Sömürgecilik “Yarı-Sömürgecilik

0 347
image_pdf

SÖMÜRGECİLİK

Birinci ve İkinci Bunalım Dönemlerinde emperyalist sömürü; sömürgecilik ve yarı-sömürgecilik biçimlerinde gerçekleşmekteydi. Sömürgecilik fiili işgal anlamına gelirken, yarı-sömürgecilik görünürde var olan bağımsızlığa karşın, gerçekte emperyalizmin boyunduruğu altında tutulmayı ifade ediyordu. Sömürgecilik, serbest rekabetçi dönemde de yaygın biçimde kullanılmıştı. Buna karşı yarı-sömürgecilik, özellikle emperyalizm süreciyle birlikte niteliğini belirginliştirmiş ve serbest rekabetçi dönem boyunca kendi iç dinamiklerinin gelişimiyle, kapitalist ilişkilerin egemen olmadığı ülkeler -ki buna doğal ekonominin (15) egemen olduğu ülkeler de diyebiliriz- kapitalizmin yeterince gelişmediği ülkeler 1. ve 2. Bunalımm Dönemlerinde emperyalizmin yarı-sömürgeleri durumuna geldiler ve bu sömürü yöntemi, emperyalizm tarafından yaygın bir biçimde kullanıldı.

Çağdaş sömürgecilik, Avrupa ülkelerinde kapitalizmin oluşması sürecinde doğmuştur. Ticari amaçlarla; yeni ticaret yolları bulabilmek kaygılarıyla denizlere açılan Avrupa ülkeleri, keşfettikleri ve tümünde doğal ekonominin egemen olduğu yeni ülkeleri işgal ederek sömürgeciliği başlatmışlardır. Bu durum, geçmişin yağmacılığından değişik yönleri içeriyordu. Yeni ülkelerin bulunması ve sömürgeleştirilmesi, ulaştırma biçimini, ticaret yollarını, değiş tokuş edilen malların nitelik ve niceliğini dolayısıyla da ticaretin niteliğini değiştirmişti. Başlangıçta yeni bulunan kıtalar olan Amerika ve Avustralya’nın yağmalanmasıyla başlanan sömürgecilik, giderek yaygınlaşacak, Asya ve Afrika’nın da sömürgeci ülkeler olan İspanya ve Portekiz’in sömürgelerinin talan edilmesinden sağlanan servetleri, toplumsal gelişmeyi hızlandıracak nitelikte alt yapılara sahip olamadırlarından; daha çok diğer ülkelerin, özellikle de kapitalizmin hızla geliştiği İngiltere’nin yükselmesine hizmet edecekti. Süreç içinde kendini ilerletmeyen İspanya ve Portekiz’in yerini İngiltere ve Fransa’nın ilk sıralarda olduğu başka sömürgeci ülkeler aldı. Çağdaş sömürgecilik, bu ülkelerle anlamını bulacaktı. Sömürgecilik, emperyalizmin gelişebilmek ve sermayesini geliştirebilmek için etkin biçimde kullandığı bir silah oldu. Olayın yağmacı eski sömürgecilikten farkı, herşeyden önce kapitalizm açısından sömürgelerin sermaye birikimine uygun koşullara sahip olmasından kaynaklanıyordu. Kapitalizm, feodal, kendine yeterli bir ortamda, bu doğal ekonomik yapıyı ve küçük üretimi parçalayarak doğmuş ve gelişmişti. Dolayısıyla, büyüyebilmesinin ve yaşayabilmesinin koşulu da kendi ülkesinin arzını karşılayamayan doygun pazarlar değil bakir alanlardı. Yani; kapitalist olmayan ortam ve koşullar… Bu koşulları sömürgecilik yönteminin zemininde buluyordu.

Kapitalizm öncesi “sömürgecilik”, bir ülkenin işgal edilmesi ve vergilendirilmesi, zenginliklerinin zor yoluyla talan edilmesi anlamına geliyordu. Ancak bunlar, işgal edilen Örneğin; Hindistan’ daha MÖ. 6. yy’da Persler tarafından istila edilmişti. Onu Yunanlılar izlemiş, Sonra Araplar, Afganlar ve Moğollar bu ülkeyi sırasıyla istila etmişler, yağmalamışlardı. Ama tüm bunlar Hindistan’ın ekonomik dokusunu değiştirmeye yetmemiş, ekonomik dokunun temelindeki antik-komünal köy ekonomisini bozmamış, istilacılar ülkeyi talan etmek ve vergilendirmekle yetinmişlerdi. Oysa İngiliz sömürgeciliğinin girmesiyle birlikte, ülkenin ekonomik dokusu alt üst olacak ve giderek çözülecekti.

Çünkü kapitalizmin ve onun son aşaması emperyalizmin sömürgeciliği ve beklentileri değişikti. Kapitalist sömürgeci için, sömürgelerin taşıdığı anlam özellikle üç noktada düğümleniyordu.

Birincisi; sömürgeler, kapitalizmin artı-değer sömürüsü yoluyla ürettiği metaları sürebileceği pazarlardı.

İkincisi; sömürgeler, üretim araçları açısından arz kaynağı, hammadde deposuydu.

Üçüncüsü; sömürgeler, ücret sistemi açısından ucuz işgücü deposuydu.

Rosa Lüxemburg sermayenin, doğal ekonominin geçerli olduğu toplumlarla mücadelesindeki uygulamalarını şöyle maddeleştiriyordu: 1) Toprak, balta girmemiş ormanlardaki av hayvanları, madenler, kıymetli taş ve maden cevherleri, kauçuk, yabancı iklime özgü bitkilerin ürünleri vb. önemli üretim güçleri kaynaklarına derhal sahip çıkmak.

2) İşgücünü özgürleştirip kendi hizmetine sokmak.

3) Meta ekonomisini getirmek,

4) Ticaret ile tarımı ayırmak. (16)

Aynı zamanda yarı-sömürgeler için geçerli olan bu uygulamaların geçeklik kazanması, yukarıda üç başlıkta özetmediğimiz hedeflere ulaşılması anlamına gelmekteydi. Kapitalizmin oluşma ve gelişme dönemlerinde kulllandığı en büyük silah, köylülüğün mülksüzleştirilmesi idi. Aynı silah, daha büyük ölçekli biçimde, emperyalizm aşamasında sömürgeci yöntemin bir gereği olarak uygulandı. Kapitalizm öncesi ekonominin egemen olduğu ülkelerde, toplumsal örgütlenmede meta ekonomisi, metanın değişimi temelinde yükselen bir piyasa ekonomisi ve bu perspektife uygun biçimde olgunlaşmış kural ve gelenekler bütünü yoktu. Kendine yeterli, kapalı birimler ekonomik yapının temelinde yer alıyordu ve bu biçimiyle emperyalizmin beklentilerine karşılık vermeleri olanaksızdı.

Emperyalizmin bu duruma karşı silahı, en önemli üretim araçlarına el koymak oldu. Böylece kapitalizm öncesi ekonomiye öldürücü bir darbe vuruyor, yerli ekonomik doku ve dolayısıyla yerli toplumsal örgütlenme çözülmeye uğruyordu. Bu “zor”un yaygın biçimde kullanılmasıyla gerçekleşiyor ve mülksüzleştirilen yerli halklar, ucuz işgücünün, sömürgelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerin yağmalanmasının bir aracı oluyordu. Zor, en kârlı, en hızlı sonuç getiren, dolayısıyla emperyalizm en uygun yöntem olarak kullanılıyordu.

Hindistan örneğini incelemeyi sürdürecek olursak, üretim araçlarının gasbı, mülksüzleştirme ve bu temelde sermaye birikimi olayını daha somut göreceğiz. ingiliz sömürgeciliği, kendinden önceki işgalcilerin tersine, kaba ve ağır bir vergilendirmeye yönelmek yerine, olaya toprağın mülkiyetini almak ve komünal köy yapısını dağıtmakla başladı. İlk aşamada kendisine işbirlikçi yaptığı vergi toplayıcılarına ve denetçilere toprak dağıtan İngiltere, köylünün buna tepkisinin neden olduğu kargaşayı kullanarak toprağın bir bölümüne el koyacaktı.

Buna koşut olarak çok yüksek vergiler yürürlüğe koyan İngiliz sömürgeciler, kısa sürede vergilerini ödeyemeyen köylünün toprağını gasbetti. Böylece topraktaki aile birliği dağılıyor, toplumsal örgütlenme çözülüyordu.

İngilizler, geleneksel toprak mülkiyeti biçimlerini yıkan ve Hint köy ekonomisinin çökmesine yol açan bu siyasetin aslında köylüleri o ülkeye özgü baskı ve sömürüye karşı korumak gerekliliğinden kaynaklanmış  gibi göstermeye çalıştılar. Bilinen sömürgecilik hilelerini kullanarak, bu siyasetin, köylülerin çıkarlarını korumaya hizmet ettiğini ileri sürdüler. ingiltere, köy topluluklarında eski mülkiyet hakları karşılığında yapay bir toprak aristokrasisi oluştuğundan, bu baskıcı oldukları ileri sürülen kişilere karşı köylüleri korumaya girişerek, gasbedilmiş toprakları İngiliz mülkiyetine geçirme yolunu izledi. (17)

Aynı uygulamanın bir benzerini de Fransa, Cezayir’de gündeme getiriyordu. Osmanlıların uzun egemenliği Cezayir toprak sistemini belli ölçülerde bozmakla birlikte, sistemin özü olan klan topraklarına dokunmamış, mevzilendirmekle yetinmişti. Fransız sömürgeciliği ülkeyi işgal edince klanların sahip olduğu topraklarda ortak mülkiyeti olanaksız ve çağdışı ilan ediyor ve ortak araziler üzerindeki ortak mülkiyete son veriyordu. Çıkarılan çeşitli yasa ve kararnamelerle desteklenen bu durum, hayvancılık ve tarımcılığa büyük darbe vururken, spekülatif bir ortamın ve dolayısıyla da tefecilik ve vurgunculuğun yaygınlaşması gibi bir sonucu getirdi. Cezayir’in kırsal dokusunun parçalanması ve sömürgeciliğin bu kırsal dokuyu piyasa mekanizması ölçülerine uygun olarak biçimlendirmesi, bu temelde gelişecekti.

Böylece sömürğecilik ve giderek yarı-sömürgeciliğin taktiği öne çıkıyor, biçimleniyordu. Bu taktik, öncelikle doğal ekonomik ilişkileri parçalamak, felce uğratmak ve ardından da meta ekonomisini egemen kılarak köylünün mülksüzleştirilmesi, mülksüzleşen köylü kitlelerinin özgür emekçiler olarak kabul edilip, ülkedeki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sömürülmesinde çok az ücretler karşılığında çalıştırılmalarıydı. Bu taktik, bazı değişik yöntemler eşliğinde olsa da hemen hemen dünyanın her yerinde sömürgeciliğin, sömürgelerdeki etkinliklerinin temeli olacak; İngiliz, Alman, Fransız, Hollanda vb. Belli başlı sömürgeciler, dünya halklarının zenginliklerini işte böyle bir temelin üzerinde yükselerek yağmalayacaklardı.

Emperyalist dönüşümle birlikte, dünyanın sömürgeleştirilememiş son toprakları da işgal edilmiş ve paylaşılmamış toprak kalmamıştı. Sömürgelerde uluslaşma olayı ya hiç olmadığından ya da yeterince olgunlaşamadığından, Amerika’daki sömürgeler dışında, uzun soluklu ve sonuç alıcı başkaldırılar görülmemekteydi. Sömürgeciliğe karşı ilk başkaldırı ABD’nin kurulmasıyla sonuçlanan başkaldırı oldu. Kuzey Amerika’da İngiliz sömürgelerinde kapitalizmin, yerlilerin doğal ekonomik ilişkilerini hızla parçalaması ve gelişmesi, özellikle 18. yy’ın ikinci yarısında güçlü bir Amerikan bujuvazisinin doğumunu getirmiş ve çıkarları İngiliz Emperyalizmiyle giderek çelişen bu sömürge burjuvazisinin açtığı savaş, aynı zamanda sömürgeciliğe karşı bir uluslaşma sürecinide içermiş, ABD oluşmuştu.

Bir sonraki yy’da bu kez Latin Amerika’da burjuva içerikli ulusal hareketlere tanık olunacaktı. Latin Amerika’yı işgal altında tutan İspanya ve Portekiz’in kendilerinden ileri kapitalist ülkelerin gerilerinde kalmaları ve onlara bağımlı bir nitelik kazanmaları, sömürgelerde oluşan burjuvazinin muhataplarının da değişmesi ve İngiltere, Fransa gibi ülkemeri ekonomik anlamda İspanya ve Portekiz’in yerini almalarını getirmişti. Süreç içinde Latin Amerika burjuvazisinin sırtında yük durumuna gelen İspanyol ve Portekiz sömürgeciliği, 19. yy boyunca süren savaşlarla kıtadan atıldı. Ancak Latin Amerika’da kapitalizmin gelişme düzeyinin niteliği, eski sömürgeleri bu kez yarı-sömürgeler durumuna sokacaktı.

YARI-SÖMÜRGECİLİK

Yarı-sömürgecilik olgusu emperyalizmle birlikte doğdu. Ancak kökleri serbest rekabetcilik dönemine dayanıyordu. Türkiye, Çin, İran gibi kapitalizm öncesi zamanların güçlü ülkeleri kapitalist dönüşümü sağlayacak yeterli dinamiklere sahip olmadıklarından, kapitalist ülkelerle ilişkilerinde giderek onların gerisinde kalmaya başlamışlardı. Kapitalist nitelikli ticaret bu ülkelere büyük darbe vurmuş, Avrupalı kapitalistlerin malları, ülkelerin iç pazarını ele geçirmiş, uç veren yerli kapitalist ilişkileri kavurmuştu. Kapitalist meta ihracına sermaye ihracının eklenmesi ve emperyalizm süreciyle birlikte sermaye ihracının ön plana geçmesi, söz konusu bağlılığı pekiştirmiş ve bu ülkelerin siyasal bağımsızlıklarına, giderek daha göstermelik olan bir karakter kazandırmıştı. İspanya ve Portekiz gibi kapitalizmin yeterince gelişmediği ya da Latin Amerika ve Balkanlar gibi siyasal bağımsızlıklarını yeni kazanan ülkelerin bulunduğu doğu bölgelerinin eklenmesiyle, yarı-sömürgecilik gelişti ve yaygınlaştı.

Yarı-sömürgecilik, emperyalizmin, doğal ekonomik ilişkilerin egemen olduğu ülkelerde komprodor bir sınıf oluşturması ve önemli oranda bu sınıf eliyle ülkeyi sömürmesi temelinde yükseliyordu. Emperyalizm, eğer ülkede şu ya da bu oranda oluşmuş bir burjuva sınıf yoksa en azından başlangıçta, işbirlikçilerini, ülkedeki doğal ekonomik ilişkilere özgü egemen sınıf ve katlar içinden seçiyordu. Örneğin Osmanlı Türkiye’sinde, emperyalizmin ülkeyi yarı-sömürgeleştirmesi sürecinde merkezi feodal iktidarın, emperyalizmin işbirlikçisi olarak komprodor bir karakter kazanmasının, emperyalizmin önünün düzlenmesinde önemli rolü olmuştur. Süreç içinde ülkede önemli bölümü levanten olan komprodor karakterli bir ticaret burjuvazisinin oluşmasına koşut olarak, emperyalizmin saraya duyduğu gereksinme azalmıştı.

İlerde yeni-sömürgecilik yönteminin başat özelliği olacak olan emperyalizmin içsel bir olgu durumuna gelmesi esprisi, 1. ve 2. Bunalım Dönemi koşullarında henüz söz konusu değildi. Değişik bir anlatımla, yarı-sömürge ülkelerin sömürüsü, emperyalizmin işbirlikçileri eliyle kapitalizmi kendi yararına yukardan aşağıya çarpık bir biçimde geliştirerek o ülke içinde tekelleşmesi ve ekonomik potansiyeli içten sömürüsü biçiminde gelişmiyordu. Emperyalizmin 1. ve 2. Bunalım Dönemlerindeki özgün çelişki ve ilişkilerin bu tarz sömürüyü zorunlu kılmasının yanında, esas olarak ekonomik evrim henüz bu temelde sömürüye gerçeklik kazandıracak boyutlara uluşmamıştı. Emperyalist sermaye ihracı, üretici olmaktan çok borçlandırıcı bir nitelik taşımaktaydı.

Bu durumda emperyalizm yarı-sömürgeler ve sömürgeler açısından içsel bir olgu olamıyordu. Bu sömürünün varlığı, kapitalizmin aşağıdan yukarıya gelişmesi gibi bir sonuç doğurmadığından, doğal ekonomik ilişkiler, meta değişiminin girmesine bağlı olarak önemli oranda çökmekle birlikte, kapitalizm gelişip doğal ekonominin yerini alamıyor, sonuç olarak da doğal akonomik ilişkiler oldukça değişik de olsa egemenliğini çarpık bir biçimde sürdürüyor, emperyalizm ve işbirlikçilerinin fiili denetimi, ülke nüfusunun küçük bir bölümünü barındıran kentlerle sınırlı kalıyordu. Geniş kırsal alanlar ise, denetim dışı yumuşak karınlar olma özelliğini kazanıyordu.

Mahir Çayan bu durumu, şöyle ifade ediyor. “İkinci Paylaşım Savaşı’ndan önce emperyalist istismar metodu sonucu geri bıraktırılmış ülkelerde,emperyalizmin müttefiki yerli egemen sınıf, feodalizmdi. (komprodor burjuvazi, emperyalizmin uzantısından başka birşey değildi) Emperyalist ve fiili denetim genellikle kıyı bölgelerinde, limanlarda, stratejik yerlerde ve ana haberleşme merkezlerindeydi. Merkezi otorite çok zayıftı. Ülkenin ve nüfusun 3/4’ü kendi aralarında çelişkileri olan zayıf mahalli devletçiklerin kontrolü altındaydı. Şehirleşme, ulaşım, haberleşme, kapitalizm egemen olmadığından çok zayıftı. Ülke içinde emperyalizm dışsal bir olgu, toplumsal süreç de feodal bir süreçti. Bu yüzden ülkedeki baş çelişki, ülkenin ve nüfusun 3/4’ünü kontrol altında tutan zayıf feodal birimler ile yarı serf durumundaki köyüler arasındaydı (demokratik mücadele). Köylülerin spontane mücadele ve patlamalarını örgütleyip onlara proleter devrimci bilinci götürecek proletarya partisinin yönetiminde kurulan köylü ordusu ile zayıf  feodal mahalli otoritelerin güçlerini kırarak üs bölgeleri kurmaya başlayıp, ülkeyi yavaş yavaş yönetim altına almaya başladıkları aşamada, emperyalizm kendi sömürüsünü korumak için ülkeyi bütün olarak işgal ediyordu. O zaman ülkenin baş çelişkisi, bir avuç hainin dışında bütün ulusla emperyalizm arasında olmaktaydı. (milli mücadele). İç savaş döneminde savaş genellikle sınıfsal şiarlarla ve sınıfsal planda yürürken, devrimci milli savaş evresinde savaş, ulusal planda ve ulusal şiarlarla yürümekteydi.” (18)

Emperyalizm açısından yarı-sömürgecilikte olduğu gibi, ucuz işgücünün kullanımı ve yeraltı-yerüstü zenginliklerinin yağmalanması, amaçlarına hizmet eden bir yoldu. Bu amaca varılırken öncelikle doğal ekonomik ilişkilerin parçalanması, meta ekonomisinin ülkeye sokulması, yani meta değişiminin yapıldığı piyasa ekonomisinin kurallarına en temelde uygun düşen bir ortamın oluşturulması ve son olarak da ticaret ve tarımın ayrıştırılması, dolayısıyla doğal ve kendine yeterli ekonomik kalıpların kırılması ve bu temelde oluşturulan metaların piyasaya aktarılması, böylece de kendi mallarının sürümüne açık bir pazar yaratılması türünden yöntemler izleniyordu. Durumu, yarı-sömürgeciliğin iki klasik örneği Çin ve Osmanlı Türkiye’sini genel çizgileriyle inceleyerek somutlayalım.

Her iki ülke de emperyalist dönüşümle birlikte yarı-sömürge ülkeler olma sürecine girdiler. Ancak bu dönüşümden önce de serbest rekabetçi kapitalizm, her iki ülkeyi kendine bağımlı kılmıştı. Kapitalizmin, kapitalist meta dolaşımının Çin’de ilk etkileri Afyon Savaşıyla birlikte başlamıştı. 17. yy’da Bengal’de afyon ekimine başlayan İngiliz – Doğu Hindistan Şirketi, bu uyuşturucuyu Kanton’da açtığı şube aracılığıyla Çin’e bol miktarda sürmüş ve ucuz fiyatla halk içinde yaygın bir tüketim pazarı oluşturmuştu. Yaratılan alışkanlığa bağlı olarak sürekli yükselen afyon fiyatları, giderek Çin halkının sırtında büyük bir ekonomik kambura dönüştü.

Özellikle ezilen sınıf ve katlar içinde üstelik en kalitesiz ve zararlı türünün satılmasının yol açtığı felaketler, sonuçta Çin yönetimini afyon ekimini yasaklamaya ve içimini cezalandırmaya itti. Bunun sonucu, İngiltere’nin Çin’e savaş açması olacaktı. Yani bir ülke insanlarını kıran bir uyuşturu maddeyi yasakladığı için, başka bir ülke tarafından, ekonomik çıkarlarının zedelendiği iddiasıyla açılan savaşla karşı karşıya kalıyordu. Oysa aynı dönem İngiliz Parlamentosu afyonla mücadele kararı alıyor. ve halk içindeki afyon alışkanlığına karşı çeşitli kuruluşlar harekete geçiyordu. Savaşın ilk ayağı 1842’de son buldu. Yapılan anlaşmayla Hong Kong İngiltere’ye veriliyor ve belli başlı liman kentleri de dış ticarete açılıyordu.

Ancak aradan 15 yıl geçmeden 1857’de savaş yeniden başladı. Bu kez İngiltere ve Fransa tarafından ortak sürdürülen savaş, 1858’de bitiyor ve afyon trafiği serbest bırakılırken Avrupa ticareti ve hırıstiyan misyonerliğinin ülke içine girmesi de kabul ettiriliyordu.

1859’da yeniden saldıran İngiltere ve Fransa, bu kez savaşı, İmparatorluğu parçalayıp yıkıncaya kadar sürdürdü ve isteklerini Çin’e kabul ettirdi. Artık Çin, toprakları üzerinde çıkarları uğruna yabancıların birbirleriyle yarıştıkları bir ülke durumunu almıştı. Ve tepki olarak 1899’da Bokserler Ayaklanması’nın patlak vermesine karşın, 1901’de emperyalist ordular Alman bir generalin komutasında birleşerek ayaklanmayı bastırdılar.

Çin, meta değişiminin geri ülkelerdeki “nazik” ve “barışsever” uygulamalarının klasik örneğini oluşturuyordu. Çin tarihi, 40’lı yıllarda başlayan ve 19. yy boyunca süren, bu ülkeyi kaba kuvvet yoluyla ticarete açmayı amaçlayan savaşlarla altüst edilmişti. Misyonerler, hıristiyanların katledilmesini kışkırtmış, Avrupalılar başkaldırıları tahrik etmiş ve zaman zaman giriştikleri katliamlarla, tamamen aciz tarımsal nüfus, Avrupa’nın büyük güçlerinin modern kapitalist tahrikleriyle boy ölçüşmeye zorlanmıştı. Ağır savaş yükünün devlet borçlarını arttırması, Çin’in Avrupa’ya borçlanması; mali denetimin Avrupa’nın eline geçmesine ve tüm savunma mekanizmasının kırılmasına yol açmış, Avrupalı kapitalistler için zorla demiryolları imtiyazları sağlanmış, serbest limanlar açtırılmıştı. Bütün bu eylemlerle 1830’ların başından Çin devrimine kadar ülkede, meta değişimi sistemi kurulma amacı güdüldü. Yeni Çin Devrimi ise, sorunların çözümünde ancak gerici bir olgu olabilecekti. Ezilen sınıf ve katmanların önemli oranda rol aynadığı, Sun Yat Sen önderliğindeki burjuva içerikli Yeni Çin Devrimi, Devrimin ilk yıllarının ardından Kuomingtang’ın gericileşmesine bağlı olarak, zaten çözüm bulunmamış olan sorunların yeniden derinleşmesini ve yarı-sömürge karakterinin 1949 Çin Halk Devrimi’ne kadar sürmesini getirdi.

Osmanlı Türkiye’si açısından ise durum farklı olay ve gelişmeler üzerinde yükselse de, sonuç aynı olacaktı. Kapitalist dönüşüm sağlayacak dinamiklerin güçlü olmaması, geçmişin güçlü Osmanlı İmparatorluğu’nu süreç içinde Avrupa kapitalizminin gerisine düşürmüştü. Özellikle Balkan’larda, artan tahıl, mısır, pamuk, tütün gibi ürünlere ve hayvancılığa  gelen taleplerle, kapitülasyonlar denilen ve Avrupa tüccarına ülke içinde mallarını satma olanağı tanıyan imtiyazlarla, Osmanlı pazarının Avrupalı içinde cazip duruma gelmesi çakışmıştı. Bu arada Osmanlı egemenliğindeki Balkanlarda burjuva hareketlerin yükselmesi, keza geniş Osmanlı topraklırının yükselen kapitalizme hedef olması ve bunun neden olduğu savaşlar, zaten sarsılmış durumdaki Osmanlı Türkiye’sini zayıflatmıştı. Kapitülasyonların süreklilik kazanmasının ardından, ilkini 1838 İngiliz Ticaret Anlaşmasının oluşturduğu bir dizi anlaşmayla, ilerde yarı-sömürgeye dönüşecek olan bağımlılık başlamıştı. Ülkeyi kapitalist ülkelerin denetimine iten bu süreçte, Gülhane Hattı Hümayun-u (1839), ı- Islahat Fermanı (1856), Arazi Kanunnamesi (1859) gibi düzenlemelerle, kapitalizmin gereksindiği hukuk da oluşturulacaktı.

Kapitalizmin girişiyle, öteden beri belli merkezlerde var olan meta dolaşımı, bu kez özellikle kapitalist girişimlerin el attığı alanlarda bir meta pazarının oluşmasına dönüşmüştü. Şimdi kapitalist tüccar, mamul yerine hammadde satın alıyor ve yerine mamul madde satıyordu. Bu temelde oluşan meta piyasası, tüccar aracılığıyla köylülüğün ve kapitalist sermayenin karşı karşıya gelmesi gibi bir sonucu doğuruyordu. Dolayısıyla bu pazar, içerde kapitalizmin girdiği yerlerde (19) yıkılmaya başlayan feodal ilişkilerin bağrında, aynı şekilde yıkılan küçük üreticinin, (20) mülksüzleşmesine bağlı olarak ücretli işçiler olmasını sağlayacak nitelikte değildi. Yani, kapitalizmin meta pazarı oluşturarak yıktığı feodal ilişkilerin mülksüzleştirdiği köylüler, geçmişte kapitalizmin oluşum dönemlerinde olduğu gibi proleterleşemiyordu. Çünkü, emeklerini satın alacak bir sermaye grubu, ulusal bir burjuva sınıf yoktu. Kısacası kapitalizmin girmesiyle birlikte tüm sömürge ve yarı-sömürgelerde olduğu gibi köylülük genel olarak mülksüzleşiyordu, ama onun emeğini satın alacak bir ulusal burjuvazi oluşmuyordu. Kapitalizm öncesi özellikle madenlerin işletilmesinde bu yığınların küçük bir bölümü kullanılıyordu. Geniş kitleler için sonuç: yoksulluk ve işsizlikti.

Söz konusu kapitalistleşme sürecinin önemli özelliği yalnızca ülkede meta dolaşımı temelinde oluşan piyasa değil, daha büyük ölçüde sermayenin ve bu sermayenin ülke ekonomisi üzerindeki etkisinin de hızla gelişmesiydi. (21) Çeşitli sektörlerde oluşturulan emperyalist sermayeli kuruluşlar, ürünün pazarlanması ve satışının tek yetkilisi olmaktaydılar. (22). Aynı durum yeraltı kaynakları için de geçerliydi. Ülkenin yeraltı kaynaklarının tümü emperyalist şirketlerce işletilmekteydi. 20. yy’a girildiğinde 1887’de kurulmuş bir İngiliz şirketi Boraks, 1892’de kurulan Balya-kara aydın şirketi gümüş, kurşun ve linyit, 1892’de kurulanKassandra adlı şirket manganez, bakır ve başka bazı madenlerin işletilmesi için gerekli ayrıcalıkları ele geçirmişlerdi. (23) Emperyalist sömürünün en sert olduğu madencilik bölgesi ise Zonguldak havzası idi. İşletme hakkını “Ereğli Şirketi Osmaniyesi” adlı bir Fransız şirketinin elinde tuttuğu havzada, devletin çıkardığı bir nizamnameyle köylüler 15 gün tarlada, 15 gün ocakta çalışmak zorundaydılar. Çalışma koşulları zenci kölelerden kötüydü. Şirket böylece 10 yıl içerisinde sermayesini iki katına çıkarma olanağı bulmuştu.(24).

Yarı-sömürgeleşmenin bir diğer önemli unsuru da demiryollarıdır. Emperyalist sermaye yatırımlarının %58’inin demiryollarına yönelmesi de bu durumun bir göstergesiydi. Demiryolları işleten şirketin, demiryollarının iki yanında belli bir uzaklık içindeki madenleri işletme hakkını elde etmeleri ve kilometre garantisiyle yapım, bu sektörü emperyalizm için son derece cazip kılıyordu. 1908 yılında İngiltere’nin 440, Fransa’nın 266 ve Almanya’nın 1020 km’lik demiryolu vardı. İzmir-Aydın Demiryolu, İngiliz sömürüsünün ve aynı zamanda 1. Bunalım Döneminin etkin bir unsuru olan Bağdat Demiryolu hattı, Alman sektörünün simgeleriydi.

Ülke alt yapısındaki gelişmelere koşut olarak, devlet hızla borçlanmaktaydı. 1856’da başlayan bu süreç; 1863’de sermayesi tamamen yabancı olan Osmanlı Bankası’nın kurulması ve banknot çıkarma hakkını da tekeline almasıyla iyice hızlanacaktı. 1857’de devlet, borçların faizlerin bile ödeyemeyeceğini açıklayacak ve bu durum giderek tekelciliğin egemen olduğu kapitalist ülkelerin, Osmanlı ülkesini tümüyle denetlemek için Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) yi kurmalarını getirecekti.

Düyun-u Umumiye yalnızca borçlarla ilgili alacakları kollayan bir kuruluş değildi. Gerçekte Düyun-u Umumiye, emperyalist sermayenin ülkey girişinin hangi alanlarda ne tür ayrıcalıklarla gerçekleşeceğini araştıran, organize eden ve emperyalist sermayenin en uygun koşullarda kazanç edinmesini amaçlayan bir kuruluş durumundaydı. Halk ve devlet durmadan yoksullaştığı halde, Düyun-u Umumiye’nin gelirleri artmaktaydı. 1882-83 gelirine oranla örneğin 1911-12 devletin gelir kaynaklarını 1/3’ü, 1910’da gümrük gelirlerinin %95,4’ü ve temettü vergisi denen kazanç vergisinin önemli kısmı Düyun-u Umumiye’ye gidiyordu. Böylece develet bir kalkınma aracı değil, emperyalistlerin kazançlarını koruma şubesi oluyordu (25).

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, 1.ve 2. Bunalım dönemlerinde emperyalist sömürü, sömürgecilik biçimlerinde görülmekteydi. Her iki biçimde de olay, doğal ekonominin geçerli olduğu bu ülkelerin yapısını parçalamak ve meta piyasası yaratmak, mülksüzleşen kitleleri yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talanında kullanmaktı.

ŞAFAK YARGILANAMAZ 1. CİLT

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.