu” olarak yıllarca söz edilen bu yasayla, toprak üzerinde özel mülkiyet haklarının güvence altına alınmasının, kamu topraklarının ağaların mülkiyetine geçirilmesinin yasal hükümleri getirilmiştir. 1924 Anayasası her türlü “istimlak” durumunda “tam ve peşin olarak” bedelin ödeneceğini hükme bağlayarak, büyük toprak sahiplerini herhangi bir toprak reformuna karşı fiilen güvence altına almıştır.

Toprak reformu hakkında CHP’nin önde gelen milletvekili ve sözcülerinden Mazhar Müfit’le 1923 yılında geçen konuşmalarını Sabiha Sertel şöyle anlatmaktadır. “Müfit bu defa kızmadı. düşünerek cevap verdi. M.Kemal bir çok reformlar yapmak istiyor, toprak reformu için burada ağalarla, özellikle Kürt ağaları ile Kürt vekillerinden Fevzi Beyler ve diğerleriyle konuşmalar yaptı. Bu reform meselesi çok çetin bir mesele, bu reformu ele almak, bütün ağaları, eşrafı kaybetmek demektir. Şimdilik toprak reformu defterini kapattık” Bu sözler, Türkiye’nin hep gündeminde olan ama ilginç bir biçimde bir türlü gerçekleştirilemeyen Toprak Reformu konusunun boyutlarını güzel koymuyor mu?….

İktidarın sınıfsal bileşiminin bir ayağını toprak ağaları oluşturunca, hükümetten toprak reformu beklemek ‘abesle iştigal’dir. Ayrıca büyük toprak sahiplerinin, devlet topraklarını gasbetmesine ve küçük toprak sahiplerinin ortakçı durumuna getirilmesine göz yumulduğu gibi, bunlara çeşitli biçimlerde etkin yardım ve teşvikler de yapılmıştır.

Devletin tarıma ilişkin stratejisi dört politik çizgiden oluşmaktaydı: 1) Devletin, tarım girdilerinin sağlanması üzerindeki etkileri, 2) Tarım ürünlerinin pazarlanmasında etkili olan devlet politikaları, 3) Tarım kesimini ilgilendiren girdilerin Pazar fiyatlarının devletçe düzenlenmesi veya ondan etkilenmesi, 4) Vergilerle tarımsal üretimin bir kısmına aynen veya nakit olarak el konulması… Tarım alanında büyük toprak sahiplerine böylece etkin bir devlet desteği sağlanmış oluyordu.

1924’te kabul edilen bir yasaya göre; a) Bir çift öküzü olan çiftçi en az yüz dönüm toprak işlemekle yükümlü tutuluyor, b) Savaş yetimleri, dullar ve sakatlara ait topraklarda, her köylünün, haftada bir gün çalışması şartı getiriliyor, c) Devlete ait girişimlerde ilk 6000 TL. için 250 dönüm, ilave her 100 TL. için de 25 dönüm toprak işlemesi zorunlu tutuluyor, d) Belediye Meclislerine, çiftçiye Ziraat Bankası kanalıyla tarım makine ve aletleri sağlamada yardımcı olma görevi veriliyordu.

Hükümet,üretici güçlerin gelişmesine en belirgin katkıyı traktör alımındaki nakit para teşvikiyle geliştirdi. Ayrıca tarımsal araştırma merkezleri, denetleme çiftlikleri, danışma kurulları kurdu. Tohum dağıtıp belirli ürünlerin yetiştirilmesini teşvik etti. 1927 yılında Tarım Bakanlığı bütçesi ancak 5.727.000 TL. iken, makine kullanan çiftçiye devlet, 1926-30 yılları arasında 6.652.181 TL. hazine yardımı yapmıştır. 1930’lu yıllarda ise, traktör sahiplerine yapılan bu hazine yardımı kaldırılıyor, kaldırıldığı için de traktör sahibi çiftçilere 7.700.000 TL. tazminat ödeniyordu. Yine 1924 yılında kabul edilen yasaya göre 50 hektardan fazla toprakta işletme yapan çiftçi veya yardımcısı askerlikten muaf tutuluyor, ayrıca 20 hektardan büyük tarımsal araziyi makineyle işleyen çiftçilerin traktör vb. tarım makinelerinin yakıtları vergiden bağışık tutuluyordu. 17 Şubat 1925 tarihinde ise büyük toprak sahiplerinin uzun zamandır istediği gibi aşar kaldırılmış, yerine nakit olarak ödeme yapılan bir vergi konmuştur.

Buna göre, pazara sunulduğunda geniş kitlelerin kullandığı tahıl %10 vergilendirilirken, sanayi için kullanılan ve emperyalist ülkelere ihraç edilen sanayi ürünleri %7 olarak vergilendirilmiştir. Fakat bu vergi de bir yıl sonra kaldırılmıştır. Aşarın kaldırılmasıyla azalan devlet geliri, geniş emekçi kitlelerinin kullandığı tekel ürünlerinin fiyatının yüksek tutulması yoluyla sağlanan satış vergileri ile karşılanmıştır. Cumhuriyet’le birlikte büyük toprak sahiplerinin ödediği vergi oranı sürekli düşmüştür. Tarımda alınan arazi vb. dolaysız vergilerin gelirlere oranı 1924’te %27,5 iken, bu oran 1930’da %10’a düşmüştür.

Büyük toprak sahipleri bütün bunların yanı sıra, yüksek tutulan banka kredileriyle de desteklenmiştir. Çiftçilere kredi vermek amacıyla Ankara’ya taşınan ve yeniden örgütlendirilen Ziraat Bankası’nın yönetim kurulunu, Anadolu eşrafı, tüccar ve Konya mebusları oluşturuyordu. Büyük toprak sahiplerinin yönetimi oluşturduğu Ziraat Bankası’nın tarım kredileri, 1926 yılında 13 milyon TL. den 1930 yıllarında 29 milyon TL. ye çıkarılmıştır. Ziraat Bankası kredileri tümüyle büyük toprak sahiplerine gitmiş, tefeci sermayesi olarak kullanılmıştır. Bu bankanın tüzüğüne göre kredi kullanabilmek için ya kişisel kefil, ya da ipotek edilecek gayri menkul göstermek gerekiyordu. Bu durum doğal olarak küçük köylünün, banka kredisinden yararlanmasının önünde engeldi. Bankadan %12 faizle kredi alan eşraf, kefil göstermediği için bankadan kredi alamayan köylüye %200’e kadar varan faizle borç vererek, köylüyü her bakımdan kendine bağlayıp ağır bir sömürü altında tutuyordu.

Demiryolları yapımı, büyük toprak sahiplerinin İzmir İktisat Kongresi’ndeki en önemli istemlerinden biriydi. Bu dönemde Hükümet, 4000 km. yi bulacak demiryolu hattının yapımını kararlaştırmıştır. Ve 1929’a gelindiğinde 1000 km’nin yapımı tamamlanmış, geri kalanın inşaatı ise sürmektedir. O zamanın deyimiyle “şimendifer politikası”nın amacı, her ne kadar askeri gereksinmelerle açıklansa da, gerçekte; iç pazarı bütünleştirmeye, emperyalizmle bağları güçlendirmeye ve Kürdistan’a ilişkin sömürü politikalarına yönelikti. Böylece iç bölgelerdeki tarım ürünlerinin pazarlanması sağlanacak, gerekli iç Pazar aktarımlarının yanı sıra, emperyalizmin ülke üzerindeki işlevlerinin alt yapısı oluşturulacaktı…

1930 yılları başında meta ekonomisinin gelişmesinin yanı sıra, bir iç Pazar ve hatta emek gücü pazarı oluşturma süreci hızlanmıştır. Ancak ülkede kapitalist mülkiyet hala oldukça zayıftı. Devletin büyük destek sağladığı toprak ağası, tefeci ve zengin köylüler tarafından mülksüz bırakılan Türk ve Kürt köylülerinin tarımdaki konumu değişmemiş ve yarı feodal bağımlılık sürmüştür.

Bu dönemin tarım politikasını bir Sovyet araştırmacı şöyle özetler: “Bu ülke Asya’daki bir çok genç egemen devletten farklı olarak tropik Afrika ülkeleri bir yana, örneğin Hindistan, Pakistan ya da Burma’ya göre 2-3 kez daha çok kapitalist gelişmenin ‘tarihsel stajına’ sahip. Türkiye’de tarımsal devrim tamamlanamadı. Son zamanlara kadar köylülerin baskısı zayıf oldu. Yeni toprakların kazanılması ve kolonizasyonu, Türkiye kırlarında tarımsal devrimin ortaya çıkmasını ertelemeye yarayan sübab işlevini gördü. Bunun sonucu olarak Türkiyeli toprak ağaları 30-40 yıl görece sakin bir dönem geçirdi, ve bu dönemde yavaş yavaş kapitalist yönde evrim gösterdiler. Başka bir deyişle, bu ülkedeki eşit etkili sınıf mücadelesi, büyük toprak sahipleri sınıfının, toprak üzerindeki tekelini tümüyle korumayı başarması ve köylülüğün yıkımı ve farklılaşması ile aynı zamanda, tedricen kapitalist işletmelere dönüşmesiyle sonuçlandı.”

BURJUVA KESİME YÖNELİK TUTUM

TEŞVİK VE DESTEKLER

Anadolu Hareketi’nin temel amaçlarından olan azınlık burjuvazisinin yerini Türk burjuvazisinin alması, bu dönemde önemli ölçüde gerçekleşmiştir. Yine ülkeyi emperyalist-kapitalist sistemin parçası haline getirme amacının bir kısmını oluşturan çeşitli hukuki düzenlemelerden daha önce söz etmiştik. Ayrıca, yerli sermaye birikiminin sağlanması için devletin tüm olanakları teşvik, destekleme vb. şeklinde burjuvazi tarafından kullanılmıştır.

Kapitalist bir yapının gerçeklik kazanması için, üretim düzeyinin düşük olduğu el zanaatlarının fabrikasyona geçişi zorunludur. Bu gerçeğin farkında olan burjuvazi, sanayi alt yapısı oluşturma amacı gütmüş olsa da ülkedeki geleneksel zanaat, fabrika sanayisine dönüşme birikimi ve dinamikleri taşımıyordu.

Bu konuda 1938 yılındaki bir Amerikan Komisyon raporunda şöyle deniliyor: “Türkiye hammadde üretiyor ve bunu daha da artırabilir. Ama bugüne değin üretimin genişlemesi için gerekli ne yeteneği ne sermayesi ne de gücü vardır.”

  1. Paylaşım Savaşına kadar Türkiye’nin imalat sanayi, İstanbul ve İzmir’de (tüm işletmelerin %75’i) yoğunlaşmıştı. İşletmelerin 3’3’ü devletin elindeki askeri gereksinmeler üreten fabrikalardı. 1915 yılında İzmir sanayi sermayesinin %75’i Rum, Ermeni ve Yahudilere aitti. 1923 yılındaki sanayinin durumunu aşağıdaki tablo açıkça göstermektedir.
İşletme sektörleri İşletme sayısı İşçi sayısı
Metalurji 3272 8020
Besin 1273 4493
Tekstil 20057 35316
Taş ve Kil 704 3612
Ağaç işleme 2067 6007
Ayakkabı 5348 17964
Kimya 337 803
Toplam 33058 76215

(1923 yılında (Kasım) Türkiye sanayinde işletme ve işçi sayısı)

Tablodan da somut olarak anlaşılacağı gibi, ülkedeki sanayi çok küçük ölçeklidir ve el zanaatçılığından öte bir özellik göstermemektedir. Sanayi alt yapısı oluşturmak için gerekli sermaye sorununu çözmek amacıyla, yabancı sermayenin yatırım yapması beklenmişse de bu durum beklentiden öteye geçememiştir.

Burjuvazinin sermaye birikimini hızlandırmak ve sanayi yatırımlarını özendirmek için çeşitli teşvik ve destek yasaları çıkarılmıştır. Daha önce de teşvik yasalarıyla özendirilen sanayi yatırımcılığına ilişkin olarak çıkarılan ‘Teşvik-i Sanayii’ yasasıdır.

1924 yılında çıkarılan bir yasayla Türk uyruklularının veya Türk şirketlerinin ithal edeceği gemiler; yine 1924 yılında sanayi işletmelerinin kullandığı bazı hammaddeler gümrükten bağışık tutulmuştur.

5 Nisan 1925 yılında çıkarılan bir yasayla da şeker fabrikalarına ayrıcalıklar tanınır. Bu yasayla, şeker fabrikalarının kuruluş ve işletmesi hükümet iznine bağlanmakta ve bunun yanı sıra bir çok ayrıcalık tanınmaktadır. Böylece hükümet şeker sanayinde istediği kesime hem tekel hem de ayrıcalıklar tanıyarak hızlı bir birikimin önünü açabilecektir.

Yasa, 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun tanıdığı ayrıcalıklara ek olarak yeni ayrıcalıklar da getirmektedir. Şeker, 8 yıl süreyle tüketim vergisinden bağışık tutulmakta, fabrikaların kurulması için gerekli arazi on, onbeş dönüm olmak koşuluyla gerekirse istimlak edilerek bedava verilmektedir. Fabrikalar için gerekli nakliye ve taşımacılıkta vergi indirimi uygulanacak, hatta fabrikalara gerekli kömür, linyit, kiremit sağlayan ocaklar ile şeker pancarı üreten arazi de on yıl arazi vergisinden bağışık tutulacaktır.

Sanayiye gerekli kaynağın sağlanması için 1925 yılında devlet tarafından Sanayi ve Maden Bankası kurulmuştur. Bankanın kuruluşu ile ilgili olarak hükümetin meclise sunduğu yasa tasarısında, bankanın ‘bizzat veya katılım yoluyla’ yatırımlar yapması önerilmişse de, meclis komisyonlarında bankanın bizzat yatırım yapmasına ilişkin madde çıkarılmıştır. Banka ancak Osmanlı Devleti’nden kalan sanayi işletmelerini “Oluşturulacak şirketlere devredilinceye kadar idare etmek” “katılım yoluyla tesisatı sanayide bulunmak, işletmek” ile yükümlü tutuluyordu.

Görüldüğü gibi söz konusu bankanın kuruluş amacı, özel sermayeyi özendirmek, kredi sağlamak ve riskleri kendi üzerine alarak burjuvazinin gelişimine katkıda bulunmaktır. Yine 1925 yılında çıkarılan bir başka yasayla memur ve müstahdemlere dağıtılan ayakkabı, kumaş, elbise ve yatak gereçlerinin yabancı ürüne göre %10 daha fazla olsa da, yerli üründen dağıtılması kararlaştırılmıştır. Aradaki fiyat farkı ise genel ve karma bütçeden, özel idare ve belediyeler tarafından karşılanacaktır. 1927 yılında yürürlüğe sokulan ve en kapsamlı, derli toplu teşvikleri tanımlayan ‘Sanayi ve Teşvik Kanunu’, durumu şu şekilde ifade etmektedir.

A) Belediye sınırları dışında işletme kurmak isteyen girişimcilere parasız olarak, gerekirse istimlak yoluna başvurarak, arazi sağlanır. Girişime, belediye sınırları içinde arazi gerekirse, kuruluşların on yıl içinde ödeme koşulu ile saptanacak bir bedel karşılığında arazi verilir.

B) Girişimlerle devlet şebekesi arasında bile resim, özel telgraf veya telefon hatları yapımına izin verilebilir.

C) Girişimler ve bunların bulundukları arazi ve müştemilat ile diğer tesisleri, sulama, arazi, kazanç, kesinti vergilerinden ve belediyenin belirli ruhsatlarından aldıkları resimden bağışıktır.

D) Sanayi işletme ve ya maden işletmesi oluşturmak için kurulacak şirketlerin hisse senetleri ve tahvilleri damga resminden bağışıktır.

E) Kuruluşların oluşumu, yapımı ve genişletilmesi için gerekli inşaat malzemesi, üretim için gerekli hammaddeler, makine, alet ve yedek parçalar, işletmelerin kendilerine ait olarak kuracakları nakliye, tahvil, tahliye ünitelerinin kurulması için gerekli malzeme, eğer yurt içinde bulunmakta ise, ya da yeterli derecede üretilmiyorsa, gümrük ve içeri girme ücretinden bağışıktır.

F) Girişimlerin veya girişimlerle ilgili tesislerin kuruluş, yapım ve genişletilmesi için gerekli malzemelerin makine ve aletlerin şimendifer ve vapurlarla naklinde %30 indirim uygulanır. İndirime olanak yoksa aynı oranda prim verilir. Bankalar kurulu girişimlere ait ham veya mamul maddelerin taşınmasında indirimli tarife uygulanmasına karar verilebilir.

G) Girişimlere Bakanlar Kurulu kararıyla, mamul maddelerin değerinin %19’u oranında prim verilebilir.

H) Tuz, ispirto ve patlayıcı maddelere girişimin faaliyeti için gerekli ise Bakanlar Kurulu kararı ile belirli bir indirim uygulanır veya (indirim olanaksızsa) prim verilebilir.

İ) Devlet, özel idareler ve belediyelerle bunlara ait kuruluşlar ve Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan girişimler, gereksinmeleri olan mallardan ülke içinde yeterli oranda üretilip te benzerlerinin gördüğü işleri görebileceği bilimsel olarak saptanmış olanları, ithal yoluyla gelen mallardan azami %10 oranında pahalı da olsa kullanmaya zorunludurlar.”

Yasanın tamamından yararlanabilmek için, firmalarda belirli bir makineleşme (en az on beygir gücü) ve ölçek düzeyi arandığından dolayı, doğal olarak bu teşviklerden daha çok büyük işletme sahipleri yararlanabildiler. Küçük ölçekli işletmelerin bazı ayrıcalıklardan yararlanması olanaklı ise de bürokratik işlemlerin çokluğu, yalnızca büyük firmaların teşvik belgesi almak için başvurmasını getiriyordu.

1923 yılında 342, 1927 yılında ise 470 işletme, teşvik yasalarından yararlanarak işlevlerini sürdürürken, 1932 yılında bu sayı 1473’e çıkıyordu. Bu 1473 firmada, işyeri başına ortalama 38 işçi çalışmaktaydı. Sonraları teşvik yasasının olanaklarından yararlanarak kapasite fazlası yaratıldığı gerekçesiyle işler biraz daha sıkı tutulmuş olsa da, 1938 yılında teşvik yasasından yararlanan işletme sayısı 1150 olarak kalır.

Teşvik ve desteklerin yanı sıra burjuvazinin örgütlenmesine ve etkinliğini artırmasına olanak veren yeni yasalar çıkarılır. 1925 yılında Ticaret ve Sanayi Odaları Yasası çıkarılarak geniş haklar tanınan bu kurum, toplumsal yaşamı etkileyecek “kamu” kuruluşları arasına sokulur. Bu yasaya göre Ticaret ve Sanayi Odaları, “gümrük vergileri, posta tarifeleri, ticaret ve sanayinin iyileştirilmesi, devlet tekellerinin kurulması gibi konularda görüş bildirmek ve tasarı hazırlamak” haklarına sahip oluyordu. 1925 yılında çıkarılan bir başka yasayla da, esnaf ve zanaatkarların lonca örgütlenmesi kaldırılarak, esnaf ve zanaatkarların örgütlenmeleri, hükümet tarafından sıkı bir denetime alınıyordu. Örgüte önemli bir işlerlik verilmediği gibi, Ticaret ve Sanayi Odaları’nın denetimine sokularak, her türlü ticari işlemi Ticaret ve Sanayi Odaları aracılığıyla yapmak zorunda bırakılıyorlardı. Böylece küçük esnaf, burjuvazinin dolaysız denetimine sokulmuş oluyordu.

Burjuvazinin etkinliğini artırmak için kurulan bir başka kurum da Âli İktisat Meclisi’ydi. 1927 yılında çıkarılan bir yasayla oluşan bu meclisin fahri başkanı Başbakan’dı ve meclis, 12’si devlet kademelerinden, 12’si Ticaret ve Sanayi Odaları’yla diğer meslek kuruluşlarından gelen kişilerden oluşmaktaydı. 6 ayda bir 15 gün için toplanan bu meclisin görevleri şunlardı:

A- Hükümetçe hazırlanacak ekonomik yasa ve düzenlemelere ilişkin görüş bildirmek;

B- Ekonomik düzenlemelerde gerekli görülen değişiklikleri gerekçeli teklifler halinde hükümete sunmak;

C- Ekonomik gereksinmelerimiz hakkında araştırmalar yapmak;

D- Çeşitli ekonomi akımlarını inceleyerek bunların Türk ekonomisine ilgilerini ve Türkiye’ye etki derecelerini araştırmak.”

Ülkede bu özendirme-önlem paketinin uygulamaya sokulmasının yanı sıra, Lozan anlaşması uyarınca koruyucu gümrük tarifelerinin uygulanmasının, sanayinin gelişmesinin nedeni olarak gösterilmesi, durumun temel özelliklerinin yine bütünlüklü kavranamamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de o dönem yüksek gümrük tarifeleri uygulanmasa da iç piyasada ithal malların fiyatları ve tüketim vergileri yüksek tutularak yerli sanayi korunmaya çalılşılmıştır. Bu durum aşağıdaki tabloda görülmektedir. Fakat sanayinin gerçek kapitalist boyut ve özellikler içinde gelişememesinin nedenleri, elbetteki ne alınan önlem ve özendirmenin eksikliği, ne de gümrük duvarları ile açıklanır.

Belli başlı sanayi ürünlerinin ithal ve iç piyasa fiyatları:

Yıl Şeker İthal Fiyatı

kg/krş endeks

Şeker iç fiyatı

kg/krş endeks

1927 212,8 100,048,3 100,3
192820,8 91,745,2 93,6
192917,6 80,843,6 90,2
193014,5 66,541,0 84,9
193110,9 50,039,0 80,0
193210,2 46,840,5 83,8

 

Yıl Petrol İthal Fiyatı

kg/krş endeks

Petrol iç fiyatı

kg/krş endeks

1927 8,5 100,0 20,9 100,0
1928 8,5 97,6 21,3 101,9
1929 7,6 83,1 21,9 101,8
1930 9,9 116,0 19,2 91,9
1931 6,1 71,7 17,3 82,8
1932 5,1 59,0 17,4 84,2

Özendirme-önlem yöntemleri, burjuvazinin birikiminin belli ölçüde hızlanmasına yardım etmiş olsa da, sonuç olarak ülkenin ekonomik sürecinin nitelik olarak farklılaşması bağlamında özellikler taşımaz. Devletin parasız verdiği topraklar spekülasyonda, gümrük bağışıklığı yalnızca aradan bir komisyon koparabilmek için ( işe yarasın yaramasın) her türlü hammaddenin ithalinde, satış tekelleri gerçekte ucuz fiyatla dışarıdan ithal edilen malların yüksek fiyatla pazarlanmasında kullanıldı. Sanayi Maden Bankası’ndan koparılan krediler ise hayali sermayelerle kurulmuş şirketlerin hissedarlarına dağıtıldı. Şeker sanayi bütün bu yolsuzlukların en somut örneğini oluşturur.

Özel sermaye katılımıyla kurulan iki şeker fabrikası, en büyük paya sahip sermayecilerin aynı zamanda şeker satışının tekelini de ele geçirmeyi başarmalarından sonra üretim kapasitelerini en aza indirmişlerdir. Bu sermaye sahipleri, ucuza dışardan ithal ettikleri şekeri yüksek fiyatla piyasaya sürerken, zararına çalışan fabrikaların açığını da, Sanayi Maden Bankası kapatıyordu.

Bütün bunlar elbetteki hükümetin pek uzağında gelişmiyordu ve birçok temel tüketim malında tekel oluşturup bunları özel şirketlere devreden ve yüksek fiyat politikası uygulayan bizzat hükümetti. Sermaye birikiminin hızlanması için yapılan bir çok yolsuzluk, rüşvet, siyasi nüfuz kullanma, hükümetin yakın çevrelerindeki kişiler aracılığıyla gerçekleştiriliyordu. Ve şeker yolsuzluğunu yapanların başında da İş Bankası geliyordu.

Durumun belli çevrelerin dışına taşması halinde (kamuoyuna yansıması terimini özellikle kullanmıyoruz) ise birkaç göstermelik soruşturma ve demagojik açıklamayla yetinmek problemi çözüyordu. Devlet desteğiyle sürdürülen bu olağan dışı ve azgın sermaye birikiminin faturasının ise, olağanüstü ağır vergi yükünün altında, en küçük sosyal haktan yoksun emekçilerin sırtına yüklendiğini bir kez daha vurgulamak sanırız gerekmez.

Sonuç olarak bu dönemde kısmi bir sanayi gelişimi olsa da bu çok cılız ve niteliksiz bir gelişimdir. 1927’de toplam sanayide mevcut 65.245 işletmenin 23.316’sında yalnızca bir kişi çalışmaktaydı. Bu işletmelerin %79’unda ise çalışanların sayısı 3 ve daha azdı. 10’dan fazla işçi çalıştıran işletme sayısı ise 321 idi.

Sanayide makine kullanımı da son derece sınırlıydı. Ve yalnız 2822 işletmenin motoru vardı. Toplam işletmelerin %75’i gıda, tütün, içki, elbise, ayakkabı, halı, deri iş kollarındaydı. Sanayinin önemli bir kısmı, birincil işi ticaret olan burjuvazinin dışarıdan ithal ettiği mamul maddenin montajı ve dışarıya ihraç edeceği fındık, tütün, zeytinyağı gibi tarım ürünlerinin ihraç edilmeden önce işlenmesinden, ambalajlanmasından oluşuyordu. Kısaca sanayi ile uğraşanların büyük bir kısmı ticari çevrelerdi. Ve sanayi bu temelde oluşuyordu.

Sermaye birikiminin yetersiz olduğu, var olan birikimin ise ticari planda geliştiği bir ülkede sanayide kapitalist normlardan gerçek ölçüler kapsamında söz edilemez. Belirleyici faktör olarak ülke hemen her yönüyle emperyalist sömürüye açıktır. Emperyalizmin 2. Bunalım döneminde yabancı sermaye girdiği ülkede önce sanayinin normal gelişimini engeller ve var olan dinamikleri yerle bir etmeye uğraşır. Ülkenin doğal kaynaklarını metropole aktarırken, kendi ürettiği mamül maddeleri de bu ülkelerde pazarlar. Bu ülkelerde var olan sermaye birikiminin ticari nitelikte oluşu dolayısıyla söz konusu burjuvazi de komprador niteliktedir. Türk ticaret burjuvazisinin, “Türkiye’nin ithal ürünlerinin başlıca satıcıları ve ihraç ürünlerinin başlıca alıcıları olan yabancı şirketler karşısındaki ekonomik ve hukuki statüsü(nün) hizmeti kiralanan ajan olmayı aşmadığı rahatlıkla söylenebilir.” Bütün bu koşullarda sanayileşmeyi beklemek, üretim tarzlarının anlamını bilmemekle eşitlenir.

Ticaret burjuvazisinin niteliğinin kavranması açısından gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın öyküsüne değinmekte yarar görüyoruz. A. Emin Yalman İstanbul’da Vatan Gazetesi’ni kurup İstanbul büyük dış ticaret burjuvazisinin sözcülüğünü yaparak Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Dr. Adnan Adıvar’la yakın ve iyi ilişkiler içinde olmasına rağmen TPCF’na üye değildir. Ancak Takrir-i Sükun ile bir çok gazeteci gibi hükümetin hışmına uğrayarak, İstiklal Mahkemesinde yargılanıp ceza almaz ama gazetecilik yapması, üstü kapalı şekilde yasaklanır. Gazetecilik yapamayan A. Emin “mali sıkıntılar içinde üzüntüden her gün biraz daha eriyip tükenirken” bir gün karşısına “iyiliksever bir aziz” çıkıyor. Bu “aziz” daha önce de sözünü ettiğimiz ve o sırada Türkiye’de Amerikan Ticaret Ataşesi olarak bulunan Julien E. Gillaspre’dir.

A. Emin, daha önce de tanıdığı Amerikalı ile yeniden karşılaşmasını şöyle anlatıyor: “Bir gün bu dostum İstanbul Kulübü’nde yanıma geldi ve şunları söyledi ‘sen ne zamana kadar böyle boş gezecek ve üzüntüden kendini yiyeceksin? Bir iş tutman lazım. Hem geçiminin imkanı sağlamak, hem de memleketine faydalı olmak için en iyi çare bir ticaret şirketi kurmandır. Ben bu şirkete birkaç önemli Amerikan şirketinin vekilliğini sağlayabilirim. Mesela Good Year lastik şirketinin bir temsilcisi bu sıralar İstanbul’dadır. Türkiye’de bir genel vekil aramaya gelmiştir. Bu vekilliği sizin yeni şirketinize vermesi pek mümkündür. Bunun arkasından da seri halinde diğer değerli vekaletler gelebilir.”

A. Emin bu öneriyi yakınlarına açıyor. “Vatan Gazetesi’ni idare etmekte çok dirayet gösteren kardeşim Rıfat tasfiyeden sonra kendi hesabına bir ihracat şirketi kurmuştu. Teklifi ona açtım, cazip buldu. Dostlarımızdan Necmettin Molla Bey’in bacanağı olan Kemal Halil Bey’e açtık. Kendisi askerlik hayatında akıncı roller oynamış, Selanik’te İttihat ve Terakki hareketine de çok yakından karışmıştı. Karşımıza çıkan fırsatı kendisine söyler söylemez derhal değerini kavradı, dört elle buna sarıldı. Prensip kararı bir an içinde alındı. ilk adım olarak elli bin liralık bir sermaye bir araya geldi.”

Ve Allah ‘yürü ya kulum’ dedi… “Ertesi gün Good Year temsilcisi ile görüşmelere giriştik ve anlaşmaya vardık. Bunu Dodge Breathers otomobilleri, Caterpiller traktörleri, Sullivan kompresörleri, Harnischfeger ekstravatörleri takip etti.” “Bir taraftan da ben gazetecilik tecrübemi gazeteler için otomobil, lastik ve traktör ilanları hazırlamak için kullanmaya girişmiştim. Good Year ve Dodge, kalite bakımından da çok çabuk tutuldu. Acentalara ve müşterilere krediyle mal satmak lazım geldiği için gittikçe artan satışlar sermaye ve kredi olanaklarımızı aştı. Gillaspre hiçbir çıkarı olmadan sırf kendi görevini yapmak ve bize karşı dostluğunu belirtmek için tıpkı ortağımızmış gibi çalışıyor, derdimize çare buluyordu. Taksitli otomobil ve kamyon satışları için kredi sağlayan Kemoley Mellbonin adlı kuruluş ile bizi temasa geçirdi. Ve Good Year’da kredi sınırlarımızı genişletmek için başarıyla araya girdi. Bu sayede kısa zamanda Amerika’dan en çok mal getiren Türk kuruluşu haline geldik.” Bu kadar açık… Ticaret burjuvazisinin niteliğini, ülkede nasıl organize edildiğini ve asıl patronun kim olduğunu bundan daha net belirtmek olası değildir.

Ticaretin fazla yatırım yapmadan kısa sürede fazla kâr getirmesi, yatırımların ticarette yoğunlaşmasına neden olmuştur. İç ticaretle uğraşanlar, yüksek fiyat politikasından ve istedikleri gibi kâr oranı koyabilmelerinden dolayı önemli ölçülerde kâr sağlamışlardır. Dış ticarette ise hiçbir kısıtlama getirilmemiştir. Hatta hükümet, kibrit, sigara kağıdı, şeker, gazyağı, benzin, alkol, alkollü içkiler, barut ve patlayıcı ithalinde tekeller oluşturarak bunları yabancı sermaye oranının yüksek olduğu yabancı şirketlere bırakmıştır. Ülkede temel tüketim mallarının üretilmemesinden dolayı dışarıdan getirilenin yanı sıra her türlü lüks malın ithalinin de serbest bırakılması ve batılılaşma adına toplumun elit kesiminde lükse yönelik harcamaların fazla olması, dışarıdan getirilen her malın rahatça pazarlanmasına olanak tanımıştır.

Ayrıca tarıma ve sanayiye yapılan tüm teşvik ve destekler aynı zamanda ticaret burjuvazisinin desteklenmesine hizmet etmiştir. İhraç maddelerin tarım ürünlerinden, ithal mallarının ise temel tüketim malları ve sanayi için gerekli girdilerden oluşmasından dolayı, teşvikler ticaret burjuvazisinin çıkarlarına hizmet etmiştir. Aşağıdaki tablo, ithalat ve ihracatta başlıca mal gruplarının yapısını göstermektedir.

İhracat Cari Değerinin Başlıca Mal Gruplarına Göre Yapısı

Tablolarda görüldüğü gibi ihracatın %85’i tarım ürünlerine dayanmaktadır. İthalatta ise tüketim malları ortalaması %60 dolaylarındadır. Bunlar da açıkça, tarıma ve sanayiye sağlanan teşvik ve desteklerden aynı zamanda ticaret burjuvazisinin de yararlandığını, çoğunlukla da daha fazla yararlandığını göstermektedir. Bu tablolar ayrıca, uluslar arası işbölümüne göre, tarım ürünleri ihraç eden, mamul hammadde ithal eden bir ülke olunduğunu da göstermektedir. Bu işbölümü, bazı değişikliklerle halen sürmektedir.

Sonuç olarak, bu dönemde burjuvaziye toprak ağalarına geniş teşvik ve destek verilerek sermaye birikiminin hızlanması sağlanmıştır. Yerli sanayi oluşturma amaçlanmışsa da ülkenin her yönüyle emperyalist sömürüye açık olması, ülkedeki sermaye birikiminin ticari planda kalması, dış ticarete müdahalede bulunulmaması sonucu ticaretin daha kârlı olmasından dolayı sanayiye yönelme gerçekleşmemiştir.

1929’a gelindiğinde ülkedeki ekonomik bunalım, dünya ekonomik bunalımının etkisiyle daha da şiddetlenmiştir. Bu ortamda ithal ikameci sanayileşme politikasına yönelinmiştir. 1932’ye kadar özel sektöre dayalı olarak izlenen ithal ikameci politika, 1932’den sonra, devletin de sanayi yatırımlarında bulunmasıyla başlayan ve ‘devletçilik’ diye adlandırılan dönemde de sürmüştür.

İŞ BANKASI

Devlet olanaklarıyla burjuvazi geliştirme, “zengin yetiştirme” politikasının en güzel örneklerinden biri İş Bankası’dır. Hintli Müslümanların Anadolu Hareketi’ne, savaşa yardım amacıyla gönderdikleri 500 bin TL.nin 250 bin liralık bölümüyle 26.8.1924 yılında İş Bankası kurulmuştur.

Kurucuların arasında çok sayıda bürokrat ve milletvekiliyle Anadolu burjuvazisi yer almıştır. İlk yönetim kurulu tümüyle milletvekillerinden oluşmuştur. Genel Müdürü Celal Bayar olan bankanın Yönetim Kurulu Başkanlığı’na Siirt Milletvekili Mahmut Soydan getirilmiştir. Yönetim Kurulu üyeliklerine ise İzmir Milletvekili Rami Köker, İzmir Milletvekili Salih Bozok, Bozhöyük Milletvekili Kılıç Ali, Gaziantep Milletvekili Dr. Fikret Ertuğrul, Milletvekili Fuat Bulca, Rize Milletvekili Kemalizade Şakir gibi M.Kemal’e yakınlığıyla bilinen milletvekilleri getirilmişlerdir. Bu banka, sermaye çevreleriyle hükümet arasında önemli bir rol oynamış, Cumhuriyet Türkiye’sinin “has evlat”ı olmuştur. Bugüne kadar da devletin arkasındaki temel mali güçtür. Banka, arzu edilen kişilerin kolaylıkla iş yapıp palazlanmasında önemli bir araç olmuştur.

Kuruluşunda itibari sermayesi 1 milyon, ödenmemiş sermayesi 250 bin TL. olan banka 1927 yılında İtibari Milli Bankası ile birleştikten sonra sermayesi 4 milyon TL.ye çıkmıştır. İş Bankası’nın İtibari Milli Bankası ile birleşmesinin nasıl gerçekleştiğini bir Sovyet araştırmacı şöyle anlatıyor: “Cumhuriyet rejiminin kurulması, başında önceki hükümetlerle sıkı bağları olan kimselerin bulunduğu İtibari Milli Bankası’nın işlevini çok olumsuz yönde etkiledi. İş Bankası’nın kurulmasından sonra bu banka ile İş Bankası arasında mücadele başladı ve İş Bankası Hükümet’in yardımıyla İtibari Milli Bankası’nı etkisi altına aldı. İş Bankası’nın saldırısı, İtibari Milli Bankası’nın kurucularının yönetiminde olan Avundukzade ve kardeşi Kemalizade şirketinin iflasından sonra, özellikle başarılı oldu” Bu başarı, Takrir-i Sükun döneminde İttihat Terakkicilerin tırpanlanmasıyla somutlaşmıştır. İtibari Milli Bankası ve onun desteğindeki şirketler, İttihat Terakki’nin oluşturduğu, geliştirdiği şirketlerdi. 7

1930 yılında sermayesi 5 milyon TL.ye yükselen İş Bankası’nın iştirakleri arasında şunlar bulunuyordu: Anadolu Sigorta T.A.Ş, Kozlu Kömürleri T.A.Ş, Kilimli Kömür Madenleri T.A.Ş, Ergani Bakır İşletmeleri, Bulgurdağ Madenleri, İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları, Bursa Dokumacılık, İstanbul Telsiz-Telefon, Türk Kibrit İnhisarı T.A.Ş. Bu yatırımların birçoğunda yabancı sermaye ortaklığı söz konusuydu.

İŞÇİ SINIFININ DURUMU

Bu dönemde proletarya nitel ve nicel olarak gelişmemişti ve son derece cılızdı. 1927 yılına doğru üretimde çalışan işçi sayısı 60 bin kadar olmasına karşın, devletin sermaye yatırımlarını sanayiye doğru çekmeye çalışmasıyla birlikte proletaryanın da nicel ve nitel fonksiyonları artıyordu. Bu durumda hükümet, fazlaca sorun yaratmayacak biçimde işçi sınıfının sindirilmesi için bir dizi önlemi hemen devreye sokmakta gecikmemiştir.

Aslında proletaryanın sindirilmesine yönelik önlemler Anadolu Hareketi’nin savaş yıllarında başlamıştı. Açık işgalin kırılacağının anlaşılmasıyla birlikte burjuva önderliğinin proletarya’ya bu bağlamda gereksinimi kalmamış ve emperyalizme “ne denli komünist olmadıklarını” kanıtlamak için işçi düşmanlığı paralelinde anti-komünist tavırlarını gayretle sahnelemeye koyulmuşlardır. Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir dönemde sınıfa karşı sindirme operasyonuna girişerek tüm örgütleri etkisizleştirmeye çalıştılar. İlan ettikleri “Halkçılık ideolojisi” ile de proletaryanın ideolojik savunma ve donanma araçlarını denetimleri altında tutmak istediler.

Bütün bunlara rağmen işçiler yer yer grev yapıyorlardı. Grevler karşısında, işçi ve grev fobisi olan İkdam gazetesi, İktisat Bakanı Mahmut Esat’ın “Grevcilere hoşgörülü davrandığı” için Meclis’te istifasının istendiği yazmaktadır. Dönemin Başbakanı Ali Fuat Okyar ise hükümetin grevcilere karşı tavrına ilişkin olarak yabancı basına verdiği bir demeçte, “Hükümetin başlangıçta grevleri barışçıl yollarla durdurmaya çalıştığını, bunların sonuç vermemesi halinde yasaların bütün şiddetiyle uygulanacağını ” söylemektedir. Bu açık ifadenin tanımladığı durum dışında bir işlev beklemek, komprador burjuvazi-toprak ağaları iktidarının niteliğinin doğası nedeniyle elbette söz konusu olamazdı…

İşçi sınıfının, kendilerine giderek daha büyük zorluklar çıkaracağını bilen Ankara Hükümeti, sınıfı bu tavrından saptırmak için her türlü önleme ve yönteme başvurmak tutumu çerçevesinde, sosyal reformizmden de medet umar ve uluslar arası sosyal reformizmin önde gelen temsilcilerindene F.Mc Donald’ı Türkiye’ye davet eder. İşçi sınıfının mücadelesini nasıl ve hangi yollarla engelleyebileceğini, bu sınıfı nasıl uyutabileceğini Mc Donald’dan da öğrenmeye çalışır. Ayrıca onun konuşmasını Hakimiyeti Milliye gazetesinde yayınlatır. Mc Donald, bu konuşmasında şöyle demektedir. “Ben gericiliğe de, devrime karşıyım, işçi güçlü olmalıdır, adalelet sınırları içinde yönetilmelidir. Bu , sosyal bölünmelere yol açmadan gerçekleştirilmelidir.” Gerçekten de egemen sınıflar Mc Donald’ın bu görüşlerini ve kavramlarını kılavuz edinerek uzun yıllar hatta günümüzde de sosyal reformizmin yöntemlerinden ve yaftalarından hakkıyla yararlanmışlardır.

Egemen güçler, sınıf mücadelesini bu yolla da engelleyerek onu düzenin sınırları içinde tutmakta büyük ölçüde başarılı olmuşlarsa da, uzun vadede sınıfın da, mücadelesinin de nitelik kazanmasını ve çapının genişlemesini engellemeleri kuşkusuz mümkün olmamıştır.

1925 yılı İstanbul proletaryasının grev yılı olmuştur demek, yanlış olmaz. Değirmen işçileri, Tramvay işçileri, Gaz Şirketi işçileri greve gitmişlerdir. Bu dönemdeki grevlerin iktidar tarafından zorbalıkla bastırılmasına çalışılmıştır. Öte yandan Takrir-i Sükun yasasıyla birlikte ülke çapında grevler yasaklanır, sendika kurma özgürlüğü gasp edilirse de işçi sınıfı bu azgın sömürü artı teröre karşı boş durmaz.

Nitekim 1928 yılında yabancı bir şirkete ait Tramvay işletmesinde yine grev başlattılar. Grevin patlak vermesi üzerine bu yabancı şirketin temsilcileri, Türkiye Cumhuriyeti’nin valisi, emniyet müdürü ve CHP müfettişi, elbirliği ile uyguladıkları zor yöntemleriyle direnişi bastırır, grevcileri cezalandırırlar.

1925 yılında bir yandan işçi grevlerinin bu şekilde bastırılması sürerken bir yandan da Ankara Hükümeti işçilerin mücadelesini engellemenin diğer bir yöntemini devreye sokar ve bazı “hak” yasaları çıkarma yoluna gider. Meclise sunulan iki tasarıdan biri, 21 Ocak 1925 tarihinde çıkarılan “Tatil-i Eşgal” kanunudur. Son derece güdük olan bu yasa, sadece büyük kentlerde çalışan işçileri kapsamakta ve ‘açık havada’ çalışan işçiler herhangi bir şekilde ondan yararlanamamaktadırlar. Bu yasanın önemli özelliği, sağlanan hafta tatillerinin ücretsiz oluşudur. Ayrıca geçici ve mevsimlik işçiler de kapsam dışıdır.

İkinci tasarı ise yine 1925’te Meclise verilen genel iş yasa tasarısıdır. Bu yasa tasarısı aslında daha 1924 yılında hazırlanmış ancak görüşülmemiştir. Görüşülmesi için bir yıl sonrasını beklemek gerekiyordu. Çünkü 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun yasasıyla ülkede terör yükseltilirken bu paralelde grevler durdurulmuş ve tüm işçi hakları gaspedilmiştir. İşçilerin mücadelesi bastırıldıktan sonra ise 1926 yılında bu yasa yürürlüğe girmeden geri çekilmiştir.

Ayrıca yine 1924 yılında hükümet tarafından hazırlanan ve 120 madde olarak Meclise verilen “Mesai Kanunu Tasarısı” vardır. Tasarı, ticaret komisyonunda 39 maddeye indirilerek ‘İş Meselesi’ adı altında Meclis’e sunulmuştur. Çalışma süresini indiren ve grev yasasını kabul eden bu tasarıyı, hükümet bizzat kendisi hazırlamış olmasına karşın Meclis’te savunmamıştır. Çünkü Takrir-i Sükunla ülkedeki sınıfsal, ulusal, politik muhalefet artık iyice kontrol altına alınmış olduğu için buna gerek kalmamıştır. O nedenle bu tasarı da 1926 yılında Meclis’ten geri alınıyordu. Mücadelenin yükseldiği dönemlerde sözkonusu yasaların Meclis’e sunularak propagandasının yapılması, birkaç yıl bekletildikten sonra koşulların dönüştürülmesiyle gereksinim kalmaması ve geri çekilmesi, sınıfı bir süre oyalama işlevi de görmüştür.

Cumhuriyetin ilk yedi yılında sermaye birikimini hızlandırabilmek için işçi ve emekçiler üzerinde azgın bir sömürü ağı kuran hükümet, dolaylı ve dolaysız vergilerin büyük bir bölümünü bu yoksul sınıfların sırtına yüklemekle de yetinmeyerek 1928-29 yıllarında işçilerin ücretlerini düşürme yoluna gider. Böylece 1930 yılında işçilerin ve emekçilerin sömürülmeleri korkunç boyutlar kazanmıştır.

Memurların durumu da işçilerden pek farklı değildir. Onlar için hükümet, ücretle müstahdem çalıştıran bir işverendi. Bu dönemde memurlar daha iyi iş koşulları ve daha iyi bir ücret için mücadeleye başlamışlardır. Ancak hükümet, memurlarının hareketlerini devlete karşı politik bir başkaldırı olarak değerlendirerek bastırmış, hükümetin görüşlerini savunmayan memurlar işten atılmıştır.

1926 yılında kabul edilen ilk kazanç vergisine göre, işçilerin vergiden bağışık tutulabilmeleri için, 18 yaşından küçük ya da 65 yaşından büyük olmaları ya da iki gözü kör, felçli ve ayağının ikisinden ya da birinden mahrum olmaları gerekiyordu. Oysa bu dönemde işçilerin ne sosyal sigortası ne de herhangi bir sosyal hakları vardı. Kısacası, genel olarak halkın durumu, gerek yaşam düzeyi açısından gerekse de üzerlerinde uygulanan baskı ve zorun ağırlığı açısından son derece olumsuz bir bütün oluşturmaktaydı.

1914’den 1930’un hemen öncesine kadar ki bu dönemde geçimini kabaca sağlayabilen bir kişinin zorunlu ihtiyaçları için yaptığı ödeme 17 misli artmıştır. 1923 yılından 1924 yılına kadar olan artış ise %50’dir.

Sonuç olarak, bu dönemde işçiler sayıca az olmaları ve sosyal bilinçlerinin yetersizliği nedeniyle, içinde bulundukları azgın sömürüye karşı bilinçli bir tavır alamıyorlardı. Tavra yöneldikleri zaman ise, bu tavırlar iktidar tarafından acımasız bir zorla bastırılıyordu. Kaldı ki, bu girişimlerin hemen hemen hepsi oldukça geri düzeyde sosyal hak ve ekonomik istemlere yönelikti. Ve yine kısmi, kalıcı olmaktan, bir sistem, örgütlülük, program içermekten uzaktı. Bu yüzden, bu dönemde proletaryanın siyasal etkinliğinden söz edemiyoruz.

EMPERYALİZMLE İLİŞKİLER

Daha önceki bölümde de incelediğimiz gibi, önderlerin amacı emperyalizmle ilişkileri kökten değiştirmek değil, ülkedeki gayri-müslim burjuvazinin ekonomik ilişkilerinin Türk-Müslüman burjuvazisi aracılığıyla sürdürülmesini sağlamaktı. Dolayısıyla, daha kurtuluş mücadelesi sırasında emperyalistlere bol bol ayrıcalık dağıtılmıştı. Lozan’da siyasal sınırların onaylatılmasından sonra da bu ayrıcalık dağıtma furyası sürmüştür.

Lozan sonrası Türkiye’ye gelmeye başlayan Avrupalı emperyalistlerin ve ABD’nin büyük spekülatörleri bu konuda zaten oldukça cömert davranan Ankara’dan ayrıcalık koparabilme yarışında her yola başvuruyorlardı. Ankara Hükümeti ise, daha çok yabancı sermayeyi çekmek için, yatırım yapmak isteyen yabancı şirketlerin durumunu dahi araştırmadan bol keseden ayrıcalık dağıtıyordu.

İsmet İnönü bu konuda şöyle diyordu: “Bize müracaat edenlere sorduğumuz ilk şey, ne kadar müddette işletmeye başlayacaksınız sorusundan ibarettir.” Evet, burjuva önderler böyle düşündükleri içindir ki 400’den fazla imtiyazlı şirkete ikramda kusur etmemişlerdir…

1923 yılında Amerikan Emperyalistlerine sunulan ve “ekonomik zafer” olarak değerlendirilen Chester ayrıcalığının gerçekleşmemesi, Türkiye egemen sınıflarında şok etkisi yapmıştı. Chester ayrıcalığının gerçekleşmemesi üzerine bunun yerini dolduracak yeni ayrıcalıkların dağıtımı Cumhuriyet kurulduktan sonra da hızlanarak sürdü. İlk önce Osmanlı İmparatorluğu döneminde de ayrıcalıklı olan İstanbul’daki tramvay, telefon, su, elektrik ve Aydın Demiryolları Şirketi ve daha bir çok şirketin ayrıcalıkları onaylandı.

1924 yılında Türkiye’de 94 yabancı şirket faaliyet göstermekteydi. Bunların, 7’si demiryolu, 6’sı madencilik, 23’ü bankacılık, 12’si endüstri, 35’i ticaret alanındaydı. Ayrıca 1924 yılında yabancıların Türkiye belediye sınırları içinde taşınmaz mal edinmelerini engelleyen yasa yürürlükten kaldırılarak kapılar emperyalizme iyice açılıyordu. İktidar bunlarla da yetinmeyerek 1925 yılında tümüyle yabancı sermayeden oluşan ve Osmanlılardan beri adeta devlet içinde devlet gibi çalışan Osmanlı Bankası’nın Ankara Hükümeti’ne kredi açması üzerine, bu bankanın ayrıcalık süresini uzatıyordu. 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi yasasıyla, yabancı sermayenin Osmanlılardan kalan sanayi işletmelerinin özel sermayeye devredilmesinde, %44 oranına kadar bu şirketlerin de pay sahibi olmaları sağlanıyordu.

1924 yılında emperyalistlerin ülkemizdeki yatırımları şöyleydi; Alman emperyalistleri yabancı yatırımların hemen hemen yarısına sahipti. ABD’nin payı ise %2’den biraz daha azdı. Alman emperyalistlerinin bu dönemde yabancı yatırımlarının hemen hemen yarısına sahip olmaları, Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalan Alman şirketlerinin bu dönemde de varlıklarını korumalarından ileri gelmekteydi. Çünkü iktidar, emperyalistlerin ekonomik çıkarlarını elinden geldiğince koruyordu.

Bu yabancı şirketlerin millileştirilmesi doğrultusunda en ufak bir adım bile atmıyorlardı. Ancak 1928 yılında ve 1931 yılında iki yabancı şirketi satın almışlardı. Bu girişimi “millileştirme” olarak lanse ettiler. TC’nin ilk yedi yılında emperyalizmin ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşamımızdaki yeri Osmanlı İmparatorluğu’na oranla değişmiş, daha sonraki süreçlerin sistemli sömürüsünün temelleri atılmıştır.

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıyla birlikte Misak-ı Milli sınırlarının çizilmesine karşın, Batılı emperyalist devletlerle ve özellikle İngiliz emperyalizmiyle ilişkiler gergin durumdaydı. İngiltere’yle Türkiye arasında Türkiye-Irak sınırının düzenlenmesi için “Haliç Konferansı” diye bilinen bir konferans düzenlenir. Bu konferansta Türkiye’yi temsilen Fethi Okyar, Musul’un hem coğrafi bakımdan, hem de il halkının 2\3’ünün Kürt ve Türklerden oluşması nedeniyle Musul’un Türkiye’ye katılmasını ister. Ama İngiltere Musul konusunda kararlıdır ve Musul’u alabilmek için Hakkari’yi bile ister. Musul sorunu, 5 Haziran 1926’da Ankara’da Türkiye-İngiltere-Irak Hükümetleri arasında yapılan sınır ve iyi komşuluk anlaşmalarıyla Musul’un İngiliz emperyalizmine bırakılmasıyla sonuçlanır.

Musul sorunundan başka, diğer emperyalist ülkelerin de, Osmanlı borçları, Yunanlılarla insan değişimi, Patrikliğin durumu, yabancı şirketlerin durumu, yabancı okullardaki Türkçe eğitimi gibi konularda endişeleri vardı. Bu durum kaçınılmaz olarak politik ilişkileri gerginleştiriyordu. Bir ülkenin emperyalizmle ilişkileri, emperyalist sömürüye davetkar olması, sözkonusu ilişkilerin kısa sürede gelişip sistematik kazanması anlamına gelmiyordu…

Emperyalist sermayenin, yarı-sömürgeci ilişkiler için, savaştan yeni çıkan ülkenin belli bir dinginliğe kavuşmasını ve kendi işlevleri için daha elverişli koşulların oluşmasını, endişelerine neden olan konuların çözümlenmesini beklemesi sözkonusudur.

Bunun yanısıra; birkaç yıl sonra patlak veren 1929 dünya ekonomik bunalımı sermaye transferlerimize ilişkin olarak alınmak zorunda kalınan yeni önlemler, bir süre, Türkiye Hükümeti’nin istediği biçimde Türkiye ile ilgilenilmemesinin nedenleri olmuştur. Yabancı sermayenin (emperyalist sömürünün) bütün bu olgulara karşın, hen geçen gün ülkeye bir adım daha atarak, önceleri yavaş, giderek hızlanan bir tempoda yolunda ilerlediği görülmektedir.

TC Hükümeti, Osmanlı döneminden kalan yabancı sermayenin,  şirketlerin ayrıcalıklarını korumasının yanısıra; ticaret, ormancılık, madencilik, yapım ve taşımacılık alanlarında da yabancı şirketlere ayrıcalıklı statüler tanımıştır. 1924’te İstanbul-Seydiköy Gaz ve Elektirik Şirketi (Belçika sermayesi), 1925’de İsveç sermayeli İzmir Telefon şirketi, 1926’da Belçika sermayeli İzmir Elektirik ve Tramvay Şirketi, yine 1927’de Belçika sermayeli Rinful Ormancılık Şirketi ve Alman sermayeli Güney Anadolu Manganez Madencilik Şirketi, Fransız sermayeli Kireçli Krom Madencilik Şirketi, 1928 yılında Alman sermayeli Adana Elektirik Şirketi, İngiliz sermayeli Fethiye Simli-Kurşun Madencilik Şirketi, 1929 yılında Amerikan sermayeli Ford şirketi ve ayrıca Ford Motor Company, İstanbul’da montaj fabrikası için bazı serbest bölge haklarını da almıştır.

Ford Motor Company şirketinin İstanbul’da bir montaj fabrikası kurmasıyla birlikte, Türkiye’de Otomotiv Sanayi ile montaja dayanan ilk adım atılıyordu. Ve bu şirketin sözleşmesi de İstanbul’da ürettiği otomobillerin Türkiye ile sınırlı kalmayacağı, bu nedenle yılda 10 bin otomobil üretilerek Ford’un Balkanlara ve Ortadoğu’ya yapacağı ihracatını karşılayacağı planlanmıştı.

Ne var ki, dünya ekonomik bunalımı nedeniyle Ford’un bu amacı gerçekleşmemiş ve İstanbul’daki fabrikasının montaj işleri 1936 yılında durmuştur. Tesisler ise ithal edilen Ford otomobillerinin deposu olarak kullanılmaya başlanmıştır.

1920’lerde iktidar birçok yabancı şirkete ayrıcalıklı özel statüler tanırken bu ayrıcalıklardan yararlanmayan yabancı şirketler de Türkiye’ye yatırım yaparak yapım şubelerini açıyorlardı. Bunlar, biri Fransız’ların diğeri ise Belçikalı şirketlerin kurduğu iki çimento fabrikası, yine İngiliz Manchester şirketinin 1925 yılında Adana’da kurduğu Çırçır Fabrikası, İstanbul’da kurulan Nestle Çikolata Fabrikası, Colombia Plak ve bazı yabancı kimya sektörlerinin kurdukları ilaç fabrikaları ile Japonların kurdukları ipekli dokuma fabrikalarıdır.

1923-30 yılları arasında yabancı sermaye ile ortak kurulan ve faaliyet gösteren 201 Türk Anonim Şirketi bulunmaktaydı. Bu yabancı Türk ortaklı anonim şirketlerin 71 milyon TL. tutarındaki ödenmiş sermayelerinin %75’i yabancıların elindeydi. Bu rakam, ödenmiş sermayenin %43’ü demekti. Toplam sermayenin sektörlere göre dağılımı ise, yapım sanayinde %35 idi. Yabancı sermayenin yatırım yaptığı alt sektörlerdeki tekstil, gıda ve çimento sanayi ise aşağı yukarı eşit önemdeydi. Elektrik ve Havagazı işletmelerindeki karma sermayeli şirketlerin sermaye toplamı içindeki payı %17 idi.

Türk-yabancı sermayeli anonim şirketlerde Türk sermayeciler nicel olarak çoğunlukta olmalarına karşın yabancı sermayenin birer paravanı durumundaydılar. Ve bu şirketlerden komisyon alıyorlardı. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi bu ortak şirketlerin sermaye tutarlarının büyük bir kısmı yabancılara aitti. TBMM üyelerinin ve nüfuzlu Anadolu Harekatı dönemi politikacıları ile M. Kemal’in yakın arkadaşlarının bu şirketlerde, kurucu üye, pay sahibi ve de yönetim kurulu olarak görev yapmaları, bu şirketlerin hükümetle ilişkilerini daha da sıklaştırıyor ve alınan kararları etkili kılıyordu. Aralarında C.Bayar’ın bulunduğu 30 kadar milletvekili, yabancı sermayeli 32 şirkette 52 yönetim kurulu üyeliği koltuğunu işgal etmekteydi. Bunların çıkarlarını daha iyi koruyabilmek için bir milletvekilinin 6 yabancı sermayeli şirketin birden yönetim kuruluna girmesine ilişkin örnekler vardır.

Yabancı sermayenin etkin ve yoğun olduğu bir diğer alan da kamu kesiminde sürdürülen inşaat işleriydi. 1927 yılında yapılan büyük bir ihale ile 1300 km.’lik bir demiryolu yapımı, İsveçli Nidgvist Holm ve Alman Julias Berger şirketlerine verilmiştir. 148 milyon liraya mal olacak bu demiryollarının yapılabilmesi için , bu iki şirket, hükümete orta vadeli krediler de vermiştir. Demiryollarının bina ve yan işlerinin yapımını ise bir Amerikan müteahhit firmasına devretmişlerdir. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da 1920’lerde bu yabancı müteahhit firmaların hükümete açtıkları orta vadeli kredilerin dış borçlarda önemli bir yer tutmasıdır.

Emperyalistler bu yıllarda kendilerini Türkiye’nin şartlarına uydurarak ekonomik varlıklarını empoze etmişlerdir. Öteki sömürgelerde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarına doğru bu ülkede kendi mesleki örgütlerini kurmuşlardır. İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan, Alman vb. ticaret odaları faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Ancak Cumhuriyet Devleti’nin kurulması, yerli Türk-Müslüman kesiminin önem kazanmasıyla birlikte Türk Ticaret Odaları faaliyete başlayıp 1925 yılında yarı-resmilik kazanınca, yabancı ticaret odalarının “oda” sıfatı yasaklanınca, yabancı tüccarlarda belli bir güvensizlik oluşmuşsa da, 1927 yılında topluca Türk Ticaret Odalarına kayıtlarını yaptırarak yeni duruma kendilerini uydurmuşlardır. Böylece de Türk Ticaret Odalarının “Milli” yapısı içinde yerlerini almışlardır.

Tüm bunlara karşın yabancı sermayeye gözü doymayan Ankara Hükümeti, 1923-38 sürecinde yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekme çalışmalarını sürdürür. Bu dönemde bir Amerikan grubundan T.C Merkez Bankasının kurulması için 30 milyon dolar alınır. Ancak bunun sonu gelmez. Çünkü Amerikalılar vazgeçer. Böylece yabancı sermaye ile kurulacak Merkez Bankası bu dönemde suya düşer. Ancak, bu sefer de Kayseri’de bir lokomotif fabrikasının kurulması için başka bir Amerikan grubuyla görüşülür. Aldıkları yanıt yine hayır’dır. Ardından yine bir Amerikan grubuyla Mersin Limanı ve Ankara’nın alt yapı işleri konusunda görülmüşse de gereken sonuç alınamamıştır.

1929 yılında nihayet Türkiye, ABD ile bir ticaret anlaşması imzalar. Ne var ki böylece Amerikan dolarının Türkiye’ye akacağını sanan egemen sınıfların hevesleri kursaklarında kalır. Çünkü istenilen ölçüde Amerikan doları Türkiye’ye akmamaktadır. Yine de ABD’den ümit kesilmemiştir. 1930 yılında İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Aras; “Birleşik Devletlerin Türkiye’nin mali yardım için endişesiz olarak başvurabileceği tek ülke olduğu” görüşünden hareketle, ABD elçisinden yardım isterler. Ve aynı yılın sonlarına doğru İnönü, Ankara’ya gelen Amerikan Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Klein’dan hala gündemde olan Merkez Bankasının kurulması için gerekli olan yabancı sermayenin sağlanmasına yardımcı olmasını rica eder.

1931 yılında Maliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nu Amerika’ya gönderir. Saraçoğlu, Türk egemen sınıflarının direktifleri doğrultusunda bayındırlık işleri, pamuklu tekstil sanayi ve bankacılık kesimi için 50-100 milyon dolar dolayında özel Amerikan sermayesini Türkiye’ye çekmeye çalışır. Ancak elleri boş bir durumda Türkiye’ye döner.

Bir yandan da aynı konular Fransızlar’la görüşülmektedir. Ülkemizin bu dönemine ilişkin bazı savlarda yer aldığı üzere; “küçük burjuva diktatörlüğü Kemalizm”, emperyalizmin Türkiye’ye girişini işte bu şekilde “engellenmiştir”.

İsimlerini daha önce belirttiğimiz yabancı bankaların en büyükleri, Fransız ve İngiliz emperyalistlerine aitti. En güçlü yabancı banka, sanayi ve sermayenin %62’sini denetim altında tutan ve devlet bankası gibi hareket eden Osmanlı Bankasıydı. Bu bankayla Ankara Hükümeti arasında imzalanan “1924-25 tarihli anlaşmalar ile 1863-75 tarihli ayrıcalıkların 3. maddesinin komiserin atamasına ait hükmü ile 7. maddesinin bütçe komisyonunda temsilci bulundurma hükmü, devletin kağıt para ihtiyacını yasaklayan 12. maddesi, hazinedarlık hakkına ait 13. olağandışı ödeneği onaylayan 14. maddeleri kaldırılmış ve banka tedavüldeki banknotları için hazineye %1,5 faiz ödemekle mükellef tutulduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin istediği zaman bir Merkez bankası kurma hakkı da almıştır.”

Görüldüğü gibi siyasi bağımsızlığı kazanan burjuva önderlik, adeta bir Merkez Bankası gibi çalışılan Osmanlı Bankası’ndan, Merkez Bankası kurma hakkını, “Anlaşma” yoluyla kurtarmaya çalışıyor. Ancak yine de bir merkez bankası kurma “hakkını” 6 yıl geçtikten sonra kullanıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde faaliyet gösteren bir diğer büyük yabancı banka ise Alman Deutsche Bank’tır. Bu banka, 1924’ten itibaren işlevlerini yoğunlaştırarak, Birinci Paylaşım Savaşı’nda yenilenen Alman Emperyalizmi’nin Osmanlı İmparatorluğu’nda yitirdiği konumu, İş Bankası ve Milli Kredi Bankası aracılığıyla yeniden elde etmeye çalışmıştır. Bunların dışında, ülkede faaliyet gösteren 60 yabancı sigorta şirketi vardır.

1920’ler Türkiye’sinde yabancı özel sermaye, bankacılıkta olduğu gibi dış ticarette de büyük bir güce sahipti. Ve bunlar Türkiye ekonomisi üzerinde önemli bir baskı gücü oluşturmuşlardı. Bu dönemde para kredi piyasası önemli ölçüde yabancı bankaların ve ithalat-ihracat şirketlerinin elinde olduğu için, şirketlerin bir çoğu doğrudan doğruya metropoldeki şirketlerinin acentaları, yeni şubeleri durumundaydı. Birkaç örnek vermek gerekirse; tütün ihracatında Trieste’ye yerleşmiş olan firmalar büyük bir ağırlık taşıyordu. 1926 yılında yapılan bir araştırma tütün ihracatının değere göre %53’ünün Triste’ye yapıldığını, Triste’ye giden tütünlerin orada manipülasyona tabi tutularak daha sonra yüzde doksanının Almanya, Amerika, Çekoslavakya, Avusturya’ya satıldığını göstermekteydi. Tütün ihracatında genel olarak yabancı firmaların denetimi, ürün etkinliğine kadar uzanıyordu. Amerikalı tütün alıcıları bile Ege ve Samsun yöresinde livre sözleşmeleriyle tütüne tarlada sahip olmaktaydılar.

Diğer bir örnek ise, İtalyan Sıcmat şirketidir. Triste kökenli olan bu pamuklu kumaş üretim ve ticaret firması, 1924 yılında Adana’da bir şube açar. Türkiye’de gelişmeye hevesli bu faşist İtalyan şirketi, bir kaç yıl içinde Adana ve Mersin yöresindeki pamuk ticaretinde tekelci bir yer elde eder. Üretimi de doğrudan denetleyerek Çukurova’yı kısa zamanda Triste fabrikalarını besleyen bir pamuk bölgesi haline getirir.

1923’ü izleyen yıllarda biçimsel olarak devlet tekelinde bulunan birçok ekonomik faaliyet, ayrıcalıklı özel yabancı sermayeli şirketlere devredilmiştir. Kibrit ve Çakmak tekeli önce Belçika, daha sonra ise bir Amerika şirketine verilmiştir. 1925 yılında ise Belçika şirketi ile ortak kurulan Türkiye Kibrit tekeli T.A.Ş.’nin hissedarları arasında İsmet İnönü, Celal Bayar, Yunus Nadi ve Cemal Hüsnü Giray bulunmaktadır. Bu şirkette, yabancı sermayenin payı %51’dir. İspirto ve Alkollü içkiler Tekeli, 1926 yılında bir Polonya şirketi ile ortak kurulan İspirto ve Meşrubat, Kürliye Tekel İşletme T.A.Ş’ne verilmiştir. Bu şirketin %45’lik payı hazineye aittir.

Hazinenin çıkarlarını ise İş Bankası koruyordu. Keza Barut ve Patlayıcı Maddeler Tekeli de 1927’de bir Fransız grubuna verilmiştir. Bu anonim şirketlerin 1.500.000 TL sermayesinin 740.000 TL’sı 3 Fransız Şirketine, 10.000 TL’sı Fransız grubuyla anlaşmayı sağladığı ve aracılık ettiği için İbrahim Beyzade Lütfü’ye, geri kalan 750.000 TL ise hazineye aitti. Yine 1927 yılında Revolver ve Av fişekleri tekeli de aynı Fransız grubuna verilmiştir. Petrol-Benzin ithali ile ilgili tekel ise Amerikan Standart-Oil Şirketine bırakılmıştır.

Aşağıdaki tablo 1926-33 yılları arasında özel yabancı sermayenin yatırım ve karlarını gösteren ilginç bir belgedir.

Yabancı ve özel Sermayeli Yatırımlar ve Türkiye’deki Yabancıların Kar faiz ve diğer gelir transferleri (milyon T.L.)

Yıllar Yeni yatırımlar Transferler (kâr ve faiz gel.) Diğer gelirler Toplam tranfer
1926 6,5 8,3 4,0 12,3
1927 5,3 8,3 4,0 12,3
1928 8,0 7,0 4,7 11,7
1929 12,0 6,0 3,9 9,9

Görüldüğü gibi 1923 sonrasında Türkiye’de yabancı sermaye ne “millileştirilmiştir” ne de engellenmiştir. Tersine 1926-33 döneminde yabancı sermaye Türkiye’de önemli bir yer tutmaktadır. Üstelik iki misli kâr yaparak bu kârlarını metropollere aktarmıştır. Sonuç olarak bu dönemde emperyalizm Türkiye’yi “kalkındırmamış”, Türkiye emperyalizmi kalkındırmıştır.

Dipnot ve Kaynaklar

[1] Söz konusu çelişkiler fazla etkisi ve nüfuzu olmamasına karşın Hollanda’nın da yer aldığı Türkisch Petroleum Company (TPC) içinde de sürer. Bu şirketin sermaye bileşimi, %50 National Bank of Turkey, %25 Deutsche Bank ve Anglo Sakson Petroleum Co. şeklindedir. TPC içindeki Almanya-İngiltere çekişmesini İngiltere kazanmış ve 1924’teki TPC’nin sermaye artırımında, İngiliz tekeli Anglo Persium Oil Co. National Bank of Turkey’in %50 payını alarak Alman Deutsch Bank karşısında üstün duruma geçmiştir. TPC içindeki bu savaş, Alman saldırganlığına zemin oluşturan nedenlerden biri olarak, Birinci Paylaşım Savaşına yansımıştır.

[2] Söz konusu yardımların dökümü şu şekildeydi: 1920 yılında 600 tüfek, 5,000,000 kadar tüfek mermisi ve 17,660 top mermisi. 1920 Eylül’ünde 200,6 kg külçe altın (Erzurum’da teslim edilmiştir.) 1921 Ocak-Şubat aylarında 1.000 atımlık top barutu, 4.000 el bombası ve 4.000 şarapnel mermisi ve çeşitli türden bir kısım askeri malzeme. 1921 yılında 33,275 tüfek, 57,986,000 tüfek mermisi, 327 makineli tüfek, 54 top, 1,229,479 top mermisi, 1.500 kılıç, 20.000 gaz maskesi, 3 Ekim 1921’de Nisan-1922 Mayıs arası 5 taksitle verilmiştir ve TBMM Hükümetinin Milli Savunma bütçesi 1920 yılında 27,576,039 TL, 1921 yılında ise 54,160,058 TL. idi

[3] Varoluşçuluk, Yeni olguculuk, İnancılık, Klerikolizm, Yeni Gerçekçilik, Aletçilik, Uygulayıcılık, Olay-bilimcilik, Kişilikçilik, vb.

[4] Söz konusu burjuvazinin niteliği konusunda (tarihsel kesitin özellikleri de gözetilerek) kompoze bir çıkarım yapmak istendiğinde, Anadolu Hareketi önderliğinin bünyesinin programlarla belirlendiğini fakat o süreçte her açıdan burjuva nitelik arzedecek kapasite olmadığını söylemek gerekir. Ama bu durum, son çözümlemede burjuva rotasının onda billurlaşması gerçeğini değiştirmez.

[5] Burada Marks ve Lenin’in bürokrasiye ilişkin düşüncelerinin bazı noktalarını anmsarsak: “Toplum, ortak çıkarlarının savunulması için iş bölümü yoluyla kendi özelliklerini doğurmuştur. Ne var ki devlet kurumunda uçlaşan bu gerginlikler zamanla kendi çıkarlarına hizmet eder hale gelmişlerdi, toplumun hizmetkarları durumundan kendilerinin efendileri durumuna gelmişlerdi” (K.M 18. Brumaire) “Bürokrasi, karşıtı olan feodalizm illetinin adil ve ceberut biçimidir.” (Lenin)

(6)Aktaran Mahmut Goloğlu

(7)K. Vasiyevsky

ŞAFAK YARGILANAMAZ 2. CİLT

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.