Giriş: Geleceğin Teknolojisini Şekillendiren Elementler
21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, küresel sistemin ağırlık merkezi yeniden şekilleniyor. Ekonomik üretimden teknolojiye, askeri kapasiteden enerji güvenliğine kadar birçok alanda Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet, yalnızca iki büyük gücün değil, aynı zamanda küresel düzenin geleceğini belirliyor. Bu rekabetin en kritik alanlarından biri ise görünürde teknik ama aslında son derece politik bir sahaya, yani “nadir elementler” (rare earth elements – REE) alanına taşınmış durumda.
Nadir toprak elementleri, toplamda 17 metalden oluşan özel bir grup. Bunların 15’i, atom numaraları 57 ile 71 arasında olan ve “lantanitler” olarak bilinen elementler. Geriye kalan ikisi ise itriyum ve skandiyum. Bu üçlü birlikte “nadir toprak elementleri” adıyla anılıyor. İsimlerinde “nadir” geçse de, bu elementler aslında dünyada çok da az bulunan maddeler değil. Fakat doğada genellikle başka elementlerle karışık halde bulundukları için, saf ve işlenmiş hallerine ulaşmak oldukça zor. Bu yüzden “nadir” olarak adlandırılıyorlar. Kullanım alanları ise oldukça geniş. Nükleer reaktör çubuklarından mıknatıslara, kanser tedavisinden gelişmiş elektronik cihazlara kadar pek çok alanda bu elementlerden yararlanılıyor.
Nadir toprak elementlerinden üretilen mıknatıslar, özellikle elektrikli motorlar ve rüzgar türbinlerinde kritik bir rol üstleniyor. La (Lantan), Ce (Seryum), Pr (Praseodim) ve Nd (Neodim) gibi elementleri içeren nikel metal hidrit bataryalar ise elektrikli araçların enerji sistemlerinde yaygın olarak kullanılıyor. Bu metallerin önemi yalnızca enerji sektöründe değil; savunma sanayisinde de kendini gösteriyor. Örneğin, Prometyum güdümlü füze sistemlerinde yer alıyor. Ayrıca bu elementin taşınabilir X-ışını cihazlarında, uzay sondalarında ve uydularda ek ısı veya enerji kaynağı olarak kullanılması da mümkün.
İleri teknoloji projelerinde nadir toprak elementlerinin potansiyeli giderek daha fazla öne çıkıyor. Sualtı sistemlerinden uzay araçlarına kadar birçok alanda kullanılabilecek nükleer bataryalar üzerinde çalışmalar sürüyor. Geçtiğimiz yıl Çin, bu alanda dikkat çekici bir çıkış yaptı ve şarj edilmeden 50 yıl boyunca enerji sağlayabilen minyatür bir nükleer batarya geliştirdiğini duyurdu. Bu tür yenilikler, nadir toprak elementlerinin geleceğin enerji çözümlerinde ne kadar kritik bir rol oynayabileceğini gözler önüne seriyor.
1. Jeoekonomik Satranç: Çin–ABD Rekabetinin Derin Katmanları
ABD’nin askeri-sanayi kompleksi, özellikle Ukrayna ve İsrail’e yönelik askeri yardımlar nedeniyle ciddi bir kaynak sıkışıklığı yaşamaktadır. 2024 ortalarında yapılan iç denetim raporlarına göre, ABD cephaneliklerinde ihtiyaç duyulan mühimmat stoğunun yalnızca yüzde 25’i kalmıştır. Bu durum, ABD’nin hem küresel silah ihracatı hem de stratejik caydırıcılığı açısından zayıflama anlamına gelmektedir. Çin ise bu süreçte yalnızca nadir elementleri değil, helium gibi stratejik gazları da ABD’ye karşı koz haline getirmiştir. Rusya’daki Amur Helium Tesisi’nin devreye alınmasıyla Çin, 2024 yılı sonu itibarıyla helium ithalatında ABD bağımlılığını yüzde 95’ten yüzde 5’e düşürmüştür.
21. yüzyılın küresel düzeni, artık klasik askerî bloklar ya da ideolojik kutuplaşmalar üzerinden değil, jeoekonomik satranç tahtası üzerinde yeniden kuruluyor. Bu tahtanın iki büyük oyuncusu —Amerika Birleşik Devletleri ve Çin Halk Cumhuriyeti— yalnızca ekonomik üstünlük için değil, küresel sistemin kural koyuculuğu için yarışıyor. Bu mücadele, ticaret savaşlarından çok daha derin: teknoloji, enerji, finans, kültür ve normatif düzeni de kapsayan çok katmanlı bir rekabet biçiminde ilerliyor.
Soğuk Savaş döneminde güç, askerî kapasiteyle ölçülüyordu. Bugün ise bu tanım kökten değişti. Küresel tedarik zincirleri, dijital platformlar, veri akışları ve nadir element kaynakları, güç mimarisinin yeni parametreleri haline geldi. Çin bu dönüşümün avantajını çok erken fark etti. “Made in China 2025” stratejisiyle sadece üretim üssü değil, teknolojik inovasyon merkezi olma hedefini belirledi. ABD’nin ise ekonomik modeli, küresel finans sistemi ve dolar hegemonyasına dayanıyor. Yani bir yanda üretim temelli endüstriyel güç, diğer yanda para ve finansal hâkimiyet var. Satranç tahtasında biri taşları üretiyor, diğeri tahtayı elinde tutuyor.
Teknoloji Cephesi: Dijital İmparatorlukların Çatışması
ABD–Çin rekabetinin en sert cephesi teknolojide yaşanıyor. Amerikan şirketleri (Google, Apple, Nvidia, Microsoft) küresel yazılım ve çip sektörünü kontrol ederken, Çinli devler (Huawei, Alibaba, Tencent, BYD) donanım, 5G ve yapay zekâ alanında dev adımlar attı.2023 itibarıyla Çin, dünya çapında yapay zekâ patentlerinin %42’sine, ABD ise %25’ine sahipti.Washington yönetimi, Çin’in bu ilerleyişini yavaşlatmak amacıyla yarı iletken ihracat kısıtlamaları, çip üretim makinelerine ambargo ve yüksek teknoloji yatırımlarına denetim getirdi.
Ancak bu önlemler, Çin’i geri çekmek yerine öz yeterlilik seferberliğine yöneltti. Şanghay, Şenzhen ve Pekin çevresinde kurulan yeni araştırma merkezleri, Batı teknolojisine bağımlılığı azaltmak için devlet destekli “millî inovasyon ekosistemi” inşa ediyor. Böylece Çin, teknoloji savaşını sadece üretimle değil, bilimsel kapasiteyle cevaplamaya başladı.
Finansal Cephe: Doların Hegemonyasına Meydan Okuma
ABD’nin küresel gücünün temel dayanağı, doların rezerv para statüsü. Bu statü, Washington’a hem finansal yaptırımlar uygulama hem de küresel sermaye akışlarını yönlendirme gücü veriyor. Çin ise bu dengeyi jeofinansal yöntemlerle sarsmaya çalışıyor: yuanın uluslararası anlaşması, altın rezervlerinin artırılması, BRICS ülkeleri arasında yeni ödeme sistemlerinin kurulması ve SWIFT alternatifi projeleri bu stratejinin parçaları.
2024 itibarıyla küresel ticarette yuanın payı %5’i geçti — küçük bir oran gibi görünse de bu artış 10 yıl öncesine göre 5 katlık bir büyümeyi temsil ediyor. Ayrıca Çin, Orta Asya, Afrika ve Latin Amerika’da kredi, altyapı ve hammadde yatırımlarını “kuşak-yol finansmanı” olarak örgütleyerek Batı dışı finansal ağlar oluşturuyor. Bu durum, doların mutlak üstünlüğünü sarsmasa da, alternatif bir likidite düzeninin filizlendiğini gösteriyor.
Kültürel ve Normatif Rekabet: Değerler Üzerinden Etki Mücadelesi
Bu rekabet yalnızca ekonomiyle sınırlı değil. Çin “kalkınma hakkı” söylemini, ABD ise “demokratik değerler” söylemini kullanıyor. Pekin, özellikle Küresel Güney’de “Batı modeli dışı modernleşme” fikrini başarıyla ihraç ediyor. Altyapı yatırımlarıyla birlikte medyatik ve kültürel ağlar kuruyor: CGTN, Confucius Enstitüleri, TikTok gibi araçlar bu “yumuşak güç” stratejisinin bir parçası. ABD ise hâlâ Hollywood, dolar, ve İngilizce kültürel hegemonyasının avantajını kullanıyor, fakat etkisi giderek parçalı ve savunmacı bir hâl alıyor. Kısacası, Soğuk Savaş’taki “ideolojik ikilik” bugün yerini kalkınma modeli rekabetine bırakmış durumda.
Küresel Satranç Tahtasında Üçüncü Oyuncular
Bu jeoekonomik satrançta sadece iki büyük oyuncu yok. Avrupa Birliği, Hindistan, Rusya, Güney Kore, Türkiye ve Afrika ülkeleri de “orta karelerde” yer kapmaya çalışıyor. Avrupa, ABD’nin müttefiki olmasına rağmen Çin’le ticaretten kopamıyor; Hindistan, iki güç arasında “denge siyaseti” yürütüyor; Türkiye gibi bölgesel aktörler ise **“çok eksenli ekonomi diplomasisi”**yle yeni manevra alanları arıyor.Bu nedenle küresel sistem, artık iki kutuplu değil, çok katmanlı bir denge oyunu haline geldi.
Pakistan ve Afganistan: Kaynak Savaşlarının Yeni Sınır Hattı
Pakistan ile Afganistan arasındaki son sınır çatışmaları, yalnızca bölgesel bir anlaşmazlık değildir. Bu gelişmelerin ardında, küresel güç mücadelesinin enerji ve kaynak boyutu yatmaktadır. Pakistan, 1970’lerden itibaren ABD’nin Orta Asya’daki en önemli stratejik ortağıydı. Ancak 2000’li yılların ortasından itibaren Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesiyle birlikte bu denge hızla değişmeye başladı.Pakistan’ın topraklarında yaklaşık 5 milyon ton nadir element rezervi bulunmaktadır. Eylül 2025’te ABD merkezli US Strategic Metals şirketiyle yapılan 500 milyon dolarlık anlaşma, Washington açısından kritik bir hamleydi. Ancak bu yatakların işletilmesinde kullanılan teknoloji neredeyse tamamen Çin menşelidir. Çin bu anlaşmayı öğrendiğinde, nadir element teknolojileri üzerindeki yeni ihracat kısıtlamalarını ilan etti.
Pakistan–Afganistan sınırındaki çatışmalar, aslında Çin ile ABD arasındaki dolaylı güç mücadelesinin yansımasıdır. 9 Ekim 2025’te Pakistan’ın Afganistan’a yönelik topçu saldırıları, hemen ardından gelen Afgan misillemesiyle birlikte bölgeyi yeni bir sıcak cepheye dönüştürmüştür. Afganistan’ın arkasında Çin’in sessiz desteği olduğu yönünde güçlü işaretler bulunmaktadır. Dolayısıyla bu günün realitesi büyük güçlerin artık doğrudan çatışma yerine, “vekâlet savaşları” üzerinden mücadele yürüttüğünü göstermektedir. Çin–Rusya tandemi, ABD–Avrupa ittifakıyla yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve sembolik düzeyde de rekabet etmektedir.
Satranç Tahtasında Son Hamle: Jeoekonomik Bloklaşma
Son yıllarda yaşanan gelişmeler —Tayvan gerilimi, Rusya–Ukrayna savaşı, tedarik zinciri krizleri— ABD–Çin rekabetini açık bir bloklaşma sürecine dönüştürüyor. Bir yanda ABD öncülüğünde AUKUS, QUAD, G7, diğer yanda Çin merkezli BRICS+, Şanghay İşbirliği Örgütü, Kuşak-Yol İnisiyatifi bulunuyor. Bu bloklar, klasik askerî ittifaklardan ziyade ekonomik koalisyonlar olarak işliyor. Her iki taraf da, “dost ülke ağlarını” genişletme yarışı içinde.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Artık savaş, toprağı değil; arz zincirlerini, veri akışlarını ve enerji geçişlerini kontrol eden kazanıyor.
2.Nadir Elementler: Küresel Teknoloji Ekosisteminin Kalbi
Nadir elementler, modern teknolojinin sinir sistemi gibidir. Akıllı telefonlardan elektrikli araçlara, rüzgar türbinlerinden F-35 savaş uçaklarına kadar binlerce stratejik ürünün üretiminde bu elementler kilit rol oynar. Bu bağlamda, nadir elementler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir silah niteliği taşır. Çin, bu alanda dünya üretiminin ve işleme kapasitesinin yaklaşık yüzde 90’ını elinde tutmaktadır. ABD’nin yüksek teknoloji ve savunma sanayi açısından Çin’e bağımlılığı, son on yılda giderek artmış ve Washington yönetimi için ciddi bir ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir. Modern çağın görünmeyen savaş cephesi artık enerji hatlarında ya da tank cephelerinde değil; nadir toprak elementlerinin (NTE) kontrolü üzerinden yürütülüyor. Elektronikten savunmaya, yapay zekâdan yeşil enerjiye kadar uzanan tüm yüksek teknoloji zincirinin kalbinde bu 17 element yatıyor. Bu nedenle NTE sadece bir maden grubu değil, 21. yüzyılın jeoekonomik nükleer silahı olarak tanımlanıyor.
Çin’in Jeoekonomik Stratejisi: Ham Maddeden Küresel Tekel Gücüne
Çin, 1980’lerden itibaren nadir elementlerin stratejik önemini fark eden ilk ülkelerden biri oldu. Devletin yönlendirdiği uzun vadeli sanayi politikaları sayesinde bugün Çin, NTE üretiminde küresel %58 paya, işlenmiş NTE ürünlerinde ise %90’ın üzerinde paya sahip. Bu üstünlük yalnızca üretim hacminden değil, işleme teknolojisindeki tekelleşmeden kaynaklanıyor. Çin, 1990’lardan itibaren ham cevher ihracatını yasakladı, böylece yabancı şirketlerin ucuz kaynakla kendi yüksek teknolojilerini beslemesini engelledi. Bunun yerine “işlenmiş ürün ihracatı” politikasıyla hem istihdam hem de katma değeri ülke içinde tuttu.
Sonuçta, Çin artık yalnızca nadir elementlerin madencisi değil, aynı zamanda manyetik malzeme, çip alt tabanı, lazer ekipmanı, radar ve batarya üretiminde ana tedarikçi konumunda. Pekin yönetimi 2023’te bu politikayı daha da sertleştirdi: nadir elementlerin, özellikle galyum ve germanyum gibi stratejik bileşenlerin ihracatına lisans zorunluluğu getirdi. Bu lisansların reddi, Batılı savunma sanayisinin üretim zincirinde ciddi darboğazlara yol açtı.
ABD’nin Kırılganlığı ve “Kaynak Egemenliği” Arayışı
Washington, Çin’in elindeki bu stratejik kaldıraç gücünü uzun süre hafife aldı. Ancak 2020’lerde tedarik zinciri krizleri, yarı iletken kıtlığı ve pandemi sonrası jeopolitik gerilimler ABD’yi sert biçimde sarstı. ABD Savunma Bakanlığı verilerine göre, Amerikan askeri sanayisinin NTE bağımlılığı şu oranlardadır:
– F-35 savaş uçağı başına 417 kg,
– Bir savaş gemisi için 2,3 ton,
– Virginia sınıfı nükleer denizaltı için 4 tondan fazla nadir element kullanımı.
Bu veriler, Çin kaynaklı bir ihracat ambargosunun Amerikan savunma endüstrisini haftalar içinde durma noktasına getirebileceğini göstermektedir.
Buna karşılık Biden yönetimi 2023’te Critical Minerals Act ve Inflation Reduction Act çerçevesinde yeni bir hamle başlattı. Bu programlar, Avustralya, Kanada, Şili ve hatta Afrika’daki bazı ülkelerde yeni maden yatırımlarına öncülük ediyor. Ayrıca friendshoring adı verilen tedarik zinciri stratejisiyle, “siyasi olarak dost ülkelerde” NTE işleme kapasitesi kurmak hedefleniyor. Ne var ki bu süreç uzun vadeli bir dönüşüm gerektiriyor; kısa vadede ABD hâlâ Çin teknolojisine bağımlı.
Avrupa ve Japonya’nın Konumu: “Stratejik Dayanıklılık” Arayışı
Avrupa Birliği de NTE bağımlılığı konusunda alarm vermiş durumda. AB Komisyonu 2024’te Critical Raw Materials Act’i kabul ederek, 2030’a kadar stratejik minerallerde ithalat bağımlılığını %65’in altına indirmeyi hedefliyor. Ancak mevcut durumda Avrupa’nın NTE işleme kapasitesi %10’un altında.Japonya, 2010 yılında Çin’in Senkaku Adaları krizinde NTE ihracatını geçici olarak durdurmasından büyük darbe almıştı. Bu olay Tokyo için bir dönüm noktası oldu: Japonya o tarihten itibaren Vietnam ve Hindistan gibi ülkelerde nadir element yatırımlarına yöneldi, ancak yine de yüksek teknoloji üretiminin %60’ı Çin kaynaklı malzeme kullanmaya devam ediyor.
Çin’in Stratejik Hamlesi: İhracat Kontrolü ve Teknoloji Ambargosu
Bugün nadir elementler yalnızca sanayi değil, jeopolitik bağımsızlık meselesi haline geldi. Enerji dönüşümü, elektrikli araçlar, güneş panelleri ve askeri yapay zekâ sistemleri gibi alanlar bu metallere dayanıyor. Dolayısıyla kim bu elementleri kontrol ederse, 21. yüzyılın ekonomik ve askeri ritmini o belirliyor. Çin bu avantajı, doğrudan saldırgan bir politika yerine “stratejik baskı” aracı olarak kullanıyor: lisans geciktirme, ihracat kısıtlaması, fiyat manipülasyonu ve teknoloji transfer şartlarıyla Batı ekonomilerini kendi oyun alanına çekiyor.
2025 yılı itibarıyla Çin yalnızca nadir elementlerin değil, bu elementlerin çıkarılması, işlenmesi ve mıknatıs haline getirilmesi için gereken teknolojilerin ihracatına da sert kısıtlamalar getirmiştir. Bu adım, ABD’nin tedarik zincirini kırmakla kalmamış, aynı zamanda Pekin’in küresel stratejik manevra alanını genişletmiştir.ABD’nin son yıllarda Afrika, Latin Amerika ve Asya’da nadir element yataklarını keşfetme ve kontrol altına alma çabaları, Çin’in teknolojik ambargosu nedeniyle sekteye uğramıştır. Çin teknolojisi olmadan bu kaynakların verimli biçimde işletilmesi için en az beş yıla ihtiyaç olduğu tahmin edilmektedir.
ABD’nin Cevabı: Endüstriyel Mobilizasyon
ABD’nin cevabı iki yönlü: Birincisi, yerli üretim kapasitesi oluşturmak. Pentagon, Teksas ve Kaliforniya’da nadir element işleme tesislerinin kurulmasına milyar dolarlık destek sağladı. Ancak uzmanlara göre bu tesislerin Çin düzeyine ulaşması en az 5–7 yıl sürecek. İkincisi, jeopolitik dengeleme. Washington, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelerle tedarik ortaklıkları geliştiriyor. “Quad” ve “IPEF” çerçevesinde imzalanan yeni anlaşmalar, Asya-Pasifik’te Çin etkisini dengelemeyi amaçlıyor.
Ancak bu hamlelerin kısa vadede etkili olması zor. Çünkü NTE madenciliği çevresel olarak yıkıcı, ekonomik olarak pahalı ve politik olarak riskli bir süreçtir. Çin’in avantajı sadece rezerv büyüklüğü değil, bu alandaki ucuz iş gücü ve çevre mevzuatının esnekliği sayesinde düşük maliyetle üretim yapabilmesidir.
Nadir elementler üzerindeki bu görünmeyen savaş, yeni bir jeoekonomik soğuk savaş dönemi başlatıyor. Artık hegemonya askeri üslerle değil, tedarik zincirleriyle ölçülüyor. Çin bu zincirin merkezinde; ABD ise çevresinde dönmeye çalışan bir güç.
2030’a gelindiğinde, eğer ABD alternatif kaynakları devreye sokamazsa, Pekin yalnızca ekonomik değil, teknolojik anlamda da yeni küresel düzenin kural koyucusu haline gelebilir. Dolayısıyla bugün yaşanan kriz, sadece ticari bir anlaşmazlık değil, “kaynak egemenliği çağının” başlangıcıdır.
Sonuç: Hegemonya Sonrası Dünyanın Yeni Mantığı
ABD ile Çin arasındaki jeoekonomik rekabet, sadece iki süper gücün çıkar çatışması değil; küresel düzenin evrimsel dönüşüm sürecidir.Bu dönüşüm, klasik güç mücadelesinin ötesinde, üretim biçimlerini, teknoloji normlarını, finansal bağımlılıkları ve hatta modern devlet anlayışını yeniden tanımlıyor. 20. yüzyılın askeri jeopolitiği yerini, 21. yüzyılın stratejik jeoekonomisine bırakıyor. Artık tanklardan çok tedarik zincirleri, ordulardan çok veri akışları, üslerden çok çip fabrikaları belirleyici hale geldi.
ABD, hâlâ küresel finans sisteminin merkezi, doların sahibi ve norm üreticisi olarak gücünü koruyor. Ancak Çin’in “ekonomik derinlik stratejisi” —yani üretim, teknoloji, hammadde ve enerji akışlarını eş zamanlı kontrol etme yeteneği— Batı merkezli sistemin yapısal üstünlüğünü giderek aşındırıyor. Bu bağlamda dünya, yeni bir ikili hegemonya modeline değil, çok merkezli ve karşılıklı bağımlılıklara dayalı bir ağ düzenine evriliyor. Bu ağ düzeninde kazanan taraf, sadece ekonomik hacimle değil; stratejik dayanıklılık, teknolojik özerklik ve normatif esneklik gösterebilen taraf olacaktır.ABD için bu, ittifak ağlarını yenilemek ve demokratik değerleri ekonomik rekabetle uyumlu hale getirmek anlamına geliyor. Çin için ise, küresel yayılımını sürdürülebilir kılmak ve kendi kalkınma modelini küresel meşruiyetle dengelemek gerekliliğini ortaya koyuyor.
Dünyanın geri kalanı —Avrupa, Hindistan, Türkiye, Afrika ve Latin Amerika— bu satrançta sadece seyirci değil, dengeleyici aktörler konumunda.Küresel Güney’in artan ekonomik ve demografik ağırlığı, jeoekonomik rekabeti artık sıfır toplamlı bir oyun olmaktan çıkarıyor; yeni iş birliği biçimlerini zorunlu kılıyor.Enerji dönüşümü, yapay zekâ düzenlemeleri ve kaynak güvenliği gibi alanlar, önümüzdeki on yılda bu rekabetin yönünü belirleyecek.
Sonuç olarak, ABD–Çin mücadelesi bir “Soğuk Savaş”ın tekrarı değil, dijital kapitalizmin ve kaynak jeopolitiğinin birleştiği yeni bir güç paradigmasının habercisidir. Bu paradigma, artık tek bir merkeze değil, birbirine bağlı jeoekonomik merkezlere dayanıyor.
Dolayısıyla 21. yüzyılın büyük sorusu şudur: “Kimin daha güçlü olduğu” değil, “kimin sistemi daha sürdürülebilir şekilde yönetebileceği”dir. Geleceğin hegemonu, rakibini bastıran değil, küresel karmaşıklığı yöneten güç olacaktır.
Küresel güç mücadelesi artık petrol ve doğalgaz gibi geleneksel enerji kaynaklarının ötesine geçmiştir. Nadir elementler, yarı iletkenler, stratejik gazlar ve teknoloji üretim zincirleri yeni jeopolitik silahlar haline gelmiştir. Çin’in nadir element stratejisi, ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana kurduğu ekonomik hegemonya sistemine doğrudan meydan okumaktadır.
Bu süreç, yalnızca Asya’da değil, Avrupa ve Orta Doğu’da da yeni denge arayışlarını hızlandıracaktır. Pakistan–Afganistan hattı bu yeni jeoekonomik düzenin laboratuvarı haline gelirken, önümüzdeki on yıl “kaynak egemenliği” kavramının uluslararası ilişkilerde belirleyici olacağı bir dönem olacaktır.
Mammadkhan Mammadkhanov
Kaynakça
Dergiler ve Gazete Makaleleri
1.The Economist. (2024, April). The New Cold War in Rare Earths.
2.Foreign Affairs. (2023, December). How China Became the World’s Tech Superpower.
3. Foreign Policy. (2024, February). Geoeconomics: The Real Arena of U.S.–China Rivalry.
4.Nikkei Asia. (2023, August). China’s Strategic Weapon: The Rare Earth Monopoly.
5.Financial Times. (2024, March). Yuan’s Global Rise and the Challenge to Dollar Dominance.
6.Reuters. (2025, January). China Tightens Export Controls on Semiconductor Metals.
7.Council on Foreign Relations (CFR). (2024). Decoupling or Interdependence? The Future of U.S.–China Economic Relations.
Dijital Kaynaklar ve Veri Tabanları
8.World Bank Data (2024). Global Trade and Supply Chain Indicators.
9.UNCTAD (2024). World Investment Report: International Production Beyond the Pandemic.
10.IMF (2024). World Economic Outlook Database.
11.SIPRI (2024). Military Expenditure and Defense Industry Report.
12.Statista (2025). Rare Earth Element Production by Country.
13.U.S. Geological Survey (2024). Mineral Commodity Summaries: Rare Earths. Washington, D.C.
14.International Energy Agency (2023). The Role of Critical Minerals in the Energy Transition.
15.Global Times (2025). “China Tightens Rare Earth Export Controls Amid Global Supply Shifts.”
16. The Diplomat (2025). “Pakistan’s Rare Earth Deal and the U.S.-China Strategic Rivalry.”
17.Reuters (2025). “China’s Helium Strategy Reduces U.S. Leverage in High-Tech Manufacturing.
18.Foreign Affairs (2024). “The Coming Era of Resource Nationalism.”
Bu makale, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Vakfı Web sitesinden alınmıştır.

