MİLİTANIN YAŞAM TÜZÜGÜ

0 727
image_pdf

MİLİTANIN YAŞAM TÜZÜGÜ – I

Bir savaş örgütü için en temel fonksiyonlardan biri olan, onu yaşatacak ve geliştirecek ya da onu devrim örgütü olmaktan çok farklı durumlara hatta karşı devrime hizmet eder hale getirecek olan disiplin, tüzükle belirlenir.

Tüzükler, bir oluşumun temel kurallarıdır.

Oluşumu bağlayan bireylerin, uymaya söz verdikleri ve uymak zorunda oldukları prensipler bütünüdür.
Bir partinin, bir derneğin, bir örgütün tüzüğünü incelediğinizde karşılaştığınız tanımlamaların; kurallar, görevler, yetkiler ve yükümlülüklerin; ilk bakışta soyut bir direktifler sıralaması gibi gözükmesi mümkündür. Oradaki çıkarımların, canlı yaşamdan , yaşamın hararetli ve biteviye hareketli dinamizminden arta kalan kaskatı sözcükler yığını olarak algılanması da mümkündür. Ya da bütün bunların size, alışkanlıkların, genelleşmiş uygulamaların bir parçası olarak ortaya konulmuş bir prosedür belgesi gibi gelmesi olasıdır.

Özellikle de günümüz dünyasında, bu tür belgelerin gerektiği gibi ele alınmamasının, uygulanmamasının ve öneminin bilincine varılamamasımn psikolojik ve sosyolojik ortamı fazlasıyla oluşturulmuştur.
Fakat günümüzün dünyasının, gerçeklerin ötesinde örülmüş yanılsamalar, yapaylıklar dünyası olduğunun bilincinde olanlar açısından, gerçeklerin keşfi ve doğrunun yolunda geleceğe doğru ilerlenebilmesi için biraz daha fazla şans var…

Tüzük, iradedir.

İnsanların; deneyimlerden, yaşamdan ve amaçlardan sentezleyerek önlerine koydukları, iradenin en üst düzeyde ve en kapsayıcı tanımlanış biçimidir.

İnsanların özgür iradeleriyle oluşturdukları, tarihin, yaşamın ve geleceğin bilince çıkarılmış verilerinin ortaya konulduğu, haklar ve görevler bütünüdür.

Bu arada, yaşamın canlı ve karmaşık pratiği içinde büyük önem kazanan, zaman zaman belirleyici hale gelen bu konudaki ikinci boyuttan sözetmek gerekmektedir.

Yani, örgütün yazılı ve somut kayıtlarının ötesindeki ve bütün bunlara kan ve can verecek olan militanın yaşam tüzüğünden…
Örgüt, irade sahibi özgür insanların kollektifleşmesinin gerçeğidir.

Bu insanların, aynı amaç için aynı yöntemlerle yola çıkışının ve yürüyüşünün aygıtıdır. Örgüt, bu kollektifin programlarını ve aynı zamanda davranış sistematiğini karar altına almak ve uygulamak gerçekliğidir.

Dolayısıyla, özgür düşüncenin kollektif düşünceye dönüşmesinin resmi ifadesi, tüzüktür. Tüzük, bir örgütün davranış bütünlüğünü ifade eder. Hukuğunu belirler.

Hangi konuda ne yapılacağını; kadronun, yöneticinin, militanın, çalışma alan ve birimlerinin, tek tek insanların hukukunu tanımlar. Görevlerini ve sorumluluklarını, yetkilerini ortaya koyar. Bu hukukta yer alan yaptırımlar da; bir araya gelmiş, kendini bu özgür hukukun içinde tanımlamış bireyin kendi kendini, yaşamını taahhüt altına sokması anlamı taşır.

Tüzük, militanın; “ben, şu amaçlar için, şu yöntemlerle ve şu kuralların bağlayıcılığı altında yaşayacağım” sözünü, tarih ve halklar karşısında, geleceğe dönük olarak ve tüm yaşamını bağlayacak bir anlayışla vermesidir. Bu sözüne aykırı davrandığı hallerde , kendisinin de onayladığı yaptırımları benimsemesidir.

Bunlarla birlikte; içinde bulunulan, mücadele edilen sürecin gerekliliklerini tüzüğüne yansıtmayı başaramayan, mücadele taktiklerinde olduğu gibi tüzüğünde de yaşamın dinamizmini ve diyalektiğini yakalamayan bir yapı, hiçbir şekilde savaş örgütü olamaz. Hiçbir şekilde sınıflar mücadelesinde üzerine düşen görevleri yerine getiremez, sınıf mücadelesinin motoru, öncü ve sürükleyici, örgütleyici gücü olma işlevinden uzak düşer.

Bir savaş örgütü için en temel fonksiyonlardan biri olan, onu yaşatacak ve geliştirecek ya da onu devrim örgütü olmaktan çok farklı durumlara hatta karşı devrime hizmet eder hale getirecek olan disiplin, tüzükle belirlenir. Disiplinden uzak, tüzüğün uygulanmadığı ya da yıpratıldığı yapılanmalar, Habeş ordusu gibi başıbozukluğun egemen olduğu, sonu bozgun olan bir “kadere” mahkumdur.

Mevcut düşünceyi, felsefi temelinden kaynağını alarak ideolojik bir çizgi halinde somutlaştırdığımız stratejimizi zaferle buluşturmak için: bu stratejinin militanlarının, en tepedekinden en yenisine kadar tümünde bir davranış bütünlüğü yaratacak olan, ceza, ödül ve yaptırımı, görev ve sorumluluğu, hak ve yetkiyi, tüzükle belirleriz.

Öte yandan saptamalarda, kuşku yok ki; sahip olunan kapasite, tecrübe, algılama ve kavrayış düzeyi, belirleyicidir. Tüm olgularda, olaylarda olduğu gibi örgüt işleyişinde, sınıflar mücadelesi içerisindeki mevzilenmemizde, görevlerimizi ve sorumluluklarımızı yaşama geçirişimizde, yaptığımız hatalarda ve bunları ele alış tarzımızda, tüzükle kendimizi sınırlarız. Başka türlü olmasını beklemek anlamsızdır.

Aynı amaçlarla yola çıktığını söyleyen farklı yapılanmaların, farklı düşünce sistematiklerinin aynı durumlar karşısında farklı tepkiler göstermesi, somut durumlardan farklı sonuçlar çıkarması ve savaşım içerisinde ‘taktikler’ dediğimiz uygulamalarının farklı olması, kaçınılmasıdır.

Bizi bağlayan nedir, bizim davranışlarımıza yön veren nedir? Bizim bir noktadan sonra yaşamımızı belirleyen, yaşamımızın tümünü adadığımız, bizi büyük heyecanlarla, coşkuyla ve sınırsız özverilerle dolduran, insanoğlunun tanıdığı en büyük acılarla ve güçlüklerle boğuşmak için dolu dizgin koşturan, olanaksızlıkların sıfır noktalarından yola çıkarak dünyaya kafa tutmaya ve onu değiştirmeye yönelten… nedir?

Bilimsel sosyalizmi algılama ve yorumlamamız ve onun evrensel tezleri, bizim hareket noktamızdır. Geçmiş süreçlerdeki dünya devrimci pratiği, halkların tutumları ve bunların tahlili, artı dünyanın ve ülkemizin bugünkü durumunun her açıdan çözümlenmesinden çıkardığımız siyasal sonuçlar, bizim stratejik çizgimizin yapı taşlarıdır.

Öte yandan, sürecimizde varlık gösteren diğer pratiklerin ortaya koyduğu dersler, bizim fiili olarak müdahele ettiğimiz süreç içerisinde katettiğimiz yol, elde ettiğimiz tecrübe gibi birikimler, tüzük hükümleri belirlemelerimizde de ölçülerimiz olmuştur, olacaktır.

Politikanın Kendisi Kadar Yapılış Biçimi de Önemlidir
MARKSİST LENİNİSTLER İÇİN POLİTİKANIN KENDİSİ İLE YAPILIŞ BİÇİMİ EŞİT DERECEDE ÖNEMLİDİR. Aksini savunmak ya da uygulamada bu konuda zaafa düşmek, sosyalizmin ruhunu kazanamamış olmak, diyalektik ve tarihsel materyalizmle hiçbir biçimde bağdaşamamış olmak ve sadece söylemde sosyalizmi, halklar mücadelesini kullanmak anlamına gelir.

Böyle bir yolun, sosyalizmin zaferi ve halkların kurtuluşu için değil zafer kazanmak, gerçek ‘ilerlemeler’ kaydetmek şansı dahi yoktur. Tercihlerini bu yönde kullananların ya da özellikleri ve elverişlilikleri sadece buna yetenlerin; belki günümüzün sanal değer yargıları, kirli politik örgüsü içinde kısa vadeli varlık gösterme ‘şansları’ olacaktır. Hatta çeşitli güçler tarafından dolaylı ya da dolaysız öne çıkarılarak varlık göstermeleri bizzat sağlanacaktır. İddialarının ifade edilişiyle sınırlı, sola ve sosyalizme zarar vermekle sınırlı bir kulvarlarda yürümeleri sağlanacaktır. Böylelikle, potansiyeli hapsedip boğma ya da en azından yeni kafa karışıklıklarına, yeni yılgınlıklara yol açmaları sağlanarak, devrimi geriletme amacıyla kullanılacaklardır. Ama kuşkusuz hiçbir zaman gerçek anlamda sosyalizm yolunun yeniden örülmesinde en ufak bir fonksiyonları dahi olamayacaktır.

Sosyalizmin amacı, insanların geleceğidir. Fakat bu gelecek için, bu alternatifsiz güzellikler için çıkılan yolda atılan her adımın da aynı derecede doğru ve güzel olması zorunludur.

Burjuvazi ya da günümüzün dinci akımları gibi insanlığa vadettiğimiz güzel yarınlar ya da “güzel öteki dünya için” bugün her şeyi mubah görme, mubah göstermeye çalışma mantığı ve uygulamaları, sosyalistlerin mantığı ve uygulamalarıyla hiç bir biçimde bağdaşmaz.

Ve sosyalistler sadece bu “bağdaşmazlıklardan”, aradaki uçurumlardan ve çelişkilerden söz etmekle kendilerini sınırlama hakkına da sahip değillerdir. Aynı zamanda bütün bunlarla gerektiği gibi savaşmak zorundadırlar.

Bizler, Mahir yoldaşın “ada” larından yola çıkan insanlarız.

Bu adaları yaratmak, çoğaltmak, büyütmek ve verimli kılmak yoluyla amaçlarımıza giderek daha fazla yaklaşacağız. Günümüzün dünyasında her dönem olduğundan çok daha ağır koşullarda, çok daha sancılı ve çok daha uzun yollar katederek…
Attığımız her adım, yaşadığımız her gün; insanlığa vaadedilen geleceğin kurallarıyla, anlayışlarıyla, ilişkileriyle ve içeriğiyle yaşanmak zorundadır. Mahir’in, ‘ada’ kavramındaki gerçek anlam budur.

Yaşanılan dünyanın bütün çirkinliklerine karşın; sonsuz bir özveri ve emekle oluşturulmuş, büyük bir devrim iradesi ve dinamizmle yoğurulmuş adalarımızdan yola çıkarak, şafağa doğru yürüyeceğiz. Ama bu arada, “ada”lanmıza kabul edeceğimiz konukları, son derece özenli seçeceğiz. Ve onları bugün var, yarın yok “konuklar” değil, bu “ada”ların gerçek sahipleri olarak buralara gelen, köklerini ”ada”larımıza salan, onunla bütünleşen ve özdeşleşen, cennetini de cehennemini de burada bilen insanlardan, yol arkadaşlarından değil yoldaşlardan seçmek için, bütün enerjimizi seferber edeceğiz. Özellikle de başlangıçlarda ve yeniden başlangıçlarda, yaşamsal bir sorundur bu…

Ve onların eğitimi, onların sosyalizmin ruhuyla bütünleşmesi için inatla, azimle çalışacağız. Ama bu arada hiçbir şey adına hiçbir zaafa prim vermeyeceğiz. Hiç susmadan eleştireceğiz, hiç bıkmadan hataların üzerine üzerine gideceğiz.

Düşmana karşı gösterdiğimiz cesareti, yoldaşlarımızın, çevremizdeki insanların eksiklikleri, hata ve zaafları için de göstereceğiz. Onlara karşı mücadelemizi, sistemleştirmek zorunda olduğumuz bütünleşme, kaynaşma, tek vücut olma esprisinin çok iyi kavranmış olması mücadelesiyle parelel kılacağız. Böylelikle, herkes birbirinin kolu, bacağı, gözü, kulağı olduğunu iyi öğrenecek ve herkes yoldaşlarının eleştirilerinin, ortak vücudumuzun sağlığı için yapılmış özeleştiriler anlamına da geldiğini bilerek algılayacak. Küçük burjuva-feodal alınganlıklarla, düzen insanı tepkileri göstermeyecek.

Hiç yorulmadan değiştireceğiz, dönüştüreceğiz. Ve düzenden kopuşmayı gerçekleştireceğiz. Militanın düzeyi, düzenden kopuşma düzeyidir. Düzenle kurulan her bağ ve kişiliğin yadsımadığı her düzen özelliği, kaçınılmaz biçimde saflardaki bir zaafın önkoşuludur, zeminidir.

Bizim görevlerimizin özünde, dönüşüm yatar… Dönüşmek ve dönüştürmek. Yenilenmek ve yenilemek. İlerlemek ve ilerletmek…
Hiç kimse bir sabah uyandığında devrimci, sosyalist olmamıştır. Hiç kimseye aniden gökten vahiy inerek artık onun bir sosyaJist olduğunu belirtilmemiştir. Sosyalist olmak, olabilmek, birey için de zorlu ve uzun bir mücadele sürecidir. Burada iradenin ve bilincin rolü ne kadar güçlü olursa, yol o kadar başarılı yürünür ve amaçlara daha hızlı ulaşılır.Zamanı kendi haline bırakırsanız o sizi yener.

Sosyalist olmaya niyet etmek ya da bunu ilan etmek hiçbir anlam ifade etmemektedir. Gerçek olan, bu konudaki kazanımlarınız ve yaşamda sosyalist bir devrimci olarak sergilediklerinizdir. Aksi halde, yirmi otuz yıl kendilerini solcu, devrimci, hatta önder olarak lanse etmiş (ya da edilmiş) zavallıların durumuna düşülür. Ki bu insanların konumlanışı, sosyalizm karşıtı bir konumlanıştır.

Dönüşümün genel karakterlerinden farklı olarak bizler bunu zamana ve zemine bırakmadan başarmak zorundayız. Zamana ve zemine rağmen dönüşmek, dönüştürdüğümüz, dönüşen insanlarla yürümek durumundayız. Burada da bizleri bekleyen büyük bir iradedir. İRADE…

Eleştiri Hakkının Kulllanılması, En Önemli Görevlerimizden Biridir
Tek tek örgütlü insanların yaşam ve mücadele içerisinde, örgütsel sorunlar ve güçlükler karşısında gösterdikleri iradelerin toplamından, örgütün-partinin iradesi doğar.

Ama bu “toplam”, basit bir matematik toplam ya da birey iradelerinin gelişigüzel yan yana gelmesiyle gerçekleşen bir irade değildir. Örgüt-parti iradesi, sistematik bir iradedir. Örgütlü bireylerin disiplinli ve ilkeli bir tarz içinde örgüte bağlanışlarıyla ve kendi iradelerini örgütlü olarak ifade edişleriyle sağlanan bir iradedir.

Stalin; “Birliğinden ve demir disiplininden güç alan bir parti olmaksızın proletarya diktatörlüğünü kurmak ve sürdürmek olanaksızdır. Ama bütün parti üyelerinin irade birliği olmadan, eylem birliği olmadan partide demir disiplin düşünülemez. Kuşkusuz ki bu, partide fikir mücadelesi olanağını dışlamaz. Tam tersine, demir disiplin, eleştiriyi ve fikir mücadelesini dışlamak şöyle dursun, partinin bağrında eleştiriyi ve fikir mücadelesini şart koşar. Üstelik bu, disiplinin “kör” disiplin olması demek hiç mi hiç değildir. Tam tersine demir disiplin, bilinçli ve gönüllü olarak kabul edilen bir itaati öngörür. Çünkü ancak bilinçli bir disiplin, gerçekten demir disiplin olabilir. Ama fikir mücadelesi bitince, eleştiri tükenip karara varılınca, partinin bütün üyelerinin irade ve eylem birliği şarttır. Bu öyle zorunlu bir şarttır ki, o olmaksızın ne birleşmiş parti, ne de partide demir disiplin düşünülebilir” demektedir.

Burada, özellikle sonuç çıkarılması gereken iki konu var. Birincisi, değişme-değiştirme mücadelemizde, eleştiri hakkımızı kullanırken gerçek bir devrimci gibi davranmayı çok iyi öğrenmek zorunda olduğumuzun kavranılmasıdır. Bizler bir aydın, bir küçük burjuva gibi, eleştiri getirirken kuşbakışı panaromadan değil, yangının içinden, hatanın omuzbaşından bakıyoruz. Bizzat içinde kavrulduğumuz, emeğimiz, özverimiz ve üretimimizle yarattığımız, yaratmaya çalıştığımız mücadelenin elemanlarına veya işlevlerine karşı eleştiri getirmekten söz ediyoruz.

Dolayısıyla başlangıçta, durumu iyi tahlil edibilmek, doğru algılamak için çaba göstermemiz gerekir. Durumun ya da bireyin ortaya koyduğu verilerin sadece görünen yönlerini ele alarak “eleştiri” getirmek bize birşey kazandırmaz. Aynı ölçüde, bu ya da benzer endişelerle susmak, edilgenleşmek de çok büyük bir yanlıştır ve hataya ortak olmaktır. Üstelik belki karşımızdaki birey hatasının farkında değildir ya da kapasitesi elverişli olmadığı için yardım ihtiyacı duymaktadır. Bizler farkına vardığımız halde susuyorsak, yanlışın düzeltilmesi yönünde mücadele etmiyorsak, çok daha büyük bir suç işliyoruz demektir.

Yine dikkat edilmelidir ki, eleştiri hakkının kullanılması konusundaki tanımlamalarımızda, “yanlışları dile getirmekten” söz etmiyoruz. Yanlışlarla mücadele etmekten söz ediyoruz. Bıkmadan, yılmadan. Gerektiğinde yöntem konsunda diğer yoldaşlarımızdan, örgütün üst kurumlarından yardım isteyerek, gerektiğinde önümüze bir süreç açarak, zaman içinde programlı bir şekilde hatanın aşılmasının yollarını arayarak. Ama her ne olursa olsun, önemli yanlışları hiç vakit geçirmeksizin merkeze bildirerek…

Eleştiri, devrimci örgütler içinde çok önemli bir HAK’tır ve bu hakkımızı kulanabilmek için, bu hakkımızı kazanabilmek için gerektiği gibi çalışıyor, üretiyor, görevlerimizi yerine getiriyor olmamız gerekmektedir. “Tuzu kuru”, evinin sıcağından başını çıkarmayan, görevlerini savsaklayan, dostlar alışverişte görsün devrimciliği yapan insanların, eleştiri hakkı yoktur. Bir kez daha yinelemek gerekirse; eleştiri, örgüt içindeki bireylerin en önemli kazanılmış haklarından bir tanesidir ve bu hakkı kullanırken çok dikkatli, özenli, yapıcı, ilerletici, geliştirici, dönüştürücü olmak zorundayız.

Öte yandan, örgüt tüzüklerinde ayrımların sadece tanımlamalarla konulduğu, hata ve suç kavramlarının, çok iyi ayırdında olunması gerekiyor. Bir örgütlülük içinde eleştirilmek, hataları konusunda uyarılmak ve bu anlamda zaman ve emek harcanılması, aynı zamanda o yoldaşa, o bireye verilen bir değerdir. Ona önem verildiği için, ondan umut ve gelecek beklenildiği için insan ya da insanlar, birimler ya da alanlar eleştirilir, düzelmeleri beklenilir.

Öte yandan öyle durumlar gündeme gelebilir ki, muhataplarımız eleştiriyi hak etme konumundan uzaklaşmışlardır artık. Örgütün ilkelerine, geleneklerine, anlayış ve devrimci ahlakına aykırı davranışlar sergilenmiştir. Bu durumda yapılan hata ya da zaaf değil, suçtur ve tüzüğün ağır ceza maddeleriyle karşılarına dikilmek zorunda kalırız.

Sözgelimi; örgüt ya da örgütlü bireyler için, örgütün kurumları aleyhinde mekanizmalar dışında konuşmak, suçtur. Hizipçilik suçtur. Yalan söylemek, örgütü ve yoldaşları yanıltmak suçtur. Örgütün, yoldaşlarının sırlarını düşmana vermek suçtur. Örgütün ve halkın olanaklarını amaç dışı kullanmak suçtur. Ahlaki bozukluklar göstermek suçtur. Bunların eleştiri kurumu ya da mekanizmaları içinde tartışılacak bir yönü yoktur ve direkt durumun sorgulanıp gereken tüzük maddelerinin cezai yaptırımlarının uygulanması gündeme getirilir. Bu maddelerin uygulanması esnasında da ölüm cezası ve kesin ihraç yetkisi sadece merkeze aittir.

Devrimcilik sonsuz bir dinamizm içinde ve herşeye rağmen, koşulların ve üzerine bastığımız toprağın aykırı koşullarına, bizi engelleyen barikatların azametine, zeminin her türlü elverişsizliğine rağmen değiştirmektir. Biteviye değiştireceğiz. Var olandan koparak değiştireceğiz. Bu kopuşmada başarı sağladığımız oranda değişiriz ve değiştirme savaşımızda başarı şansımız olur.
Yoksa bugün mevcut olan ilişki ve çelişkilerin içerisinde, onların bir parçası olarak, onlardan esinlenerek ya da onların yöntemleriyle iç içe geçerek bir yere varamayız. Bir yere varılamaz. Sosyalistlerin bütün uygulamalarının, bütün taktiklerinin ve bütün davranışlarının, ideolojileriyle ve amaçlarıyla tam bir uygunluk içinde olması zorunludur. Onların politikalarının içeriği yaşamlarının her anında bugünden somutlaşmalıdır. Buna da, politikanın kendisi kadar önemli olan politikanın yapılış biçimi diyoruz.

Faşistlerin yöntemleri bellidir, somuttur. Aynı şekilde, sosyalistlerin de dünyaya, insana, olaylara, ilişki ve çelişkilere bakışı, onları yorumlayıcı ve onlara yaklaşım yöntemleri vardır. Bütün bunları devrim sonrasına ertelemek, bugün içinde bulunulan ilişki ve çelişkilere göre davranmak, “kazandıktan sonra” kendi yöntemleriyle davranacağını vaadetmek, kesin ve tartışılamaz bir biçimde sosyalistlerin politika yapma yöntemleri içinde değildir. Sosyalistlerin felsefesinde “takiyye” yoktur…

Ve zaten böyle bir politika yapma yöntemini seçtiği halde kendisine sosyalist diyerek kazanmak da mümkün değildir.
En azından, sosyalizm için kazanmak mümkün değildir…

Aksi halde, sosyalizmin, tarihin en son ve en zorlu hesaplaşması olarak yaratılacağının bilincinde ve sorumluluğunda olmayanların küçük hesaplarıyla, ancak emperyalizmin taşeron kuklaları olunabilir. Ona aykırı imiş gibi görünen ama sonuçta ona hizmet eden “devrimci, sosyalist” etiketli grupların, insanların varlığı ve dünya halklar mücadelesi içindeki konumları iyi bilinmelidir. Onların benzerlerine karşı çok dikkatli olunmalıdır.

Öte yandan, niyetleri tartışılmaz derecede olumlu olan bir takım insanlar oturup, sosyalizmin ne olduğu, bu yolda nasıl yürüneceği, hatta yeni insan tipinin özellikleri ve bütün bunlardan yola çıkılarak oluşturulacak devrim, mücadele taktiklerin neler olduğu üzerinde söylemde anlaşabilirler. Ama bütün bunların yaşamdaki ifadeleri çok farklı olabilir…

Farklı bir ifade ile; çok güzel, kitabi laflar edilip yaşamda bir serseri gibi, bir küçük burjuva gibi, bir mafyacı gibi. bir ağa gibi, bir şirket yöneticisi gibi, kısacası; “yeni dünya düzeni” nin prototiplerinden biri olarak, her türlü bencilliğin, fırsatçılığın ve pragmatizmin girdabında, kapitalist felsefenin elemanlarından biri gibi yaşamak da mümkündür.
İşte bütün bunlardan da, politikanın kenidisi kadar onun yapılış biçimlerinin önemi ortaya çıkıyor.

Konumuz özelinde de, tüzüklerin kendisi kadar, militanın yaşam tüzüğünün önemi, onu algılayış ve yorumlayış. yaşama uygulayış tarzının önemi ortaya çıkıyor.

“Örgüt Hukuku Tartışılmaz” mı?
Yaşadığımız dönem, dünyanın tanıdığı bütün değerler ve amaçlar açısından netliğin ve sağlamlığın kaybedilmiş olduğu bir ‘ara dönem’dir. Bir geçiş dönemidir. Bir deprem dönemidir.

Deprem süreçleri, gerçek anlamda eşkiyanın, başıbozuğun, karakteri ve ruhu olmayanın hüküm sürdüğü dönemdir. İnsanların acılarından, dünyanın yakılıp ykılmasından medet uman bu akbabalar, böyle dönemlerde yeryüzüne sortiler yaparlar ve ne kaparlarsa götürürler.

Fakat dünyanın akbabaları kadar, bunlarla yarışan ve bu yarışı mutlaka kazanacak olan Anka Kuşları da vardır. Deprem dönemlerinin küllerinden, acılardan, yıkımlardan, ölümlerden ve yangınlardan kendilerini yeniden ve yeniden yaratırlar.
Ve bu ANKA KUŞLARI, önce akbabalarla, sonra insanın ve insanlığın aleyhindeki tüm güçlerle savaşarak, tarihin yolunu yeniden açarlar.

Konumuz Anka Kuşları ve Akbabalar değil, bu noktada Anka kuşları kılığındaki akbabalara kısaca değinerek geçeceğiz sadece… Ve bu kılık değiştirmiş Akbabaların, “sosyalistlerin hukuğu tartışılmaz” savlarının vehameti üzerinde duracağız.

Sosyalistlerin hukuğu da tartışılır. Ve sosyalistler, bu tartışma kanallarını, bu tartışma ortamlarını bizzat kendileri açarlar ve yaratırlar. Tartışılmaz olan, uzağından ve yakınından geçilemeyecek olan, faşisstlerin hukuğudur, tabii ki kendi mantıkları çerçevesinde… Sosyalistlerin mantığı böyle bir tartışmasızlığı kabul etmez, tam tersine onunla savaşır. Marks’ın, Engels’in, Lenin’in ve sanıldığının, öne sürüldüğünün aksine Stalin’in sosyalizmin tarihine en büyük katkıları tam bir açıklıkla herşeyi ve kendi düşüncelerini, uygulamalarını tartışmaları olmuştur. Düşüncelerinin gücüne ve doğruluğuna inandıkları için de (ve öyle olduğu için de) sözkonusu tartışmalardan kazanarak çıkmışlardır.

Sosyalistlerin hukukunun tartışılmadığı dönem, sosyalizm adına sosyalizmin çürütülmeye başlanıldığı dönemdir. Bu dönemde reel sosyalist ülkelerin yöneticileri, sosyalizmin önderlerini ve özellikle SSCB’de Stalin’i kült yaparak kendilerini, kişiliklerini, kimliklerini ve sosyalizme aykırı uyglamalarını gizlemeye çalışmışlardır. Çarpıklıklar ortaya çıktığında da yine kendilerinin yarattığı bir kişi kültlerine saldırarak işin içinden sıyrılmaya, aklanmaya çalışmışlardır.

Oysa sosyalizm sorgulamanın, araştırmanın, tartışmanın bilimidir. Yöntemi ve ilkeleri zaafa uğratmadan herşeyin tartışılmasını emreder. Bu, sosyalizmin ruhudur. Bunu yitirdiğiniz zaman sosyalizmin ruhunu yitirirsiniz. Fakat yaratılan ortamlar herşeyi tartışılamaz kıldığı zaman, ilkesel sorunların dışındaki sorunlar, tartışılmasının yaşamsal öneme sahip olduğu konular ve pratikler de tartışılamaz. Sonuçta bir gün buhar kazanı patlamasıyla karşılaşan parti, artık hiçbir şeyi sosyalizm zemininde tartışamaz hale gelir, belki de sadece yumruklar ve silahlar konuşur, “Sosyalizm adına”…

“Günlük siyasal sorunlarda, bütünüyle pratik niteliğe sahip sorunlarda, parti içinde farklı düşünenlerle her türlü uzlaşma yapılabilir ve yapılmalıdır. Ama bu sorunlar, ilke ayrılıklarıyla ilgiliyse, hiçbir uzlaşma, hiçbir “orta yol” yoktur ve olamaz. Partinin çalışmasında, ya şu ya da bu ilkeyi temel almak zorunludur. İlke sorunlarında “orta yol” görüş ayrılıklarını örtbas etme, gizleme “yoludur”, partinin ideolojik yozlaşmasının “yoludur”, partinin ideolojik bakımdan ölümünün yoludur.” (Stalin )

Marksistler tarih boyunca gerek farklı ülkelerin sosyalist partileri arasındaki tartışmalara, gerek aynı ülkedeki sol yelpazenin ideolojik mücüdelesine büyük önem vermişler, fikir ayrılıkları üzerinde yılmadan tartışmışlardır. Barikat’larda yayınlanmakta olan “Sosyalizmin Sorunları Dosyası” da, bu tartışmaların ve ortaya koyduğu derslerin değerli bir belgesidir. Fakat bazı ‘sosyalistlerimiz’ bu zengin tarihten nasıl oluyor da hebersiz gibi yaşıyor, ona aykırı davranıyor ve pratiğimize de, savlarımıza da “tartışılmazlık” setleri çekebiliyoruz.

Bu davranışlarımız sosyalizme ve ülkemizin devrimci mücadelesine ne kazandırır? Kendi yanlışlarımız konusunda kendi elemanlarımızı buhar kazanı patlayıncaya kadar inandırabiliriz ya da onların iman ediyormuş gibi görünmelerini sağlayabiliriz belki. Arna sosyalizm mücadelesinin ve ülkemiz devriminin aşama kaydetmesini sağlama şansımız olabilir mi?

Ülkemize baktığımızda; halkın ekonomik durumunun, sosyolojik ve psikolojik durumunun, yaşam koşullarının sosyalistler tarafından algılanma düzeyinin ve halk ile sosyalistler, devrimciler arasındaki bağların (ya da bağlantısızlıkların) doğru değerlendirilememe gerçekliği söz konusudur. Ve bu gerçeklik, sürecimizin temel sorunlarından biridir.

Devrimci örgütlerin bazılarının, çalışmalarında, insan eğitimi ve militan şekillendirmesinde, sosyalizmin genel değerlerini yok saydığını; mücadelenin taktiklerinin ve programların oluşturulmasında gerçekliklerden değil de, istemlerden hareket ettiğini görüyoruz. Çeşitli yapıların ve insanların kısır bir politik hırsla davrandıklarının, bu politik hırs çevresinde bütün pratiklerinin belirlendiğini saptamak gerekiyor. Böyle olduğu için de, örgüt adına yapılan herşey “kutsal” ilan ediliyor. Böyle olduğu için de, örgüt tarafından yapılan her şey tartışılmazlık mertebesinde müslümanlaştırıyor.

Nasıl olsa ninnilerimizden masallarımıza, menkıbelerimizden destanlarımıza kadar örülmüş bir gelenek motifleri armonimiz, bütün bu mantıklar için ihtiyaç duyulan kültürel temelleri sunuyor… Nasıl olsa bin yıllık “baskın güç kazanır, bu halk sadece bundan anlar, doğu halklarının özellikleri kahramanların peşinden gitmeye ve kahraman yaratmaya uygundur, bunu isterler, demokrasi geleneğimiz yoktur, bir musibet bin nasihattan iyidir…” kültürü vardır. Osmanlı ve TC süreçlerimiz, kopukluk olmaksızın gereken temeli, ihtiyaç duyanına sunuyor.

Dolayısıyla örgüt adına yapılan her şey, kutsal örgüt tarafından yapıldığı için haklılığı tartışma götürmüyor. İnsanların, bu uygulamaların mutlak bir doğruluk taşıdığı düşüncesinde olmaları için tarihsel motiflerde yeterince zemin bulunabiliyor ve yeni bir kültür yaratma adına geleneksel kültür, dinsel motifler kullanılıyor. Üstelik, vahim bir biçimde… Sosyalizm adına, yeniyi, şafağı yaratma adına, gerici mantıklar ve uygulamalar egemen kılınıyor. İnsanlar, örgütlerinin uygulamalarının mutlak bir doğruluk taşıdığı ve taşıyacağı (gelecekte yapılacak hatalar için de bu mantık koşullarında yatırım yapılıyor) düşüncesi içinde eğitiliyorlar, şartlandırılıyorlar. Sosyalizm adına; sosyalizmin özgür düşünce, özgür irade ve üretim kollektifine bedenini değil ruhunu, kişiliğini katarak onu zenginleştirme, zenginleşme platformunun dışına taşınıyorlar. Bu farklı platformlarda şekillendiriliyorlar.
Böyle olduğu içinde, mutlak bir saldırganlık, kendileri dışındaki herkese karşı, objektif olarak dost olması, dost görülmesi gereken güçlere karşı da düşmanlık duyguları içinde yetiştiriliyorlar. Eğitimlerin ve motivasyonların temelinde bunlar yatıyor. Giderek, bu insanların kutsal örgütlerinin ve kutsal davranışlarının “düşmanları” cephesinde, bunları “haddi olmadığı halde” eleştiren sol güçler de yer almaya başlıyor.

Hatta bazan yöneticilerin bilinçli çabaları ve verdikleri motivasyon sonucu en yakın düşmanlar, en yakın sol güçler olabiliyor. Böylelikle bu sosyalizmden nasibini almamış solcu “önderlikler”, sözde kendi tabanlarını en yakın “rakip dükkanlara karşı” korumuş oluyorlar… Kendi geçmişlerine, kendi zaaflarına ve ortaya çıkabilecek olan gerçek durumlarına ilişkin söylenecek sözlere karşı, billur bir saray örüyorlar…

“Örgüt hukuku tartışılmaz”, “bizi bağlar” deyip davranışları konusundaki bütün tartışma kanallarını baştan tıkıyorlar. Oysa başka bir açıdan bakıldığında da hiçbir sol grubun durumu sadece kendisini bağlamıyor. Halkın nezdinde bütün devrimcileri bağlıyor. Ve sonuç olarak bütün devrimci süreci etkiliyor. Dolayısıyla; devrimci grupların hesap verici, hesap sorucu işlevlerini, devrimci bir platform içerisinde gerçekleştirebilmeleri, son derece önemli bir gerekliliktir.

Devrimci çalışmalarda, insan eğitiminde, militanın şekillendirilmesinde, mücadele programlarının belirlenmesinde ve diğer gruplara bakış, davranış, iletişim tarzlarında, sosyalist düşünce ve ilkelerin geçerli kılınmadığı kesimlerin, kısır politik hırslarla hareket ettiklerini ve bu kör politik hırsın bütün pratiklerini belirlediğini görmek gerekiyor Durum böyle olunca da, örgüt adına yapılan herşey kutsal örgüt tarafından gerçekleştirildiği için haklılığı konusunda en küçük bir tartışma yapılmasının koşullarını, hem içte. hem de dışta kaldırıyorlar.

Zaman zaman dışarıdan yapılan bazı kısmi eleştiriler karşısında da, bilinen bütün saldırganlık edebiyatıyla hücuma geçiyorlar. Bu insanlar, mutlak bir doğruluk içinde yaşadıklarım kabullendirmek ve insanlarını bu şekilde iman ettirmek amacındalar. Diğer devrimci gruplar, ilişki ve iletişim içinde olunacak, gerektiğinde işbirliği yapılacak dost yapılanmalar değil, rakip firmalar olarak görüldükleri için de; en küçük bir sürtüşmede, çelişkide dahi bunlara karşı kolaylıkla her düzeyden çeşitli saldırılar gerçekleştirilebiliyor. Tavırlarının tartışılmasından insanları alıkoymak için “ürkütme” yoluna gidiliyor. Bazan da aynı kafa yapılarının ürünleri olarak, atalarımızdan kalan yöntemlerle “çamur atılıyor, izi kalıyor”.

Sözkonusu mantık, sadece ‘dışa’ karşı değil, ‘içe’ karşı da doğal olarak aynı yöntem ve yaklaşımları sergiliyor. Örgüt içinde de eleştiri ya da tartışma isteyen herhangi bir “yoldaş”, çok kısa süre içinde bir “hain” olarak cezalandınlabiliyor. Mekanizmanın kaçınılmaz sonucu olarak dün başkalarına aynı nedenlerle saldırmak için ‘kullanılanlar’, bir süre sonra benzer bir akıbete kendileri kurban gidebiliyorlar.

Öte yandan, çok vahim ve ağır suçlar işlemiş olanlar, böyle bir mantık örgüsü içinde eğer “biat” ederlerse kolaylıkla aklanabiliyorlar. Anadolu’da devrimcilik yapan bizlerin, sadece Marksizmi Leninizmi öğrenmesi değil, Osmanlı Saraylarının iç düzeneğini de öğrenmesi gerekiyor sanıyoruz. Ki bu vahim durumlar karşısında onların hareket noktası olan geleneksel kültürü de çözümlemiş olalım, buna uygun karşı yöntemleri geliştirebilelim…

Gerek dünya düzeyinde, gerekse de ülkemiz açısından çok ciddi bir çürümeden söz ediyoruz. Yaşamın her alanında, bütün sınıfları, toplumun her kesimini etkileyen bu çürüme, artık kokusu arşı alaya çıkan boyutlar almıştır. Kurtuluş mücadelelelerinin zaferlerle taçlanmasına kadar da bu çürüme döneminin süreceği açıktır.

Yanlız burada çok daha vahim bir olgu vardır. Çürümeden; varlık nedenleri, varlık koşulları ve amaçları temiz olmak, temiz kalmak, herşeye rağmen insanlığın aydınlığını bugünden müjdeleyen kesimler olmak zorunda olan sosyalistler de nasibini almaktadır. Onlar da dünyanın ve toplumların genel sosyolojik, psikolojik ilişki ve çelişkilerinden etkilenmektedirler.
Bu etkinin kaçınılmaz olduğunu savunamayız. Doğal ilişki ve çelişkilerden, herhangi bir toplumsal gruptan söz etmiyoruz. Sosyalistlerden söz ediyoruz. Bütün bu karanlık ve pislik var olduğu için mücadele etmek zorunda olan ve bütün bunları değiştirecek, tersine dönüştürecek olan insanlardan söz ediyoruz. Öyleyse, günümüzün sosyalistinin kimliği de, her anlamıyla düzenden ve mevcut olumsuzluklardan gerçek bir kopuşma kimliğidir. Bütün bunları güçlü bir biçimde yadsıyarak, kişiliğinde yarının insanını temsil etme kimliğidir.

Sözkonusu kopuşma ve yadsıma tavrında gereken başarı sağlanamayınca da düzenden etkilenen solcuların arasında, geleneksel değer yargılarıyla, dinsel motiflerle, pragmatizmle, çarpıklıklarla dolu kişilikler ortaya çıkıyor. Bu kişiliklerin özellikleri de, doğal olarak pratiğe yansıyor.

Eğitim En Uzun Menzilli Silahtır
Bütün bunlarla gerektiği gibi mücadele edebilmemiz için; eğitimi yeniden ve yeniden ele almak, sosyalist bilinci alabildiğine pekiştirmek ve çelikleştirmek zorundayız. Yaşanılan sürecin ortaya çıkardığı pratiklerin, toplumsal, ekonomik ve siyasal süreçlerin ortaya koyduğu soru ve sorunların da yanıtlarını içerecek şekilde; birçok şeyi doyurucu ve kapsamlı yanıtlamamız gerekiyor. İnsanı da, yeniden şekillendirmemiz, bilincini yeniden örmemiz gerekiyor. Bu bilinçle büyük bir emek ve özveri sürecine girerek, kendimizi ve çevremizi yoğurmamız, dönüştürmemiz gerekiyor.

Bugün devrimci örgütlerin bir kısmı, sosyalistlerin etki alanının son derece daraldığını, sınırlandığını, meşruluğunun tartışılır halde olduğunu unutuyorlar. Ve toplum karşısına çıkarken aldıkları kararlar, bu unutkanlığın zaaflarıyla örülmüş kararlar olduğu için, başarı yerine, tutunulmaya çalışılan noktadan daha da geri noktalara düşme, düşürülme pratiğini yaratıyorlar.
Teorik açıdan bakıldığında bugün bizler sosyalizmin ‘abece’sinden başlayarak haklılığımızı anlatmak zorundayız. Sosyalizmin yeniden ve yeniden toplum tarafından anlaşılır hale gelmesi için mücadele etmek, ayrıca da eski reel sosyalist ülke pratiklerinin hatalarını, onları çözülmeye götüren ve sosyalizm adına bir umutsuzluk ortamı doğuran nedenlerin mümkün olduğunca fazla sayıda insan tarafından bilinmesini sağlamak zorundayız. Kafalarda ve ruhlarda emperyalizmin bu konuda oluşturduğu duygu ve düşüncelerin en azından zaafa uğramasını, zedelenmesini, soru işaretleriyle yaralanmasını sağlayarak başlamak zorundayız.
Çok iyi bilinmelidir ki, bugün emperyalizmin medya sayesinde yarattığı olanaklar, Hiroşima ve Nagazaki’ye atığı atom bombasının gücünden çok daha üstündür. İnsanı öldürmekten, insanın ruhunu ve beynini teslim almak çok daha avantajlıdır ve emperyalizm bunu yapmıştır.

Bütün bu kuşatılmışlık karşısında bizim yaptığımız nedir? Çoğu kez bunların gerçek anlamda karşısında duracak mücadele yöntemleri değil… Sosyalizmin zaten haklı olduğunu, haklı olduğu için de kazanmasının kaçınılmaz olduğunu sadece ‘saptayan’ mantıklar söz konusu. Bu, hiçbir şey için yeterli değil…

Sosyalizmin haklılığını ve doğruluğunu anlatmak, anlatabilmek zorundayız. Herşeye yeniden başlıyoruz bir anlamda. Ya da daha doğrusu, yeniden başlayabilmenin koşullarını yaratmaya çalışıyoruz henüz… Bu tartışmadan kaçanlar, kendi pratiklerinin yanlışlıkları konusunda kendi içlerinde ve sol kesimlerde de tartışmayı ve eleştiriyi yadsıyanlardır. Bütün bu tutumlar, aynı çarpık, çarpıtılmış mantıkların, değişik alanlardaki görüntüleridir.

Devrimci hareketin prestijinin genel olarak yüksek olduğu, etki alanının geniş olduğu dönemlerde, bu tarz çarpık mantıkların sosyalizme ve o ülkenin devrimci mücadelesine verdiği zararlar da sınırlı olabilir. Fakat bugün sosyalist hareketin neredeyse tecrit edilmiş olduğu, marjinalleştiği, yer yer devlete bağlandığı koşullar içerisinde bu mantıklar ve bu mantıklardan yola çıkan uygulamalar, çok daha yıkıcı ve vahim sonuçlara yol açıyor. Devrimci, sosyalist hareketlerin gelişmesinin ve güçlenmesinin önünde çok ciddi engellerden biri olmayı ifade ediyor.

Dışımızdaki insanların bizim iddialarımızı, pratiğimizi ve varlığımızı nasıl algıladığı önemli bir kıstastır. Halkın algılayışını; genel olarak durumu, devrimi, sosyalizmi ve devrimci örgütleri nasıl değerlendirdiğini, hangi nedenlerle araya nasıl bir mesafe koyduğunu daha önceki yazılarımızda çözümlemiş ve bunların aşılma yöntemleri üzerinde durmuştuk. Bunun yanısıra bir de topyekun sol grupların ve çelişkilerin ayırdına varabilen az sayıda insan için tek tek çeşitli grupların ifade ettiği bir anlam vardır.
Bugün devrimciler genel olarak yenilgiyle özdeşleşleştirilmiş, kendi içlerinde ve kendi dışlarındaki solculara dahi şiddet kullanmakla ve kanla, başarısızlıkla, salt ölümle tanımlanmıştır. Bunları aşmamız gerekiyor. Adımlarımızın küçük de olsa sağlam, kalıcı ve ileriye doğru yürünebileceğini kanıtlayan, farklılık noktalarımızı, sosyalist kimliğimizi tanımlayan, temiz bir geçmişten temiz bir geleceğe yürüyen insanlar olduğumuzu belirleyen adımlar olması gerekiyor.

Öte yandan, bu adımları atarken; yöntemlerimizin, belki her zamankinden çok daha büyük bir titizlikle seçilmiş ve uygulanmış; sağlam, sağlıklı, her türlü şaibeden ve tartışmadan uzak, sosyalistlerin “yeni insan, yeni dünya” şiarına uygun bir farklılıkta olması gerekiyor. .

İnsanlığa, özellikle son yirmi yıldır içinde yaşadıkları ve boğuldukları sisten ve pustan arınmış bir ışık sunulması gerekiyor. Başlıbaşına bir ışık olunması gerekiyor. Yapı’nın, yaşanılan dünyanın “yükselen değerlerinin” ciddiyetiyle yadsındığını, ortaya koyduğu özelliklerinde somutlaştırması gerekiyor. Ve bu yadsımanın yerine konulacak değerlerin sağlam, motive edici, anlatımcı umudunu vermesi gerekiyor. Şimdi ilk hedefimiz; insanlığın yeniden saygısı ve yeniden sempatisi… Ötesini yaratmak, yeni süreçlerin taktik adımlarıdır.

Ne var ki, bu süreçte tekrarlayan ve gerektiği gibi karşı durulmayan yanlışlar, kanıksama geleneklerimizin de etkisiyle, giderek kendine meşru bir zemin yaratıyor. Öykünmelerle ve kolay olanı seçme zaaflarıyla başlayan çarpıklıklar, başka zaaflı anlayışlarla buluşarak devrimci ortamı belirler hale geliyor. Sol içi şiddet ve örgüt içi şiddet kavramlarının bugün artık ülkemiz sol literatürüne yerleşmesi örneğinde olduğu gibi…

Yaşanılan olumsuzluklar, sarmal bir biçimde daha sonraki olumsuzlukların önünü açıyor. Sol yelpazede yapılan yanlışlıkların öncelikle soldan tepki görmesi, eleştiri alması gerekiyor. “Bu benim iç sorunumdur, hesap vermem” anlayışının yıkılması gerekiyor.

Hata ve suç kavramlarının çok iyi tartışılması ve netleşmesi önemlidir. Hata yapmak kaçınılmazdır, zorlu bir mücadelede şiddetli bir çatışmada (ki durum, işlevler ne olursa olsun, objektif olarak böyledir) hatalar yapılır, yapılabilir. Fakat devrim adına, sosyalizm adına, savaş adına suç işleme hakkı yoktur. Bu, ihanetin bir türü ve tanımlanmadığı için de en tehlikeli türlerinden biridir.

Davranış Bozuklukları
Ayrıca, saflarda ortaya çıkan, çıkabilecek olan davranış bozukluktarı nelerdir, bunların düzeltilmesi için ne gibi önlemler almak gerekir? Davranış bozukluklarının düzeltilmesi için izlenecek eğitim programlarının içeriği nasıl belirlenmelidir? Bireysel durumların çözümlenmesi için tek tek militanların ve örgütün üzerine düşen görevler nelerdir? Hata nedir ve nerede suça dönüşür? Suçlara karşı önlemler alınabilir mi, bu konuda da insan tanıma yeteneğinin, yeterliliğinin ve eğitimin rolü ve önemi nedir? Suçlara karşı hemen cezai yöntemlere başvurmak gerekir mi, düzelticilik nerede başlar, nerede biter?
Bütün bunlar ve benzer sorular, bir örgüt yaşamında ciddiyetle sorulması ve yanıtların çok iyi kavranması, içseleştirilmesi zorunlu sorulardır…

Bir psikoloji terimi olan davranış; “insanların dış etkilere karşı gösterdikleri tepkiler”, olarak tanımlanıyor. Davranış bozuklukları derken, çoğu kez hata ve suç nedeni sayılamayacak olan, ama sosyalistlerin kimlik ve kişiliğine yakışmayacak, sonuçları itibarıyla zarar verecek olan tutumlardan sözediyoruz.

Sosyalistin, özellikle de böylesi bir geleneği savunduğunu, artık onun bir parçası olduğunu iddia eden insanların gerek arkadaşlarıyla ilişkilerinde gerekse de toplumun diğer kesimleriyle girdiği çeşitli ilişkiler içerisinde, herşeyden önce “örnek bir insan” olarak görülmesi, tanınması gerekiyor. Bu, hem bir kimlik sorunudur hem de bir görevdir.
Kimlik sorunudur; çünkü devrimci, geleceğin insanını, “yeni insanı” bugünden temsil eden karakterdir. Onun örnekleri olarak, değişimin simgeleri olarak yaşayan insandır. İnsan davranışları hiçbir biçimde düşünceden bağımsız değildir. Tam tersine doğduğumuz andan itibaren beynimizde ve ruhumuzda biriktirdiklerimizin dışa vurumu; davranışlarımızdır. Onların dile getirilmesi, onların ifade ediliş tarzıdır.

Bilgi ve izlenimlerimiz, öğrenme niteliği kazandığı-kazanabildiği ölçüde davranışlarımıza olumlu tarzda yansır. Yaşadığımız çelişkiler, sıkıntılar ve sevinçler, umutlar ve umutsuzluklar, korkular ve özlemler… kısaca bütün duygularımızın dili de, davranışlarımızda.

Sosyalist, sadece eğitim çalışmalarında öğrenen ve konuşan, tartışan; eylemliliklerde ve örgütsel çalışmalarda görevlerini yapan, onun dışında sıradan insanların davranış tarzları içinde bulunan insanlar değildir. Böyle bir hakka sahip değillerdir. Eğer böyle davranırlarsa, herşeyden önce, sosyalizm adına “öğrendiklerine” ihanet etmiş olacaktır. Dolayısıyla da örgütlerine, halklarına, geleceğe…

Gerçek bir devrimcinin, yaşamını sosyalizmin teorisi ve pratiği ile özdeşleştirmiş kişilerin, çeşitli özelliklerde insanların bulunduğu ve devrimci olduğunu gizlemek gereği duyduğu bir ortamda dahi, orada bulunanlar tarafından çok kısa bir süre içinde saygınlık kazandığına, “farklı bir insan, özel bir insan, iyi bir insan” olarak tanımlandığına şahit olmuşsunuzdur. Aynı şekilde, halkımızın sağduyusu dediğimiz duygularıyla, kendini devrimci olarak tanıttığı halde ve belki de ‘görev’ için orada bulunduğu halde saygı ve sempati görmeyen, nedeni sorulduğunda somut bir şey söylenemese de “rahatsız edici” bulunan ve iyi niyetli devrim sempatizanlarından en azından “ben bunun devrimci olduğuna inanmıyorum” tepkileri gelen örneklerle de karşılaşmışsınızdır.
İşte bütün bunlara yol açan durum, davranışlardır. Sözgelimi; saygı görmek isteyen insanın, insana saygı bilincinin ve doğallığının olması gerekir ve bunu davranışlarıyla güzel bir biçmde ifade edebilmelidir. Sevgiyi ifade tarzı son derece çeşitlidir ve insan sevgisi ile dopdolu olan devrimcinin sevgisini yalın, içten, sıcak ve seviyeli biçimlerde yansıtabilmesi gerekir. İçtenlik, ölçülülük, girilen ortamlara ve muhatap olunan insanların özelliklerine göre yapaylığa yer vermeksizin tutturulması gereken iletişim biçimi, insan ilişkilerinde belirleyicidir.

Ağırbaşlılık ve sıcaklık-içtenlik dengesini yakalayabilmek, özverili, çalışkan, dinamik ve paylaşımcı davranışların hiçbir yapaylığa kaçmadan sergilenebilmesi, konuşma, sohbet ve tartışma konularının seçiminde özenli davranılması, dürüst ve yalın olunabilmesi, karşıdaki insana saygı gösterebilme özelliği, düşüncelerini sade ve mümkün olduğunca ortamın özelliklerini uygun anlatabilme bilinci, eleştiri ya da uyarı yapma gereksiniminin doğduğu durumlarda bunların büyük bir titizlikle ortaya konulması… Bütün bunlar bir devrimcinin yaşam içinde, aslında yasalar ve tüzüklerle saptanmayan davranış tarzlarıdır. Onun, özel yaşam tüzüğüdür bir anlamda.

Yukarıda; devrimcinin davranış tarzlarında ‘örnek insan’ olabilmesini, hem bir kimlik sorunu ve hem de görev olarak belirledik. Evet, aynı zamanda bir görevdir, çünkü devrimcinin kuracağı ve geliştireceği ilişkilerin, ağırlıklı olarak ideolojiye, stratejiye değil direkt olarak onun kimliğine, kişiliğine bağlı olarak kurulabileceği ya da başarısız olacağı bilinmektedir.

Toplumun çok özel kesimleri, özellikle devrimci olmaya karar vermiş olan, bu yolda bir araştırmaya girmiş olan daha bilinçli insanlar için ideoloji ve tezler, politika yapış tarzı ve çalışma biçimleri belirleyicidir. Onun dışında kalan büyük çoğunluk, o düşüncenin somut ifadesi olarak karşısındaki militanı görür ve buna bağlı olarak ilişkilerinin gelişimini belirler. Eğer davranış tarzlarınızda iticilik ve toplumun beklentilerinin tersine özellikleriniz ağır basıyorsa, örgütünüzün ne yazdığı, ne söylediği, kazandığı başarıların neler olduğu karşınızdaki insanı ilgilendirmez.

En güzel teorileri kötü bir anlatım tarzı içinde ortaya koyuyorsanız, karşınızdaki ile iletişim bağlarını kesip atmışsınız demektir. Bu anlamda da, militanın davranış tarzı özelliklerini düzeltmesi, geliştirmesi ve güzelleştirmesi son derece önemli bir görevdir. Özellikle devrimlerin henüz çok somut başarılar kazanamamış olduğu ilk dönemlerde, bu sorun çok daha yakıcı bir önem kazanır. İlerleyen süreçlerde halk, devrimcinin genel karakterini öğrenir ve “yanlış insanı” bizzat kendisi ayıklar, tesbit eder, yanlış davranışlarını yargılar, bunlardan devrim ve devrimciler aleyhinde genel sonuçlar çıkarmaz.

Sonuç olarak bütün bu yaraları saracak olan, bizim önce uzun bir süre büyük bir özen ve dikkatle, vücudun ve kafanın tüm hücrelerinin yoğunlaşmış anlarında, bir yayın geriye doğru gerilmesi sürecinde olduğu gibi, kendimizi hazırlamamızdır. Kuşkusuz pratiğin içinde… Ancak ve ancak böyle bir eğitim sürecinden sonra ileriye doğru bizden fırlayacak olan ok, hedefini bulabilecektir ve mutlaka bulacaktır…

Bu süreçlerimizde de tüzükler, bizlerin çalışma ve disiplin kılavuzu olacak, kollektif uyumumuzun sağlıklı ve güçlü olmasına hizmet edecektir. Fakat bütün bunların gerçekleştirilmesi için tüzükler yeterli midir? Kuşkusuz değil. Her konuda olduğu gibi ona yaşam verecek, önümüze koyduğumuz tüzüğün damarlarında kanın dolaşımını sağlayacak olanlar, yine bizleriz. En yetkin, detaylı ve başarılı sentezlerle oluşturulmuş tüzükler bile; yeteneksiz ve devrimci dinamizmden, yaratıcılıktan yoksun insanların ellerinde kolaylıkla sıradan birer kağıt parçası haline dönüşebilir.

Lenin, tüzük tartışmalarıyla ilgili olarak ortaya çıkan sorunları ele alışında, problemlerle ilgili olarak parti merkezinin bilgilendirilmesinin hayatiyetine işaret ediyor. “… Böylesine yararlı ve zorunlu bir kesin örgütlenme biçimini hiçbir tüzük yaratamaz; bu ancak ve ancak parti içi açıklıkla yaratılabilir. Diktatörlük yönetimi altında ise, parti merkezini, partide olup bitenlerden düzenli olarak haberdar etmekten başka bir parti içi açıklık aracımız ya da silahımız olamaz. Ve ancak biz parti içi açıklığı geniş çapta uygulamasını öğrendikten sonra, çeşitli örgütlerin işleyişi konusunda gerçekten tecrübe sahibi olabilir; ancak yıllar boyunca kazanılan böylesine kapsamlı bir tecrübeye dayanarak, sadece kağıt üzerinde kalmayacak bir tüzük hazırlayabiliriz.” (Bir Yoldaşa Örgütsel Görevlerimiz Üzerine Mektup)

Lenin’in söz ettiği, çok net ve anlaşılır biçimde, herşeyin herkes tarafından tartışılamayacağı ve illegalitenin hakim olmasının zorunlu olduğu baskı dönemlerinde -ki bizim gibi ülkeler için bu durum kesintisiz bir süreçtir- örgütün aşağıdan yukarıya bilgi akışı işlevinin yaşamsal önemidir. Rapor sistemi dediğimiz bu işlerlik, hata ve suçların karşılığını gerektiği gibi bulması konusunda da son derece büyük önem taşımaktadır.

Dolayısıyla, tüzüğün gerektiği gibi yaşama geçirilmesinin koşullarından biri eğitim, bir diğeri de rapor sisteminin sağlıklı işlemesidir. Örgüt merkezinin ve merkeze gitmesi gerekmeyen durumlarda da örgütün yetkili kurumlarının doğru ve ayrıntılı bilgilendirilmesi, ortaya çıkan problemlerin zamanında ve doğru biçimde çözümü için son derece önemlidir.

Militan Sedef Gibi Olmalıdır
Sosyalist bir ihtilal örgütünün militanı, tıpkı bir sedef gibi olmalıdır.

Onun gözlerine bakınca bütün dünyası, bütün çelişkileri anlaşılabilmelidir. Tam bir açıklık ve dürüstlük içinde kendini örgütüne, yoldaşlarına sunmayan militan, mutlaka soru ve sorunlar taşıyacaktır, yaşayacaktır. Sedef gibi olmayı başaran açıklıktaki militan ise, bütün hata ve eksikliklerini aşmaya aday, bunları aşacağının ilk ve en önemli sözleşmesini yapmış, en büyük adımı atmış militan anlamına gelir ve bu özelliğini yaşamı boyunca korumalıdır.

Militan, örgütüne karşı kendini bir sedef açıklığıyla ortaya koyan, düşmanına karşı bir kör kuyu gibi kapanan devrim insanıdır.
Düşman eline düşmeden önce, büyük bir titizlikle yürüttüğü mücadelesi içinde düşmana devrimin, örgütün ve yoldaşlarının deşifre edilmemesi için kafasını ve yüreğini yoğunlaştıran, emeğini bu yönde hiçbir şekilde esirgemeyen, gerektiğinde bir cümlelik telefon konuşmasının yaratacağı zaafı önlemek için on kilometrelerce yürüyen, gerektiğinde birkaç yıllık yanlızlığa sabırla dayanan, gerektiğinde en önlere fırlayarak birinci dereceden yaratıcı olan, üretimde boşluk tanımayan ve sürekli örgütleyen, örgütlenen insandır militan.

Düşmana dışarda ve içerde hiç bir şekilde ve hiçbir yöntemle sır kaptırmayandır. Açığa çıktığı savunulan ve düşünülen “sır”ları dahi yaşamı pahasına reddedendir.

Mücadelesiyle bütünleşen ve özdeşleşendir. Ondan başka bir yaşam tanımayan, onun geleceğinden başka bir gelecek düşünmeyen, yaşamının her anını amaçlarının görevleriyle doldurabilendir. Devrimin zorluklarından ve ona yüklediği eziyetlerden ilham alabilen, coşku kanalları açabilendir. Öğrenmek için kafasının bütün hücreleri her an açık, öğretebilmek için enerjisinin bütün ırmakları her an hızla akandır.

En zor, en ağır riskli görevleri bekleyen ve düşleyen, ama bir derneğin, bir büronun tuvaletini temizlemekten, bir yazıyı on kez yazmaktan ve bir insana aynı şeyi yirmi kez anlatmaktan usanmayandır. Başarısızlıklar karşısında umutzsuzluğa ve yılgınlığa düşmeyen, bunlardan başarı dersleri çıkarmak için anında ayağa dikilendir. Zor ve olanaksız süreçlerde yaratan, daha fazla yaratan ve üretimden hiç bir zaman kaçmayan kişidir.

En önemli görevleri en dar olanaklarla başarmanın yollarını arayan ve bulandır. İstemeyen, verendir. Düşmanı karşısında her zaman başı dik ve ödünsüz olandır. Örgütü için sınırsız özverinin ve yaratıcılığın kapılarını zorlayan ve açandır.
Yoldaşlarına karşı, hiçbir endişe ve sakınca görmeden kendini olduğu gibi ortaya koyabilendir. Eleştiriler karşısında içtenlikle beyninin ve ruhunun bütün kapılarını açabilendir. Dönem dönem yaşadığı çelişkileri, zorlanmaları dahi bütün açıklığıyla sergileyebilendir.

Tarihini bilen, kültürünü bilen ve sahip çıkan, halkını iyi tanıyan ve ona güvenen, kendine ve örgütüne inanan, sürprizlere her an hazır olan, düşüncesiyle davranışı uyumlu, “özü sözü bir”, engeller karşısında tökezlemeyen, planlı ve ilkeli, kollektivizmi ruhuna ve beynine kazımış olan insandır.

Burada altını binlerce kez çizerek bir noktayı daha belirtmek gerekir ki; kendini böylesine büyük bir açıklık ve bir sedef içtenliğiyle ortaya koyan yoldaşların durumunu, yaşadıkları sorun ve çelişkileri kullanmaya kalkan, bunlardan onları yıpratıcı sonuçlar çıkarmaya kalkan örgüt bireyleri ya da birimleri, ağır suç işlemiş sayılmalıdırlar. Sorumlular ya da sorumlu organlar, açıklık ve dürüstlüğü aynı içtenlikte yanıtlamak zorunluğuna kesin bir biçimde uymakla yükümlüdürler. Yoldaşlarının açıklığına karşı çok daha somut ve yetkin açıklık, dürüstlük kimlikleriyle onların karşılarına çıkmak zorundahrlar.

Yeni İnsan, Yeni Ülke, Yeni Dünya
Amaç budur, hedef budur, özlem budur, şafak budur ve ZORUNLULUK budur…

Dünyayı değiştirmek için bireyden, kendimizden başlamak zorundayız. Bizim dünyaya, bizim ülkemize sunduklarımızı büyük bir bilinçle ele almak zorundayız. Bütün bu global amaçlarımız için de yola eğitimden başlayarak çıkmak zorundayız. Bir başka seçenek yoktur. Bizlerin bilincinin ve aydınlanmasının diğer insanlardan farkı, bizim bu işe yüreğimizi, kişiliğimizi, yaşamımızı da katmamız; yani birer militan olmamızdır.

Biz, geleneğimizden ve kültürümüzden, yaşam tarzımızdan hareketle bu tür çözümlemelerimizde ve tanımlamalarınızda kadro, yönetici vb terimler kullanmıyoruz. Mahir bir militan’dı, Ulaş yoldaş, Cevahir, On’lar birer militandı. Hazirancılar birer militandı. Militan olmak, konumu ve yetkileri ne olursa olsun militan kalmak bizim özümüzdür. Militanlığını kaybeden bir devrimcinin bizlerin gözünde çok fazla bir değeri yoktur.

Sonuç olarak ve bütün bunlardan yola çıkarak bizim mücadelemiz; dünya ve ülke koşulları göz önüne alınarak taktikler saptandığında; öncelikle yeni insanı, yani yeni militanı yaratmaktır.
Zengin ve temiz geçmişinden kanını alan, bilincini Marksizmin Leninizmin teorisiyle ören, coşkusunu, dinamizmini ve enerjisini Kızıldere’den, Maltepe’den alan, Sovyet barikatlarını Granma kadar iyi bilen militanlar gerekiyor. 15-16 Haziranlarla Sivas Katliamı’nın tarihsel örgüsünü bilince çıkaran, Halepçe Katliamıyla Körfez Krizlerini birlikte değerlendirebilen, yoldaşının davranış bozuklukları karşısında gereken tavrı almakla örgütünü her koşul ve zeminde gerektiğinde ölesiye savunmanın ayırımında olan bilinçli ve aktif militanın varlığı zorunludur…

Dünya çapındaki ahlaki çözülmeye karşı sosyalist davranış tarzını yaşayan ve anlatabilen, savunan ve ikna edici olabilen militan gerekiyor. Dünyadaki ve ülkesindeki her yaprak kımıldanışının farkında olan ve bunlar karşısında militanın aktivitesinin gerekliliklerini örgütleyerek yaşama geçiren, yaşama geçerilmesini sağlayan sosyalist eylemciler gerekiyor. Örgütün anlayış ve ilkelerini iyi kavrayan ama somut durumlar karşısında örgütünden direktif beklemeden harekete geçen, harekete geçiren insan gerekiyor.

Zor koşulları ve olanaksızlıkları şikayet konusu yapmayan, bunları değiştirmenin ve olanakları bizzat yaratmanın insanları gerekiyor. Çözümsüzlüklerde çözüm unsuru olan, direnen, yaratan, üreten insan; yani yeni insan gerekiyor.
Yeni ülke, yeni dünya, yeni insanın omuzlarında yükselecektir.

Geçmişi yadsımayan, geçmişin doğruların ve yanlışlarının, tarihe katkılarının ve eksikliklerinin bilincinde olan ama geçmişin militanından daha dinamik olmanın, daha da Özverili ve cesur olmanın başarılabildiği çizgide, yarına sıçramanın barikatları aşılabilecektir.

Militan, geçmişin birikimini diyalektik yöntemle düşünsel ve ruhsal süzgecinden geçirebilmiş olan, çağının ve döneminin özelliklerinin, ülkesinin ilişki ve çelişkilerinin bilincinde olan ve bu bilinci , değiştirmeye yönelik tavırla taçlandırmış olan insandır. Yeni insan, çağdaş militandır. Tarihi özümsemiş, bugüne sağlam basan ve yüzü geleceğe dönük olan iradeci ve insiyatifli insandır.
II Öztanım
Militan, herşeyden önce kendini doğru tanımlayabilmek zorundadır. Bir devrimcinin, bir sosyalist militanın kendini doğru tanımlayamaması, bu önemli başlangıç noktasında yanılması, onun herşeye karşı yanılgılarla örülmüş bir yaşamı sürdürmeye çalışmasını doğurur ki, böyle bir durum hem kendisine ve hem de yaşamını adadığını söylediği davaya büyük zararlar verir.
Militanın öztanımının sağlam ve sağlıklı olması, olmazsa olmaz bir ön koşuldur. İnsanın kendini tanıma çabası, gerçekte tüm yaşamı boyunca süren bir mücadeledir. Fakat, devrim savaşının saflarına katılmış bir kişinin, militan olmayı hedefleyen bir insanın kendini tanıma mücadelesini, mutlaka belli bir düzeyde de olsa başarmış olması gerekir.

Başlangıçta hiç değilse temel özelliklerde, belirleyen çelişkilerde yanılmamaya çalışmak, iyi bir ilk adımdır. İzleyen süreçlerde, gerek sosyalist bilincin gelişmesi, gerek mücadele pratiği içinde somutlaşan veriler ve gerekse de bu konuda yoldaşların yardım ve desteğiyle, militan kendini hergün biraz daha fazla keşfedecektir.

Militanın kendini tanıma ve tanımlama mücadelesindeki başarısı, kuşkusuz kendine ve kendisiyle ilgili olarak yoldaşlarına, örgütüne karşı içtenliğiyle bire bir bağlantılıdır. Kendini olduğu gibi ortaya koyamayan ya da koymayan bir insanın sosyalist olabilmesi de mümkün değildir, sosyalist bir militan olarak mücadeleye katkıda bulunabilmesi de… Tam tersine, bu tür insanların sürekli zarar veren, yıpratan, uğraştıran ve sonunda safları şu ya da bu biçimde terk eden insanlar oldukları saptanmıştır.
Devrimci, saflara gelirken, kendisini yaşamının en önemli kararını almaya yönlendiren duygu ve düşüncelerini çok net olarak ortaya koyabilmesi gerekir. Mücadelesinin ilerleyen yıllarında, ona ilk adımları attıran duygular ve düşünceler değişebilir ve doğal olarak aldığı bilincin, yeni kültürün etkisiyle bu duygu ve düşünceler de yeni boyutlar kazanacaktır. Dolayısıyla, ayrıca her aşamada bu yeni boyutların da tekrar tekrar değerlendirilmesi, analizinin yapılması gerekmektedir.

Böylelikle militan, ben neden devrimciyim, şu an toprağa basmakta olduğum noktanın önemi ve bana yüklediği sorumlulukların ne kadar bilincindeyim ve devrimcilikle, sosyalizmle, militanlıkla kişiliğimi ne ölçüde bütünleştirebildim? Mücadelemle, onun somut ifadesi olan örgütümle gerçek anlamda özdeşleşmeyi başarabilmekte miyim?… sorularına, doğru ve ilerletici yanıtlar verebilir. Değişiminin, dönüşümünün dayanaklarını, bu yanıtlarda bulabilir.

Kişinin kendini tanıması, ona yönelik tanımlamaların da doğru olmasını getirir. Bu tanımlamaların doğruluğu ise; militanın mücadele içindeki başarısını ve verimliliğini doğurur. Militanın kendini yanlış tanıması ya da örgütün militanı yanlış tanımlaması, -ki her ikisi büyük ölçüde birbirine bağlıdır-, militanın görevlendirilme ve mevzilendirilmesinde yanlışlıklara yol açacağı için de tehlikelidir. Sonuç olarak; hem birey açısından ruhsal ve pratik çarpıklıklar doğuran hem de örgüt açısından başarısızlıklara neden olan doğru tanıma ve tanımlama zorunluğu üzerinde özenle durmak gerekmektedir.

Bireylerin, sahip oldukları özelliklerin değil de; sahip olmayı istedikleri, arzuladıkları özelliklerin yansıtılması; genel bir insan gerçekliğidir ve ne yazık ki saflarda da bu gerçeklikle karşılaşılır. Oysa sosyalist eğitimin ilk basamağı gerçekçiliktir ve sosyalist teori, insanın herşeyden önce kendine karşı gerçekçi, açık ve dürüst olmasını emreder. Sosyalist militan, becerilerini, yeterliliklerini, yetersizliklerini, bilgi sahibi olduğu konuları ve bilgi boşluklarını, eğilimlerini ve zaaflarını, özlemlerini ve korkularını, endişelerini, yaşam öyküsünün onun kişilik özelliklerine etkisi olan sayfalarını, değiştirmeyi istediği ve korumayı istediği yönlerini; iyi saptamak ve iyi aktarmak zorundadır. Bu konuda sağlanan başarı, onun değişim ve gelişimi için kendisine kapıları sonuna kadar açan ve artık bundan sonra sadece doğru bir programa ve iradeye, çabaya, emeğe ihtiyaç duyulan bir dönemeci tanımlar.
Öte yandan, insanın doğal değişim ve gelişim süreçlerinin de ötesinde, devrimcinin sürekli değişen-gelişen (buna bağlı olarak değiştiren-geliştiren) insan olması, ona yönelik tanımlamanın da süreçler içinde değişmesini doğurur. Devrimci militan, mevcut düzenden gelen, mevcut düzen içinde yetişen, yetiştirilen insandır. Dolayısıyla, düzenin ilişki ve çelişkileri içinde kaçınılmaz ve doğal bir biçimde düzenin insan biçimlendirmesinden payına düşeni almıştır. Oysa bütün bunlar, bizlerin değiştirmek, dönüştürmek, zıddını yaratmak istediğimiz özelliklerdir.

Böylelikle, devrimcinin kendisinde dönüşüm ve değişim görevi, en önemli görevlerinden biri olarak belirginleşir. Düzenden alınan özelliklerin, devrimci olmaya karar verildiği andan itibaren bir çırpıda sökülüp atılması olası değildir. İnsan özellikleri, alışkanlıkları, bilinçaltına ve bilincine yerleşen birikimler, mücadele süreci içinde bizzat bunlarla da mücadele edilerek değişir, dönüşür.

Bunların yerine devrimin, sosyalizmin, örgütün ve alternatif toplum düzeninin özellikleri yerleşir. Bir insanın mücadele içindeki işlevlerinin yoğunluğuna ve emek sürecinin zenginliğine, düzen ilişkilerinden ve çelişkilerinden kopuşmasına, bunlarla bağlarını kesmesine, örgütüyle ruhsal bütünleşmesine ve amaçlara kilitlenmesine bağlı olarak; dönüşüm süreci uzun ya da kısa olur.
Bütün bunların yanısıra, devrimci saflara; düzenin, çürüme ve yozlaşmanın tüm özelliklerini getiren insanlara da rastlanır. Bu tür insanlar, değişme ve gelişme mücadelesi yerine; kendini, gerçek özelliklerini gizleme mücadelesi verirler ve çoğu kez en azından bir süre yoldaşlarını ve örgütlerini yanıltmayı başarırlar. Bu yönüyle; bir ajan provakatörün saflardaki varlığından sadece niyet olarak farklı duruşlarıyla, devrime ve sosyalizme çok fazla zarar verme durumları olabilir.

Devrimciler, dönemimizde düşmanın mümkün olduğunca fazla kullanmaya çalıştığı bir yöntem olan ajan sızmaları kadar; bu tür kendini gizleyen, farklı görünmeye çalışarak safları kirleten unsurlara karşı da dikkatli olmak zorundadırlar. Büyük bir titizlikle çevrelerindeki insanları incelemeli, fakat bu gözlemlemeleri sırasında saflarda rahatsızlık yaratıcı tavırlardan kesinlikle kaçınarak yoldaşlarına karşı bu yönden de eleştirel yaklaşmayı bilmedirler.

Bu tür unsurların tipik özellikleri de vardır, çok özgün tablolar da çizebilirler. En azından tipiklikler üzerinde durmak, belli ipuçları verecek ve militanın yaşam tüzüğü kılavuzunun maddeleri olarak ona yardımcı olacaktır. Bu unsurların en genel ve belirgin özellikleri, tutarsızlıklarıdır. Kararlı, gerçek bir devrimci ile bir “yol arkadaşını” ayırmak çok fazla zor değildir.
Bu insanları saptamakta değil, çoğu kez çeşitli nedenlerle onlara karşı tavır olmakta ve hızla saflardan uzaklaştırma sorunlar ve gecikmeler yaşanır, hatalar yapılır. Bu tür unsurların yalpalamamaları mümkün değildir. Özellikle sistemli ve denetimli bir çalışma tarzı içinde kolaylıkla ve zaman geçmeden kendilerini ele verirler. Bunların gözü genellikle görevlerle değil, yetki ve sorumluluklardadır. İşi, görevi, yapılması gerekeni tartışmazlar, örgüt hukuğunu, kişileri, toplantıları, kariyerleri tartışırlar. Yüzleri geleceğe değil, geçmişe dönüktür.

Onların konuşmalarına ve tavırlarına yön verenin, yarının işleri değil, dünün problemleri olduğunu görürsünüz. Yaşadıklarını çoğu kez gerçek boyutlarıyla algılayamazlar veya gerçek boyutlarından çok öte yorumlar yaparak abartırlar. En önemli özelliklerinden birisi de özveri yoksunluğudur. Sanki devrimci oluşları, yaşamları da dahil herşeylerini vermek için, yaratarak vermek, üreterek vermek için değil de, birşeyler almak içindir. Yoldaşlarına karşı ilişkilerinde de, tıpkı topyekün örgüte karşı ilişkilerinde olduğu gibi; içten, özverili değil, hesaplı kitaplıdırlar. Rahatsızdırlar ve rahatsız edicidirler.

Bu özelliklere sahip bir unsur, özel yaşamında farklılıklar ve üstünlükler ister. Özel yaşamı tümüyle örgütüne açık değildir. İlişkileri ve olanakları örgütüne gerektiği gibi açık değildir. Bu unsurların yine özveri yoksunluğundan ve yetersizliğinden dolayı, genellikle rahatlarına düşkün oldukları görülür ve genellikle memnuniyetsiz, mutsuzdurlar. Bu olumsuz elektriklerini, çevrelerindeki insanlara da yayarlar. Yeni ilişki kazanmazlar, tam tersine mevcut ilişkilere zarar verirler. Onları yorar, yıpratırlar.

Emeklerine cimri, fakat örgüt olanaklarına hovardadırlar. Örgüt olanaklarını gerçek bir militan gibi ‘kutsal emanet’ olarak görmez, yapacakları en ufak görevi en fazla maliyetle yaparlar. Örgütün materyallerini korumak ve en fazla işleve sahip kılınacağı yerlerde ve durumlarda kullanılmasını sağlamak yerine özel mülkiyetlerindeki materyaller kadar bile sakınıp korumazlar. Bu örgüt, yere düşürülen bir şarjörü örgüt malı diye alabilmek için tekrar düşmanın atış menzili içine giren, satılması gereken bir eşyayı en fazla gelir getiriecek şekilde satmak için dört gün çalmadık kapı bırakmayan, beslenmesini en ucuza maletmek için yoğurtla sütün arasındaki fiyat farkını gözeten, otobüs bileti almamak için yürümeyi tercih eden militanların geleneğinin örgütüdür.
“Zararlı unsurlar”ın en fazla sırıtan özelliklerinden biri de; örgüte ve yoldaşlarına ait bilgileri bozuk para gibi harcadıkları halde kendi özel yaşamlarına ait bilgileri örgüt sırrı gibi saklamaları ya da bu konuda yanıltıcı bilgiler vermeleridir.

Kendilerine çok fazla değer atfeder, kendilerini gelecek zamanların çok büyük görevleri için saklar, iş küçümser ama yapılan işleri komşu kadın dedikodusu rahatlığıyla sözümona eleştirirler. Çok büyük ve yaldızlı laflar edip büyük ve riskli eylemler önerir, bunların niçin yapılmadığı konusunda örgütü eleştirir ama kendileri en ufak bir riske girmemeye özen gösterirler.
Özgüvenleri olmadığı için -ki bu durum son derece doğaldır; zira sınıf bilinci olmayan, sınıfına, örgütüne, ideolojisine güvenmeyen bir “devrimcinin”, kesif bir güvensizlik dumanı içinde boğucu bir yaşam sürdürmekten başka hiç bir şansı yoktur- hiç kimseye de güvenmezler. Bütün ilişkileri çıkar ve hesap üzerine kurulmuştur ve insanlarla sosyalist, devrimci ilişkiler değil, kendilerine göre hesap kitap ilişkileri kururlar.

Sevgisizlikleri ve emeğe karşı, örgütlerine, birimiklere karşı saygısızlıkları, tehlikeli bir güvensizlik ağıyla örülür. Örgütsel kollektiviteye asla katlanamazlar ve birlikte çalışmaya, disiplin kurallarına tahammül edemezler. Onlar, ancak hükmedebilecekleri insanları “severler”. Bu suni yakınlıkları ve”sevgileri”, en ufak bir problemde tuzla buz olur.

Onlar, örgütsel otorite karşısında bir kuzu gibidirler. Genellikle otoriteye klasik halk deyimiyle yağcılıkta üstlerine yoktur ama ilişkiler içinde sinsice örgüt ve yağcılıklarını yaptıkları organlar aleyhinde propaganda yürütürler. Bu davranış tarzı, çirkinliklerini sergiledikleri ve bir yönden de onların kolay teşhisleri için ipucu olan tipikliklerin başında gelir. Bu tarz davranışlarla karşılaşan samimi militanlar, sözkonusu eleştirilerini örgüte iletip iletmediklerini soracak olurlarsa, “kuşkusuz ilettiklerini, hatta çok daha geniş ve detaylı konuştuklarını vb” söylerler. Onların örgütsel kurumlara karşı gösterdikleri yapay ve abartılı “sadakat” ile ilişkiler içerisinde örgüt ve örgüt kurumları aleyhine yürüttükleri söylem tarzının çeliskisi, mutlaka yakalanmalıdır ve bu tür davranış bozuklukları karşısında alabildiğine acımasız olunmalı, çok acil sonuçlara varılmalıdır.

Bu tür unsurların dayanak noktalarından biri de; hemşerilik ve akrabalık ilişkileridir. Aynı çarpıklığın bir diğer tezahürü, bölgecilik olarak pratik kazanabilir. Bu tür unsurlar, devrimci bir birey, sosyalist bir militan olarak işlevleriyle ve üretimleriyle halkın, örgütün önüne çıkma olanakları olmadığı için ve zaaflarını örtecek bir çevreye, bir perdeye gereksinimleri olduğu için; özel, yakın feodal ilişkiler geliştirmeye çalışırlar. Davranışlarına, yanlışlarına ve zaaflarına yönelik olarak örgüt kurumlarının alacağı tedbirlere karşı bu tarz ilişkilerini kullanmaya çalışırlar.

Bir devrim militanın, özelde, geleneğimizin insanının asla affetmeyeceği ve ne düzeyden olursa olsun mutlaka üzerine gideceği, mutlaka tüzük hükümleri ve militanın yaşam tüzüğünü harekete geçireceği kıstas, süzgeç, turnusol; yalandır. Çünkü, zararlı unsurlar, sızmalar ya da safların küçük burjuva yaraları, mutlaka yalana başvurmak zorunda kalırlar. Onların devrimle ve örgütle bütünleşmemiş yaşamlarındaki açıklarını kapatmak, kendilerini olduklarından farklı göstermek için yalan söylemeye gereksinimleri vardır. Dolayısıyla, devrimin militanının, çalışmalar ve ilişkiler içinde gerçeğe sadakat ve yalana panzehir olma tavrını çok fazla önemsemesi gerekmektedir.

Parantez içinde belirtmek gerekir; ender olarak ajan provakatörlerin özellikle örgütün “gözüne girmek” ve örgütte yükselmek için bazı eylemlere girdikleri görülür. Düşmanın onları bu şekilde yönlendirdiği de bilinmektedir.
Bütün bunlar, biraz da dönemimizin özgün problemleridir. Sözgelimi 1970’li yılların mücadele sürecinde gerek devrimin potansiyel kabarışı, gerek düşmanın karşı devrim yöntemlerindeki tecrübesizliği ve gerekse sosyalizmin prestijinin dönemimizle kıyaslanamayacak kadar yüksek olması dolayısıyla; devrimcilerin sorun gündeminde çok alt sıralarda yer alan maddeler, ne yazık ki bugün oldukça yukarılara sıçramıştır. Bu durumun nedenlerini, daha önceki çözümlemelerimizde yeterince ortaya koyduğumuzu, tartıştığımızı düşünerek burada detaylara girmiyoruz. Fakat sonuçta ülkemiz bugün, Türk UNİTA’sının tartışıldığı bir noktaya getirilmiştir.

Görülüyor ki; örgütlerde kendini gizlemeye ve farklı göstermeye çalışan küçük burjuvaların da, sızma unsurların da saptanması; gerçekte imkansız değildir. Bunların saptanmasının turnusolu, düzenli ve sistemli örgütsel yaşamdır. Onların en çok korktukları ve tepki gösterdikleri, çeşitli bozgunculuk yöntemleriyle gerçekleşmesini engelledikleri tarz; sistematiktir. Ve örgütün bilgi arşivi olan merkeze ve kendilerini özel olarak çeşitli sebeplerle yakından tanıyan bazı insanların yıpranmasına yönelik çaba gösterirler. Dolayısıyla, kendileri hakkında da gereken verilere sahip olanları saf dışı bırakmak, onların bilgilenmelerinden gelecekte yararlanılmasının önüne geçmek ve onların sözlerinin değer kazanmasına, gözetilmesine engel olmak isterler.
Onlara sürekli somut görevler veriniz. Bu görevlerin gerçekleştirilme aşamalarını detaylı olarak inceleyiniz. Onlardan özveri isteyiniz. Onlara asla sorumluluk vermeyiniz ve örgütlü bireylerle teke tek ilişkiler içine girmelerini engelleyiniz. Girdikleri ilişkilerde yanlarında mutlaka ikinci bir yoldaşın bulunmasını sağlayınız. Bu tür unsurların teşhisinde ve örgüt saflarından uzaklaştırılmalarında ya da zarar vermelerinin pek fazla mümkün olmadığı konumlarda tutulmalarında daha sonra “ben anlamıştım ama…” çaresizliğine düşmemek için, endişelerin, “endişe kaydı ile” örgüte vakit geçirilmeksizin bildirilmesi gerekir.

Sınıf Bilinci ve Kitle İlişkileri
Devrimci militan, halkı için yaşayan, sınıfı için savaşan insandır. Onda ülke, bağımsızlık, özgürlük tutkusu; bütün bağlılıkların ve değerlerin üzerindedir. Ve bütün bunlar sosyalist ideoloji ve örgütsel yaşam içerisinde, sınıfa, emekçilere kanalize olur, onlarda yoğunlaşır, tanımını bulur.

Sınıf bilinci, devrimcinin kimliğidir. Sınıf bilincini gerektiği gibi alamamış bir militanın, yaşamın ve mücadelenin akışı içinde her an ideolojik sapmalara yönelebilme tehlikesi mevcuttur. Bir militanı, küçük burjuva-feodal ilişki ve tutumlardan uzak tutacak olan, yaptığı işe ve görevlere gerçek anlamını kazandıracak olan, sınıf bilincidir. Çeşitli sağ ve sol sapmalar, bu sapmaların ülke sol yelpazesindeki etkinliklerinin oluşturduğu rüzgarlar karşısında gereken barikatların örülebilmesi, bu barikatların sosyalist devrimci düşünceyle yükseltilebilmesi; sınıf bilinci sayesinde gerçekleşir.

Sınıf bilinci pekişmemiş bir militan, mücadele içerisinde psikoloji bilmeyen bir psikolog, matematik bilmeyen bir mühendis, anatomi bilmeyen bir doktor gibi yapay ve gelişigüzel durur. Oysa sınıflar mücadelesinin hiçbir gelişigüzelliğe tahammülü yoktur.
Sen, bir yandan bütün çağların en zorlu ve en uzun erimli, en kritik sınıf savaşımının elemanı olacaksın, bir yandan da sınıf bilincinden, bu bilinçle gerektiği gibi donanmış olmaktan uzak kalacaksın. Bu, çok büyük bir tehlike ve çok büyük bir yapaylıktır.
Sen, söylemde bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliğini, baskı ve terörünü, eşitsizliğini ve sömürüsünü yıkmak için, bunun yerine nihai amaç olarak sınıfların olmadığı bir dünyayı yaratmak için var olacaksın, öte yandan sınıf bilinci konusunda kısır kalacaksın…

Örgütlerin tarihlerini inceleyiniz. Sapmaların ve idelojik -teorik problemlerin, pratik ve taktik hataların bir çoğunun kaynağında, sınıflar mücadelesinin kavranışında ve yorumlanışındaki bilinç zaaflarını görürsünüz. Bunun yanısıra tek tek militanları çözümlemeye başladığınızda da, mücadele içindeki hata, zaaf ve eksikliklerin kaynağında; sınıflar mücadelesinin algılanma boşluklarının yattığı görülür. Burada önemli olan, militanın hangi sınıf kökeninden geldiği kesinlikle değildir. Sınıf kökenleriyle ilgili yönleri öne çıkaran popülist yaklaşımların tehlikesinden uzak durunuz. Önemli olan tek gerçeklik, bugünki koşullarda devrimcinin hangi sınıfa hizmet ettiğidir. Hangi sınıfın geleceği ve çıkarları için savaştığıdır. Bu savaşımdaki sınıf bilinci düzeyi ve samimiyetidir.

Sınıf bilincinden, kesinlikle ve hiçbir biçimde soyut olarak biriktirilmiş bilgiyi anlamayınız. İnsanların ne kadar bilgi biriktirdiği, militanın ölçüsü değildir. Devrimciyi belirleyen kıstas; öğrenilen, kazanılan bilginin bilinç haline getirilebilme, tavra dönüştürülebilme ölçüsüdür.
İnsanlar görürsünüz, yıllar boyu çeşitli nedenlerle okuduğu, yine çeşitli nedenlerle içinde bulunduğu çevrelerden duyduğu, tartışmalardan tanık olduğu “bilgiler”, kafasında yolu belirsiz karıncalar gibi dolaşır. Bu tür insanlar çoğu kez bu uçuşan “bilgilerini” satarak politik değil ama sosyal bir konum ve etkinlik elde etme uğraşı içine girerler. Oysa sıra devrimci mücadele için üretim yapmaya geldiğinde, sınıflar savaşımının pratiğine geldiğinde, yine bu uçuk kaçık “bilgileriyle” kaçacak bin tane delik bulurlar, ve yine bu uçuk kaçık bilgileriyle kaçamaklarına vakit geçirmezsizin bol yaldızlı laflarla gerekçeler yaratırlar. Teorileriyle pratikleri, özleriyle sözleri bir olmadığı için de, sözlerinin ve yaşamlarının tutarlılığı ve sistematiği yoktur.
Kuşkusuz, sınıf bilinci ile tanımladığımız birikim, bu değildir; bunun tam tersidir. Kazanılan her bilginin, militanın sınıflar savaşımında bir adım daha atmasını, bir adım daha ilerlemesini ve pratiğinin bir ölçüde daha sağlıklı, verimli, üretken olmasını sağlaması gerekir. Gerçek sosyalist birikim budur.

Ayrıca, “bilgi satan” insan tipine karşı çok dikkatli olunuz. “Bilgi satmak”tan kastımız nedir? Özellikle cezaevleri, yurtdışı, legal platformlar gibi herkesin çeşitli durumlardan ve düzeylerden insanları tanıma olanaklarının olduğu yatay ortamlarda, bazı şahısların etkinlik ve saygınlık elde etmek için askerlik anılarını anlatma rahatlığı ve sohbetkarlığı içinde; duyduğu ve bildiği (zaman zaman uydurduğu, hayallerinde yarattığı) “bilgileri” konuştuğu görülür. İnsan merakının dayanılmazlığı ile kuralları ve ilkeleri bilen bir çok militanın da iyiniyetine rağmen bu tür unsurları dinlediği, anlatımları nedeniyle uyarmadığı ve bu tür sohbetlerin yapılmaması için insiyatif koymadığı gözlemlenir.

Özellikle söz konusu ortamda bizim muhabbetkar karganın durumunu ve geçmişini yeteri kadar bilen bir örgüt elemanı yoksa, karga bir anda şahin kesilir ve anlattıkça açılır, birileri ağzını açıp onu dinledikçe çok daha yükseklerden uçmaya başlar. Nerede olursanız olun, prensip dışı konuşmalara asla izin vermeyin. İllegalite kurallarından söz etmek, bu tür kargalar için bir lüks olduğundan dolayı, daha genel çerçevede tanımlar yapıyoruz.

Her konuşmanın, anlatılanlara denk düşen örgütsel ortamlar içinde yapılmasını sağlayın. Devrimciler “ununu eleyip eleğini duvara asmış” emekli askerler değildir. Bizim eleğimiz hala elimizde ve unu elemek için henüz hazırlıklarımızı tamamlamaya çalışıyoruz. Bundan dolayı da; bilgilerimizi çok daha fazla su verilmiş çelik yüreklerde, çelik kafalarda saklamak zorundayız. Anlatım anında size çok basit ya da sıradan gözükse de, dinleyen yoldaşlarınızın güvenilirliğine inansanız da, asıl olanın ilkeler olduğunu unutmayınız ve çevrenizdeki herkesi ilkelerin belirlemesi için şiddetli bir mücadele veriniz…

Sınıf bilincine anlam ve ruh kazandıran bir ikinci boyut, halk-kitle ilişkileridir. Halktan, kitle ilişkilerinden kopuk, soyutlanmış bir militanın, sınıf bilincini canlı ve sağlam tutması son derece zordur.

Kitle ilişkilerinin içinde olmak, onların yaşam tarzlarının, acılarının ve sevinçlerinin paylaşımcısı olmak; onlardan öğrenmek ve onlara birşeyler aktarmak, onlarla bütünleşmek, bir militanın ana atardamarıdır. Vücuda kan buradan gelir, vücudun pis kanı burada temizlenir. Ve örgütsel damarlar ağı burada kurulur. Mücadelenin geleceği buralarda örülür. Halkın suyunda yüzmeyen balığın solunumu olanaksızdır.

Ancak, zorunlu illegalite koşullarında ve bazı özel durumlarda ilişkilerden kopan militanların durumu farklıdır ve onlar da, özgün koşullarına rağmen bazı ilişkiler içinde bulunmanın yollarını, yöntemlerini aramalı, yaratmalıdırlar. Ayrıca, kendilerini sosyalizmin zengin birikimi ile beslemeye çalışmalıdırlar.

Militan için olmazsa olmaz duygu hali olan devrimci coşkunun sürekli canlı tutulduğu, zenginleştirildiği ve korunduğu yer; halkın içidir. Sınıfla içiçe olmak, militanın teoride ve örgütsel eğitimde aldığı bilgilerin bilince dönüşmesini ve gereken ruhu bulmasını, ete kemiğe kavuşmasını sağlar.

Bütün bunlarla birlikte, kitle eylemliliklerinde yer almak, bu eylemlilikleri örgütlemek ve gerçekleşmesine katkıda bulunmak, düzenlenmiş gösteri ve yürüyüşlerde ise mümkün olduğu kadar geniş katılımla ama özel gerekliliklere, dönemin örgütsel programına uygun tarzda yer almak, orada özgünlüğü, devrimci disiplin ve etkinliği ortaya koymak; son derece önemlidir.
“Barikat” tanımı, Türk Solu litaretürüne bizimle girmiştir ve mutlaka bizimle gerçek anlamına kavuşmalı, kavuşturulmalıdır. Sosyalizm tarihinin, o tarihi yücelten, aşamalar kazanmasını sağlayan barikatları, ülkemizin taşını toprağını süslemelidir, onu güzellemelidir.

Disiplin
Çağının, ülkesinin yaşanılan sürecinin en ciddi görevleriyle donanan ve omuzlarındaki sorumluluk bir tarih sorumluluğu olan devrimci militanın, yaşamını bu görev ve sorumluluklarla bağdaşır biçimde disipline etmesi, kuşkusuz tartışılabilir bir konu olmayacak kadar önemlidir ve somuttur.

Disiplinli bir yaşam, herşeyden önce verimli ve üretken olmanın ilk koşullarından biridir. Örgütsel kuralların ve ilkelerin, örgütün belirlediği disiplin kurallarının yanısıra; her militanın kendisi için saptadığı özel disiplin kuralları da olmalıdır. Bu disiplin prensipleri ve anlayışı içinde, örgütsel görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmede, örgütün disipliniyle uyumlu ve ona tabi olmada, çok daha fazla başarılı olacaktır.

Devrimcilik, olağanüstü bir iradenin, bir insan olarak taşınabilecek en yüksek iradenin işidir. Bu tanım konusunda herkes uzlaşır. Fakat bu tanıma uygun olarak devrimci militanın kendi yaşamına irade koymaya, yaşamının her anını bir sosyalist militan disipliniyle yaşamaya gelindiğinde, çeşitli zaaflar ve en azından ciddi eksiklikler ortaya çıkar. Bu büyük problemi çözmek zorunludur. Bu çelişkinin iki ucu arasındaki mesafe ne kadar çok kapanırsa, başarıya o kadar çok yaklaşılır.

Bizler, klasik düzen ölçülerine ve anlayışlarına göre düşünüldüğünde, bir anlamda “imkansızı” istiyoruz. Yüreklerimize, beyinlerimize ve emeğimize sosyalizmin suyunu vererek, bir avuç Donkişot gibi yola çıkıyoruz ve tüm olanaklarıyla karşımızda duran koca bir değirmeni parçalamaya, yerine bambaşka bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Prensiplere gerektiği gibi uymayan, disiplini bir yaşam biçimi haline getiremeyen, iradeciliği en üst boyutlarda yaşamayan, emeğini ve özverisini esirgeyen “Donkişot”un, yeldeğirmeninin yelpazeleri arasında parçalanması kaçınılmazdır. Olanakların sıfır noktasında, düzenin tüm olanaklarını ellerinde bulunduranlara karşı savaşıyoruz. Bu gerçekliğin bilinci, gereken ciddiyeti sağlayacaktır.

Bu büyük gücü nereden aldığımıza tam bir asırdır anlam verilmeye çalışılıyor. Ama bu inanılmaz güç sayesinde, bir dönem insanlığın üçte birini mevcut sistemin dışına taşımayı başardık. Orada tutunmayı, bu ilk dönemde başaramamış olmamızdan dolayı da yılmadık. Şimdi, olanakların sıfır noktasının da gerisinden, dünya halkları olarak yeniden kollarımızı sıvıyoruz.
Orta Amerika kıtasındaki küçük bir adanın Başkanı, çağımızın en soylu Donkişotlarından biri, “emperyalizme teslim etmektense bu adayı batırırım ” diye haykırıyor. Ve yenilgiyle çıktığımız ilk dönemin son burcunda kızıl bayrağını onurla dalgalandırıyor. Bu onur öylesine büyüktür ki; Anadolu’nun orta halli bir ili kadar nüfusa sahip olan bu adadan, bütün dünya gözlerini bir başka noktaya çevirememektedir.

Evet, “devrimci düş gören insandır” ve bizler insanlığın düşlerini gerçekleştirmek için yaşıyoruz. Gerektiği an gözlerimizi kırpmaksızın bunun için ölüme atılıyoruz. “İmkansızı” istemek, yaşanılan gerçekliklerin “doğal ve normal” seyre uygun olmamasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü düşlerin gerçeklerle buluştuğu nokta, yaşanılanları topyekun alt üst ederek tersine çevirmekten, imkansızı yapmaktan, imkansızı gerçekleştirmekten geçer. “Devrimci, düş gören insandır” tanımlamasının açılımı, olağanüstüyü aramak, olağanüstüyü gerçekleştirmektir.

O halde; olağan, sıradan değil, olağanüstü yaşanılmak zorunluluğu vardır. Olağanüstü bir disiplin içinde ve bu disiplinin yarattığı üretkenlikle görevlere yönelmek, her gün biraz daha büyüyen bir yetkinlikle yaşamak gerekir.

Devrimcinin işi çok, görevleri ağır, zamanı kısıtlıdır. Dolayısıyla herşeyden önce zamanını iyi kontrol etmek, iyi öğrenilmelidir. Zamanı kullanmada son derece cimri olunmalıdır. Bir burjuva kışlası disiplininden söz etmiyoruz. Askerlerin eğitmi için çukurlar kazdırılan ve sonra o çukurlar tekrar doldurtulan bir eğitimden, ya da Kur’an kaç kez fazla okunursa (hatmedilirse) o kadar iyi müslüman olunur, imanından da söz etmiyoruz. Devrimcinin disiplini, ne kadar kısa sürede ne kadar fazla devrimci üretim ve görev gerçekleştirebilirim prensibine dayalı bir disiplindir. Burada militan, disiplin kuralları açısından da üretkenliğini, yaratıcılığı kullanmalı, gerekirse kendi yaşamıyla birebir örtüşen özel disiplin hükümleri geliştirmelidir.

Eğer bir kitabı bir haftada okuyorsanız, eğer son üç gün içerisinde devrim ve örgütün gelişimi uğruna sözü edilebilecek bir üretim, bir görev gerçekleştirmediyseniz, herhangibir etkinliğe katkınız olmadıysa, eğer kendinize ya da yoldaşlarınıza, ilişkilerinize dönük küçük te olsa bir adım atamadıysanız, yaşamınızın tümünü yeniden gözden geçirin. Bu, disiplinden yoksun bir yaşam içinde olduğunuzun en somut göstergesidir.

Yoksa oturup haftalardır örgütün size görev vermesini mi beklemektesiniz? Bu çok daha vahim bir durumdur. Görevler ve sorumluluklar bellidir. Eğitim, gelişim, ilişki, aktivite, üretim, etkinlik ve örgütlenmek-örgütlemek, örgütlemek-örgütlenmek…
Devrimlerin büyük adımları, görünen ve tarihlerin yazdığı adımları; uzun yıllar boyunca, onyıllar, çeyrek, yarım asırlar boyunca atılan çok daha zorlu ve küçük küçük adımların birikiminin tarihe yansıyan görüntüsüdür. 1917, bir yıl değildir. 1917, Mark’ın, Engels’in yarım asır önce atmaya başladıkları ve Rus, Alman,Polonyalı, Litvanyalı …binlerce devrimcinin adımlarıyla örülen bir yolun tarih sahnesindeki finalidir.

Aynı gerçekler, bütün devrimler ve bütün sonuçlar için geçerlidir. Ve bütün bu adımların atılmasının ilk prensibi, bu adımların adsız neferlerinin, yani bizlerin öncelikle kendi yaşamımızı disipline etmemizden geçer. Uyku saatlerimizden yemek saatlerimize kadar, dinlenme ihtiyacımızın doğru değerlendirilmesine, devrimci mücadele dışındaki zorunlu bazı ilişkilerimize ayırdığımız zamanların ve emeğin azami ölçüde kısılmasına kadar, yaşamımıza giren herşeye disiplin koymamız gerekir.
Kendiliğindenlik, gelişigüzellik; yaşamımızda etkin unsurlar olmaya başladığı andan itibaren, devrimci çalışmalarımıza ve görevlerimize ihanet etmeye başlarız. İhanet, sadece düşman elinde çözülmek değildir. Evet, bu asla geriye dönüşü olmayan, bağışlanması mümkün olmayan, can bedelini zorunlu kılan en ağır suçtur ama, öte yandan ihanetin bin türü vardır.
Bir militanın kendi yaşamına insiyatif koyamaması, kendini disipline edememesi ve devrimci iradesini herşeyden önce kendi günlük yaşamı içerisinde belirginleştirememesi de ihanetin bir türüdür. Çünkü sözkonusu devrimci, devrimin zamanını çalmaktadır.

Saflarda her türlü hırsızlık suçtur. Kendi zamanımızı çalmak, yoldaşlarımızın zamanını çalmak, yoldaşlarımızın ve örgütün zamanını ve emeğini çalmak, hırsızlıktır. Dolayısıyla suçtur. Bu suçlar dizisine öncelikle kendi zamanımızı çalmakla son veremezsek, diğer zaman birimlerine karşı da sorumluluklarımızı yerine getiremeyiz.

Sonuç olarak, önce zamanımızı disiplin altına almalı ve çok özenli kullanmalıyız. Zaman, bir militanın sahip olduğu en büyük değerlerden biri olduğu gibi, aynı zamanda militanların en fazla çarçur ettiği değerlerden biridir. Buna kesinlikle son verilmelidir.
Yarınımız, geceden planlanmalı, ve bu plan yapılırken, en az zaman sürecinde (kuşkusuz çalakalem değil) en fazla işi yapabilmek üzere düşünülmelidir. Sadece yarını değil, önümüzdeki haftayı, önümüzdeki ayı ve yılı kapsayan planlarımız olmalıdır. Kuşkusuz bütün bu planlar, bir devlet memurunun mutad yaşamının planları gibi yaşama geçirilemeyebilir. Bizi bekleyen sürprizler de olağanüstü fazladır ve öncelikler daima örgütten, üst kurumlardan gelen görevlerle belirlenir.
Fakat bunların olmadığı günlerimizi, saatlerimizi en verimli şekilde değerlendirebilmek için, kafamızda mutlaka planlarımız, programlarımız olmalıdır. Hatta bu programlar, alternatifli olarak belirlenmelidir. Öncelik verdiğimiz bir görevin bizim dışımızdaki nedenlerle gerçekleştirilememesi halinde, anında gündemimize giren ve o saatlerimizi veya günümüzü verimli değerlendirmemizi sağlayan görevler, kafamızda olmalıdır.

Ayrıca, görev ve sorumluluklar içinden yapılmış bir öncelikler listesi; militanın kafasında, sürekli gözlerinin önünde canlanan bir görüntü gibi hazır durmalıdır. Devrimcinin bir gün içerisinde yapması gereken, yapabileceği bir çok iş vardır. Disiplin ve verimlilik, öncelikler listemizi hızla saptamamızı ve sözkonusu listenin içinden özellikle öne almamız gerekenleri saptamamızı, yarına bırakmamak zorunda olduklarımızı belirlemeyi getirir.

Aynı şekilde militan, mutlaka kendine haftalık ve aylık görevler listesi çıkarmalı, düne ilişkin gece muhasebesini yaparken, yarına ilişkin planlarını da bu çerçevede değerlendirmelidir. Planlama, çok boyutlu ve çok ayaklı bir sistematiktir.
Devrimci insiyatifin başarısı, bütün bunların uyumunun gerektiği gibi sağlanabilmesi ile mümkündür. Birincisi; örgütün uzun, orta ve kısa vadeli planlamaları vardır. Mücadele taktikleri ve döneme göre saptanmış çalışma yöntemleri vardır. Ayrıca bölgelerin, çalışma alan ve birimlerinin programları vardır. Ve sonuç olarak onlara bağlı devrimci militanın, bütün bu amaçlar, programlar doğrultusunda; bunların gerçekleştirilmesinin gözetildiği bireysel ve en yakın çalışma arkadaşlarıyla oluşturduğu grupsal programları vardır.

Bütün bunlar bir bütünlük oluşturabildiği zaman ve gereken enerji ile yoğunlaşıldığı, ilkelerden ödün verilmeden çalışıldığı zaman; başarı mutlaktır. Başarısızlıklarımız ve darbelerimizden problemlerimize kadar bütün sorunlarımızda; ilkelerin, devrimci dinamizmin zaaflı uygulamaları görülür.

Militan, çok fazla kar yağdığı bir gün, sabah saatlarinde ilk randevusuna yetimişti. Gereken zaman dilimi içinde bekledi. Olağanüstü hava koşullarını gözeterek, ve gecikmeye karşı önlem alarak beklemeye devam etti… Fakat beklediği yoldaşı randevusuna gelmez. İkinci randevusu için yola koyulur, o da gelmez, Üçüncüsünde de aynı durumla karşılaşır ve artık iyice diz boyu olan kar, insanı savuran rüzgar ve sokakların ıssızlığı karşısında “anlaşıldı, bugün herşeyde bir olağanüstülük var” diyerek” yakınlardaki eski bir ilişkinin evine gider. Deri işçisi sempatizan ile eşi işe gitmemiştir ve militanın böyle bir günde sokağa çıkmasına bir anlam veremezler. Bugün bütün okullar ve bütün işyerleri tatil, vasıtalar çalışmıyor, karın ve rüzgarın durumunu görmüyor musun, niçin sokağa çıktın diye militanı azarlarlar. Ya başına bir şey gelseydi…

Militanın ancak üçüncü randevudan sonra böyle bir karar aldığını duyunca iyice şaşırırlar ama ona olan saygıları bir kat daha artar. Burada, olağanüstü kötü hava koşullarına rağmen bunu randevusuna gitmemek için bir gerekçe olarak düşünemeyen militanın ruh hali ile; normal, sıradan insanlar gibi, kötü hava koşulları yüzünden onun randevularına “gelemeyen” diğer militanların karşılaştırmasını yapmak gerekir. Hepsi aynı kentte yaşamaktadır ve çalışmayan vasıtalar, insanları ağaçlara yapıştıran rüzgara rağmen bir nolu militan randevularına gitmiştir. O, sabah kalktığında sadece “hava kötü, vasıtalar çalışmayabilir, randevularıma yetişmek için buna göre davranmalıyım” diye düşünmüş ve tam saatlerinde randevu yerlerine ulaşmayı başarmıştır. Aşırı soğuğa rağmen kanter içinde kalmıştır, yürümüş, yürümüş, yürümüştür. Ama diğerleri, vasıtalar çalışmıyor, nasılsa diğer yoldaş ta gelemez diye, kaldıkları evden çıkmayı dahi göze almamışlardır.

Bir başka yaşanmışlık: Dört kişilik bir birimdirler. Çalışma alanlarında para bitmiştir ve yakınlaşan özel günlerle ilgili görevler onları beklemektedir. Birimden biri, tanıdıklardan ve dost ilişkilerden borç almayı önerir. Bir nolu miltan, bunu ödeme garantisi yaratmadan borç alma hakkımız yok diye reddeder. Bir diğer birim görevlisi, “para kalmadıysa hareket etme şansımız da yok. Bu kadar kısa sürede para yaratıp programı gerçekleştiremeyiz, yapılacak bir şey yok” diyerek, son derece soğukkanlı bir biçimde durumun kendine göre realist çözümlemesini yapar. Üçüncünün söyleyeceği bir sözü dahi yoktur, sadece bu durumdan dolayı morali son derece bozulmuştur ve “allah kahretsin”lerle yetinmeye çalışır. Biraz sonra ise aklına “parlak ve çok değişik, çok kesin, çok cesur” bir fikir gelir.”Soygun yapalım.”

Bir nolu militan, bütün bu görüşleri şiddetli yadsıyarak “çözüm biziz, çözümü yaratacağız”, diyerek sözlerine başlar. Yoldaşlarının görüşlerine karşı eleştirilerine ise; önce en son fikir bildiren yoldaşından başlar. Soygun yapmaktan hiçbirinin kaçmadığını ve bunu şiddetle istediklerini ama böyle bir eylemi gerçekleştirmek için gerekli olanaklardan ve koşullardan şimlidilik uzak olduklarını, bunun olanaklarının yaratılması için çeşitli ön koşullara ve ön çalışmalara ihtiyaçları olduğunu, bütün bunları öneri getiren yoldaşın da bildiğini, ama buna rağmen her sıkışıklık anında bu tür öneriler getirmesine bir anlam veremediğini söyler.
Sonra aynı militanın sözkonusu önerisinden önce içine girdiği olumsuz ruh halini, moral bozukluğunu eleştirir ve bir devrim militanının asla böyle bir psikolojiye kapılma hakkı olmadığını, burjuvazinin dediği gibi devrimlerin dışarıdan ithal edilmediğini, kimsenin kendilerine “alın şu silahları, alın şu paraları, haydi devrim yapın” diyemeyeceğini, devrimlerin iç dinamizmlerle yoktan var edilen süreçler olduğunu ve iç dinamizm denilen şeyin de bizzat kendileri olduğunu anlatır.

Eleştirilerin ve tartışmaların akabinde hemen hafta sonundaki semt pazarlarını araştırarak nerelerde kurulduğunu saptar. Bir tanıdığından borç para bularak toptancılardan ödünç mal alır ve iki arkadaşını bu pazar yerlerinde giysi satmakla görevlendirir. Kendisi de diğer arkadaşıyla birlikte bu tür sıkışıklık durumlarında işçi olarak başvurduğu bir inşaatçıya giderek bir haftalık iş ister. Her zaman ciddi ve iyi çalıştığı için işveren tereddüt etmeksizin ona iş verir. Bir hafta sonra eylem için gereken para sağlanmıştır ve görev gerçekleştirilir.

Mücadelesinin ilerleyen yıllarında hiç bir biçimde lojistik sıkıntısı çekmeyen ve başlangıçtan dört-beş yıl sonra her türden lojistik kalemi yüzlerle ifade edilen, diğer bir çok gruba bu konuda karşılıksız olarak yardım eden bu geleneğin ilk materyallerini, önder yoldaşların badanacılık yaparak aldığı ne kadar biliniyor… Devrimci insiyatif ve yaratıcılık, olanaksızlık ve ‘yok’ sözcüklerini tanımamaktır. Bunların alternatiflerini ne pahasına olursa olsun yaratmaktır, üretmektir…

Gün 24 saattir, kendimizi iyi disipline ettiğimiz ve planlı çalışmayı başardığımız taktirde, düşünebileceğimizden çok daha fazla etkinlik içerisine girebiliriz. Tarihimiz, aynı gün iki eylem gerçekleştiren, grup eğitimini ve kişisel eğitimini aksakmayan, birkaç randevusunu da ihmal etmeyen, belki zaman kalırsa bazı kitle ilişkileri ile iletişimini kuran, örgütüne raporunu sunmayı da yine aynı güne sığdıran militanların tarihidir.

Ama her nasılsa bugün bu tarihin içine yabancı ve aykırı ayrık otları gibi; haftada, bir iki rendevu, bir iki telefon kontağı, bir iki dernek ya da ilişki “uğraması” ile devrimciliğini “icra eden”, tanıdık bildik çevrede “gezinen” ve bunu yeri geldiğinde “ilişkiler, yapılan işler” olarak örgüte sunan, toplantılardan toplantılara devrimci olduğunu “şiddetle” anımsayan ve aynı garip “şiddetle”, ayların birikimini bari burada çıkarayım, dostlar alışverişte görsün diyerek esip yağan portreler de düşmüştür. Bunlar, “bizden” değildir. Ve ayrık otları temizlenir…

Bugünün aheste “militanı”, bir işte çalışmayı, devrimci görevlerini gerçekleştirememek için gerekçe olarak görebilmekte ve gösterebilmektedir. Oysa bir iş, en fazla sekiz saattir ve çok iyi bilinmelidir ki; bugün gerçek anlamda bu geleneğin taşıyıcısı olan genç militanlar, genellikle bir işte çalışmakta veya okumaktadırlar. Öte yandan, bir önceki dönemin en iyi militanlarının, aranma koşullarına rağmen fabrikalarda çalıştığı, böylelikle sınıfın içinde olmak ve ilişki yaratmak görevlerini de gerçekleştirdiği, örnek kişilikler olarak tarihimizdeki yerlerini aldıkları da bilinmelidir. Yaşamın disipline edilmesi, yapılması gerekenlerin ve yapılmak istenilenlerin 24 saate sığdırılmasını beraberinde getirir.

İnsiyatif
Devrim, tarihin en önemli insiyatifidir. Akıp gitmekte olan seyrin durdurulması, başkalaştırılmasıdır.
İşte bu denli önemli ve en üst düzeyde cereyan eden tarihsel insiyatifin unsurlarının, bu insiyatifi koyacak olan, aslında mücadelenin başladığı ilk günden itbaren koymaya başlayan insanların insiyatifsiz olmasının ne anlama geldiğini algılayabiliyor musunuz?

Evet, algılamayın ve sakın ola ki; bir algılama, anlama, yorumlama tarzı geliştirmeye çalışmayın. İnanılmaz derecede yapay olacaktır. Devrim insiyatifinin unsurlarının insiyatifsiz olması; devrimi yadsımakla aynı anlamdadır.

Felsefe, dilimize Fransızca’dan geçmiş olan insiyatif sözcüğünü, girişimcilikle açıklıyor. Fransızlar, ‘bir şeyi başkalarından önce yapma işi’ olarak kullanıyorlar. Fakat Türkçe’de ve özellikle sosyalist literatürde insiyatif, karar alma ve uygulamaya geçme tavrı olarak, gerekli kararları almayı bilen kişinin niteliği olarak, kısacası bir dinamizm içeriği kazandırılarak kullanılmaktadır. Bunun tersi, edilgenliktir. Başkalarından bekleme ve başkalarına tabi olmaktır. Durumu doğal akışına bırakmaktır.
Dolayısıyla bütün bu anlamların sentezinde insiyatif, devrimcinin temel özelliklerinden biri olmak durumundadır. O, herşeyden önce mevcut düzene karşı insiyatifini kullanarak saflara gelmiş, bir tavır, bir değiştirme eylemi içinde yoldaşlarıyla buluşmuştur. Fakat bu buluşma, eğer o gerçek bir sosyalist militan olamazsa ve yaşamının her anını insiyatifli bir birey+devrimci olarak yaşayamazsa, durumu salt bir buluşmadan ibaret kalmaya mahkumdur.

Ve belki de edilgenliği, insiyatifsizliği, onun devrime yarardan çok zarar vermesini doğurur. Yoldaşlarının ve devrimin zamanını, emeğini çalan bir hırsız gibi saflarda dolaştıktan sonra ilk zorlu anda yine yıpratıcı biçimde safların dışına düşer.
Devrim, tarihin en büyük insiyatifi ise; devrimciler de yaşamdaki en insiyatifli kişiler olmak durumundadırlar. Devrimcinin insiyatifinin sınırı yoktur. Kendi yaşamına karşı insiyatifli olmaktan başlayan bu etkinlik, örgütsel görev ve sorumluklardaki insiyatife, kitle eylemliliklerindeki ve kitle eylemlilikleri için insiyatife, yaşamdaki sürprizlere, düşmana karşı ve onun her türlü saldırısına karşı insiyatife, onunla hesaplaşmadaki etkinlikler insiyitifine kadar uzanır.

Ne var ki, insiyatifin kişiliğin birikimleriyle parelel giden bir etkinlik olmaması; sadece kişisel bir istek, bir özlem ya da küçük burjuva kişilik özelliği sınırlarında kalması, devrimci saflarda insiyatifsizlikle eşdeğer tehlikeler ve yanlışlar doğrur. Zaman zaman yersiz ve zamansız biçimde birilerinin gereği yokken; devrime, örgüte, görev ve sorumluklara en ufak bir katkısı bulunması söz konusu değilken “etkinlik” adına çıkışlarda bulunduğunu görebilirsiniz ve o insanın bu davranışlarına bir militanın temiz duyguları içinde anlam veremezseniz.

Bu, bir insiyatif gösterisidir ve gerçekte kariyerist bir kişinin bireysel etkinlik dramasıdır. Bu tür durumlarla gerçek devrimci insiyatifi ayırt etmesini iyi öğreniniz. İnsiyatifin bireyler düzeyinde değil; görevler ve sorumluklar, üretimler ve yaratılan sonuçlar düzeyinde geçerli olduğunu kavramayan bir insanın, sosyalizmin militanı olma şansı yoktur. Özellikle de bu geleneğin safları içinde yer edinebilmesi imkansızlık sınırındadır.

Devrim, binlerce erdemli insiyatif sahibi insanın adsız imzalarının eseridir. Ve tarihi yazmak için burada bulunuşumuzun gerçek anlamı, işte bu imzalardan birine sahip olmaktır. Gözlerimizi yumarken, adımızın nerelere yazıldığı değil, sırtımızda taşıdığımız üretim torbamızı yoldaşlarımıza ne denli doldurarak emanet ettiğimiz önemlidir. Devrimciliğin, militanlığın anlamı budur. Bunlar için devrimci olduk. Bunlar için başka saflara değil de özellikle bu geleneğin saflarına geldik. Ve yaşamın her bir milimetrekaresi, dünyada ve atmosferde uçuşan her bir toz zerresi, Alaska’dan Ardahan’a kadar dünyanın bütün taşı toprağı, bulutu, insanı, ekmeği, aşı, bizi iliklerimize kadar “ilgilendiriyor”. Sadece ilgilendirmekle kalmayan, gereken her ana insiyatif koyma, gereken herşeyi değiştirme amacıyla yaşadığımız bu dünyada,” öylesine” yaşamayan, en fazla özenle ve en yoğun emekle, en üst düzeyde çabayla yaşayan insanlar, bizleriz…

Militanın insiyatifi, gördüğü, bildiği, tanık olduğu her şeyle ve her durumla ilgili, sınırları olmayan bir insiyatiftir. Ülkesindeki her gelişmeye karşı duyarlı militanın, bütün bunlara karşı, hangi çalışma alanında olursa olsun, ne düzeyde görev yaparsa yapsın, mutlaka bir yanıtı, bir tavrı olmalıdır. Her gelişmeye karşı, bu durumda ne yapabilirim, ne yapmalıyım sorularını hızla önce kendi kendine sormalı ve bu soruların pratikle buluşan yanıtlarını üretmeli, tavrını almalıdır.

Bu tavrın, geliştirilecek insiyatif örgütün dönem programı, taktikleri ve anlayışlarıyla uyum içinde geliştirilen bir insiyatif olması, elbette zorunludur. Örgüt, ülke gündemi ve gelişmelerle ilgili olarak tek tek her alan ve birimin, her militanın önüne özel programlar koymaz. Bu hem teknik açıdan imkansızdır hem de anlayış olarak yersizdir. Örgüt, genel program ve anlayışlarını, taktiklerini ve dönem çözümlemelerini yaptıktan sonra militan bunları güncelle ilişkilendirir ve gündem insiyatifi geliştirir.
Yapılacak işler ve görevler için olanak yaratılmasını “örgütten” bekleyen, ilişki geliştirilmesini ve kendisine verilmesini “örgütten” bekleyen, görevi “örgütten” bekleyen “militan”ın, kendi başına anlamı var mıdır? Militan, bütün bu beklentileri gerçekleştirmekle anlam kazanır, sıfatına layık olur ve onun soyut bir biçimde “örgüt” dediği “şey”, bizzat kendisinde ifadesini bulur.
Örgüt nedir, kimdir? Örgüt, militanların sistematik ve hiyerarşik toplamıdır.

Evet, çalışma alanı saptaması, mevzilendirme ve değerlendirme; “örgütün”, yani; militanın bulunduğu noktaya göre daha üst kademelerin görevidir. Genel program ve anlayış tesbiti, perspektif ve taktik üretimi görevi ile; kritik durumlar, kritik görevlendirme ve cezalandırmalarla ilgili kararların alınması, örgüt merkezinin işidir. Fakat bunların dışında, militanın insiyatifi geçerlidir. O, en azından somut veriler ve somut önerilerle örgüte gitmeyi, bulunduğu alanın ya da çalışma biriminin programını üretmeyi ve gerçekleştirmeyi başaramazsa, örgütünün de genel bir başarısızlığa mahkum olduğunu bilmelidir. Çünkü tersi, kendisinin yapamadıklarını haksız bir biçimde yoldaşlarından beklemesi anlamına gelir. Belki yoldaşları bunları gerçekleştirecektir ama onun bunları bekleme hakkı kalmamıştır.

İdealist Felsefe, iradenin karşısına zorunluluğu koyar. Biz ise, iredeyi ve insiyatifi tanımlarken, kendiliğindenliğin karşısına bilinci koyuyoruz ve boyun eğmenin karşısına bilinçli tavrı koyuyoruz. Boyun eğme, bilinçsiz bir davranıştır. Bütün dil zayflıklarına rağmen Türkçe’de davranış ve tavır arasında bir çizgi çekilmiştir. Davranış; daha olağan, daha kendiliğinden’dir. Tavır, ise daha çok bilinci içerir, karşı çıkışı ifade eder. Ve burada insiyatif, bir davranış olmaktan çok bir tavırdır. Militan, irade ve insiyatifin doruğundaki insandır. Planlayan, bilinçle programlayan, gerektiği hallerde bunu saniyelerle yarışarak yapan, sürükleyen, alıp götüren, durumun ve yaşanılanların rengini değiştirebilecek iradeye sahip olan insandır.

İnsiyatif sapkınlıklarına da değinmek, önemle gerekiyor. Çünkü bu konudaki davranış bozuklukları, devrimci saflarda ender görülen sapkınlık tarzlarından değildir. Üretimsiz, tutuk, eylemcilikten uzak ve çeşitli zaaflarıyla tanımladığınız birinin, bir ortamda ya da bir özel eylemllik durumunda bir anda insiyatif küpü kesildiğine rastlarsınız. Ya da düşmana karşı, karşı devrime yönelik olarak herhangi bir insiyatifini gözlemleyemediğiniz, edilgen, korkak, tembel bir elemanın, bir örgütsel ortamda esip yağdığına, kendince ” insiyatif” koyduğuna tanık olursunuz. Bir tek ilişki kazanma insiyatifi bile gösteremeyen birinin, mevcut ilişkiler içerisinde kırıp dökme insiyatifinin padişahı olduğunu gözlemlersiniz. (Bunlar nasıl olsa başkalarının emeğiyle yaratılmış değerlerdir!)

Örgütsel kurumlar karşısında evet efendim tarzından şaşmayan ya da sadece yoldaşlarının “eleştirisini, şikayetini” öne sürerek söz söyleme “görevini” ya da amaçlarını gerçekleştiren, kendisine verilen pratik görevleri çeşitli gerekçelerle yapmamayı ‘beceren’, kendi insiyatifiyle örgütün birikimine dahil olabilecek en küçük bir katkının sahibi olamayan birinin, kitle ilişkileri içerisinde taş üzerinde taş bırakmayan bir sözde eylemci kesildiğine tanık olabilirsiniz.

Şaşırmayınız. Sarsılmayınız. Doğal ve sıradan bularak geçiştirmeyiniz de… Bu ayrık otları, yüzyıldır sosyalizmin cennet bahçesinde, cehennemden sıçramış tohumlar gibi varlığını sürdürmektedir ve sürdürmeye de devam edecektir. Bu tür ayrık otları nedeniyle örgütünüze, ideolojinize olan güveninizin sarsılmasına izin vermeyiniz. Diğer yoldaşlarınıza yönelik saygı, sevgi ve güveninizin zaafa uğramaması için gereken bilinç unsurlarını harekete geçiriniz, dinamizminizi her zaman olduğundan daha canlı kılınız.

Ama bu durumu, bu sosyalizm dışı sızmayı, en kısa zamanda ve en uygun yöntemlerle örgüt safları dışına taşımayı, acil görev olarak önünüze koyunuz. Örgütün çeşitli nedenlerle bu çabalarınıza kısa sürede yanıt verememesi mümkündür. Bu süre içinde gözlemlemeyi ve şahsın örgüte zarar vermesini engellemeye çalışma mücadelenizi sürdürünüz. Fakat bu tür çabalarınızı asla takıntı ve kişilerle savaş haline dönüştürmeyiniz. Bütün bunların, mücadelenin her aşamasında kaçınılmaz olan örgütsel görevler olduğunu ve düşmanla mücadele kadar yoğun emek ve özen isteyen mücadele alanları, yöntemleri olduğunu unutmayınız.
Devrimci mücadele içinde belki de en zor olanın, tutarlılık ve devamlılık olduğunu, bu kriterin hata ve yanlışların en kesin turnusolu olduğunu iyi biliniz. Kısa vadede zaafını nesnelleştiremediğiniz kişinin durumunu, tutarlılık ve devamlılık adaletine bırakınız. Ama bu”bırakışınız”, ‘işi Allaha havele ettim, ilahi adalet çözecektir’ tarzında bir kendiliğindenciliğin kapanına girmesin. Bu süreçte zaafın ya da eğer zaafın onun kişiliğine hükmettiğini düşünüyorsanız, zaaflı kişinin üzerinden dikkatinizi çözmeyiniz. Onun mücadeleye ve yoldaşlarınıza zarar vermesine asla izin vermeyecek önlemlerin alınmasını sağlayınız. Gerekiyorsa bunun için mücadele ediniz.

Unutmayın ki; düşmanın bizlere verdiği zarar, saflardaki zararlı unsurların verdiği zarar kadar büyük olma şansına sahip değildir. Düşman, devrimcilerin bildiği, tanıdığı, önlemlerini almaya çalıştığı bir cephedir. Ama devrimcilerin zamanını, emeğini ve birikimlerini çalmayı becerenler, en fazla onları sırtından hançerleyen “yol arkadaşları”, “dostlar” dır. Elmanın içindeki kurtlardır. Bunun bilincinde olan düşman, son süreçlerde sızma yöntemlerine de aşırı önem vermektedir.

Duygularınızın ve düşüncelerinizin bir paranoyaya varmasına kesinlikle izin vermeden, yoldaşlarınıza karşı tedirginlik ve güvensizlik duygularınızın oluşmasına engel olarak, ilişki ve iletişimlerinizi son derece iyi gözlemleyin. Bu arada unutmayın ki, yöntemlerimizden ve çalışma tarzımızın özelliklerinden dolayı, bu anlamda tehlikeye en az açık olan, biziz…
Devrimci insiyatifin ölçü alması gereken diğer bir çok konunun yanısıra, nesnel ve öznel durumların uygunluğunun gözetilmesi, en önemli sorundur. Ve devrimci militan, insiyatif kullanırken, hangi konuda olarsa olsun, nesnel ve öznel durumların uyumuna büyük bir titizlik göstermek zorundadır.

Özet olarak, sadece koşulların uygunluğu yetmez, devrimci gücün özelliklerinin, koşulların uygunluğu ile denk düşmesi ve onları yönlendirip sonuç alıcı bir sürece girebilmesi gerekir. Ya da sadece devrimci gücün amaç, niyet ve olanakları yetmez; aynı zamanda zeminin ve koşulların uygun olması gerekir. Bütün bunların sentezini alabilmeyi başaran bir devrimci insiyatif, devrimci eylemlilikler içinde ve devrim süreçlerinde gereken sonuçları almayı başarır.
III İrade, İrade, İrade
Sosyalizm ve sosyalist mücadele dünyasında “irade” sözcüğü kadar anlamlı bir başka sözcük biliyor musunuz? Sosyalizmin kendisi, çağın en yüksek ve örgütlü iradesinin gerçekleşmesi değil midir? Yaşanılan ve yaşanılacak olan iki yüzyılın en büyük, en önemli, en görkemli, en umutlu ve en vazgeçilmez ve en zorlu iradesi, bizzat sosyalizmin kendisi değil midir?
O halde insanlığın en muhteşem emelinin mimarları olan devrim militanlarının tek tek yaşamları da, birer irade anıtı gibi örülmelidir. Azimle, emekle, sabırla, şevkle ve aşkla…

Militan tarihe, onun egemenler lehine akıp gidişine irade koyandır. Militan, yaşadığımız yüzyılda, sosyalizme yeniden kan ve can verilmesine yönelik bir büyük irade ile tarihin karşısına dikilendir.

Militan, küreselleşmiş ve hayal sınırlarını zorlayan olanaklarla dünya halklarının kanını emen emperyalizmle ringe çıkandır. Militan, yaşadığı ülkenin yerli egemenlerine ve onların işbirlikçilerine, başlangıçta sadece kafası ve yüreği ile meydan okuyandır. Militan, her türlü zorluğa, yoksunluğa, acıya ve insanın tanıyabileceği bütün güçlüklere göğüs gerendir.
Ve tüm bunların başarılabilmesinin sırrı; iradedir. O, iradesinin gücünü bilinciyle belirler. Onun iradesinin sınırları yoktur ve olamaz çünkü emperyalizmin ve faşizmin sunduğu acıların sınırı yoktur. Militanın iradesi, yüzyılın ufku olan sosyalizmin, bilgiyi sadece beyne değil, yüreğe ve vücudun bütün hücrelerine akıtması ile belirlenir. Geleceği kazanmanın bir başka yolu yoktur ve sosyalistler için kazanmak, zorunluluktur. Kazanmanın adı ise, yine iradedir…

Militanın iradesi ve iradeciliği, kuşkusuz bu genel tanımlamaların ötesinde; günlük yaşam ve devrimci çalışmalarında, örgütsel ilişki ve görevlerinde anlamına kavuşur. Yaşamın insanoğluna sunduğu seçenekler sonsuzdur. Dünyada hiçbir durum yoktur ki, bir tek seçeneği olsun. İşte somut durumlarda karşımıza çıkan seçenekler içinden seçim yapmayı belirleyen, bizi yönlendiren veya bizim yönlendiğimiz yolun belirlenmesi, irademizin işidir. İradesini her zaman yapıp etmelerden, sonuç almaktan, doğruya yönelmekten, daha iyiyi gerçekleştirmekten yana kullanabilen militan, sosyalist iradeye sahip militandır.
Olanaksızlığı tartışan, yapılamazlığın koşullarını önüne koyan, zorluklardan söz eden, olumsuz koşulların engelleyiciliğinden yakınan insan ise, sosyalizm yolunda su üzerinde yürüyen insandır. Ayaklarını henüz sosyalizmin topraklarına basmayı başaramayan insandır ve eğer sözkonusu özellikleri onu belirlemeye başlarsa, ayaklarını yere basmasının koşulları da hiç bir zaman oluşamayacaktır. Kendisi her ne kadar tersini iddia ederse etsin…

İrade sahibi sosyalist, önündeki görevin, işin, nasıl yapılabileceğini, onu gerçekleştirmek için gereken koşulların nasıl oluşturulabileceğini, yaratılabileceğini tartışır; diğeri ise sözkonusu işin, görevin neden ve nasıl yapılamayacağını …
Yaşamda hiçbir şey, bireysel ya da grupsal; tam olarak insanoğlunun dilediği, tasarladığı gibi gelişme şansına sahip değildir. Çelişkiler ve karşıt güçlerin çatışması, tasarlanan ve tasarlanamayan iç ve dış etkenlerin rolü, olayların gelişimi, biçimlenişi üzerinde rol oynar. Sosyalizmin bir bilim olarak önüne koyduğu görevlerden biride, işte bütün bu ilişki ve çelişkileri çözümleyerek amaca doğru uzanan yolun taktiklerinin belirlenmesidir. Bu arada, kuşkusuz, kendisi bizzat değiştirmeye yönelik bir eylem olan sosyalizmin en büyük dayanağı, iradedir. Engels; “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki doğmatik sistemler halindeki gelişimleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirlerler.

Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki; ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz rastlantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.
Kendi tarihimizi kendimiz yapıyoruz, ama herşeyden önce belirli öncüllerle birlikte ve çok belirli koşullar içinde. Bütün öteki koşullar arasında en sonunda belirleyici olanlar, ekonomik koşullardır. Ama siyasal koşullar, hatta insanların beyinlerine musallat olan gelenek bile, kesin son verici olmasa bile gene de bir rol oynar.

Ama ikinci olarak şu da var ki; tarih, son sonucu, her zaman sayısız bireysel iradelerin çatışmalarının açığa çıkması sonucu gerçekleşir. Bu iradelerin her biri de, o bulunduğu haliyle, bir yığın özel varlık koşulları kalabalığı tarafından yaratılmıştır… Çeşitli iradelerin istedikleri şeye ulaşamayıp genel bir ortalamada, ortak bir bileşkede kaynaşmalarından, bunların sıfıra eşit oldukları gibi bir sonuç çıkarmaya hakkımız yoktur. Tam tersine, bunların herbiri bileşkeye katkıda bulunur ve bu niteliğiyle onda içselleşmiş durumdadır.” ( Felsefe İncelemeleri, Engels’ten J. Bloch’a Mektup)

Felsefenin en büyük ustlarından biri olan Engels’in, iradenin önüne çıkan problemlere ilişkin çözümlemeleri, siyasal ve sosyal çözümlemelerimizin yanısıra, günlük devrimci çalışmalarımızda da önemli ışık kaynaklarımızdandır. Yukarıdaki tümceler, özellikle iki yönüyle önemli. Birincisi, tarihin yeniden ve yeniden üretimi… Bu tanımlama, nesne ‘tarih’ olunca kuşkusuz biraz soyut gelebilir. Fakat tarihten kasıt, bizlerin onun içinde yaşadığımız anıdır.

Yaşadığımız her günle, gerçekleştirdiğimiz her görevle ya da yapamadıklarımızla, yanlış yaptıklarımızla, tam da tarihin içinde bulunuyoruz ve onu gerçekleştiriyoruz. Diğer yandan, “tarihin yeniden ve yeniden üretimi” yaşadığımız dönemsel koşullarla bir çok yönden örtüşen, çeşitli boyutlarda dönemimize denk düşen bir tanımlama.
Ama günümüzün sosyalistlerinin ne kadarı içinde bulundukları anın, içinde bulundukları yaşamın, tarihin örülmesinin bir parçası olduğunun bilincinde? Ve bu örgüyü kördüğümlerle birbirine dolaştırmaktan, birbirlerinin ayağına ve eline, son tahlilde tarihin eline ayağına dolaşmaktan başka nasıl bir “irade” gösteriyorlar?..

Ve ne yazık ki dönemimizde sadece bireyler değil, bazı sol örgütler de vahim bir biçimde tarihin eline ayağına dolaşmaktadırlar. Böylesi bir tablo, hiç kuşku yok ki, bireylerin yarattığı sakıncalardan çok daha büyük ve çözümü zor problemleri yansıtmaktadır. Durum, bir de aynı ‘sol’ örgütlerin sansasyon ve imaj kavramlarını burjuva düzeyde ve onun mantalitesi içinde kavramalarıyla çakışınca, ortaya sol ve sosyalizm adına, son derece olumsuz sonuçlar çıkmaktadır.

Devrimci iradeciliğin, bir devrim politikası ve bir sosyalizm tarzı olduğunu kavrayamayanlar, sıradan aktivasyonu ve hareketli görünmeyi, reklam yapmayı politika ve tarz haline getirirler. Bu gerici mantıkların ürünü olan gelişi güzel tavır alışlarla, çeşitli grupların tarih sahnesinde kalması, sürecimizi objektif olarak biraz daha geriye çekmekten başka bir işlev görmüyor.
Aynı mantalitelerin popülizmi, geleneksel ve dinsel motifleri de “halka inmek, halkla buluşmak” adına kullanmaya kalkınca, sosyalizm kulvarındaki keşmekeş, bu kez kaosa dönüşüyor. Devrimci hareketin güçsüzlüğü, devrimci alternatifin halklar nezdinde somutlaştırılmaması olgusu da bütün bunlara eklenince, devrimci iradecilik gerçek anlamıyla tarihin askısında öylece bekliyor. Dolayısıyla, bugün tarihin yeniden üretimi insiyatifi, öncelikle ve özellikle sosyalist devrimcilerin yeniden üretilmesi, yenilenmesi insiyatifiyle özdeşleşmiş durumdadır.

Engels, ikinci olarak insan özelliklerinin, insanın gelenekten, geçmişten aldıklarının, geleceğe yönelik sosyalizm mücadelesindeki etkilerinden ve engelleyiciliklerinden söz ediyor. Dinin, kültürün, alışkanlıkların, çevre ve aile ortamlarının, çokca söylendiği gibi düzenin kazandırdıklarının (ya da kaybettirdiklerinin) mücadele içindeki engelleyici rolünün önemi, dönemimizde çok daha yakıcı bir sorun haline gelmiştir.Bu bağlamda da devrimci iradecilik, bireyin öncelikle kendisinde gerçekleştireceği iradecilikle başlamak zorundadır. Bu dönüşüm süreci ve bu anlamdaki birey iç çatışması, günün birinde sona erebilecek bir çatışma değildir. Özellikle zaman ve zemin olgularının tersten etkilerine karşı, bireyin kendine yönelik irade mücadelesi, yaşamı boyunca sürmek durumundadır.

Ne yazıkki, “düşmanla çatışma” dediğimiz şey, mermilerin er meydanındaki çatışmasından ibaret değildir. Düşmanla çatışmada, sosyalist mücadele içindeki bireyin karşısına mevzilenmiş öyle çok silah vardır ve bu silahlar öylesine kan kusturucu bir yoğunlukla ateşlenmektedir ki militanın iradesinin çelikten olması diye sözedilen, işte tam da bütün bu salvo atışları karşısında gereklidir. Düşman, geleneklerle, dinle, aile ile, düzenin yerleşik değer yargıları ile, yeni oluşturulan “yükselen” değer yargıları ile, medya ile karşı cepheye çöreklenmiştir ve günümüz insanının uykularını dahi kuşatmıştır.

Devrimcinin bu büyük kuşatmayı yarıp çıkma ve bir başka dünyada yaşama şansı yoktur, o bu düzen içinde bu düzenle savaşan birey olarak, sonsuz bir irade ile direnerek mücadelesini sürdürmek zorundadır. Çelişkinin hassas noktası burasıdır. Ve bu çatışma, onun bütün yaşamı boyunca sürecek olan çok uzun soluklu bir çatışmadır. Düşmanın ateşi hiç kesmemesi nedeniyle de sosyalistin iradesini bir an için bile gevşetmemek gibi bir zorunluluğu vardır.

Ne var ki bu durum büyük bir gerilim yaratıcı ve yıpratıcı, tüketici bir süreç olarak ta anlaşılmamalı, böyle algılanmamalıdır. Çelişkinin devrimcinin bünyesinde, bir dönem sonra sosyalizmden ve gelecekten yana unsurları ağır basmaya başlar. Bilincin belirlediği bu ruhsal ve düşünsel sürece giren militanın yaşam tarzı haline gelen yeni çelişkileri, onun büyük bir irade ile düşmanın karşısında yorulmadan ve yılmadan dikilmesini doğurur. Yendiği çelişkilerin ona kazandırdığı ruh hali, iradesinin de her gün biraz daha fazla güçlenmesini beraberinde getirir. Giderek, sürekli çatışmanın ortasında iradesiyle de değil, sosyalist militanın doğallaşmış ruh haliyle dimdik yükselmeye başlar. Geleceğin insanının sembolü olarak…
Bugüne gerektiği gibi irade koyamazsak geleceği değiştiremeyiz. Geleceği değiştiremezsek, insanlığın daha nelere katlanmak zorunda kalacağı, bugün yaşadıklarından bellidir. Ve kapitalizm, en vahşi kölelik günlerinden çok daha ağır ve zorlu bir geleceği dünya halklarına dayatmaktadır.

Dönemin sosyalistleri olarak bizler, bir anlamıyla tarihin altın arayıcıları gibiyiz. Ya geleceği altın kılacağız, ya da elekten dökülen çamur deryasının içinde boğulacağız. Ve hayır, ikincisi olmayacak, tarihin iradesi, halkların iradesi, altını bulacak. Yalnız bilinmektedir ki; Heraklitos’un dediği gibi, “altın arayıcıları çok kazar, az bulur.” Bir damla altın için çok zor koşullar altında koca toprak yığınları elenir, elenir…

Engels’in yukarıdaki sözlerinin son bölümünde vurgu yaptığı konulardan biri de; insan istemleri ve iradelerinin çatışması konusudur. Bu genel saptama, ortak bir amacı, ortak bir iradeyle gerçekleştirmenin adı olan örgütler için de bazı yönleriyle geçerlidir. Örgütlü birey, kendi iradesini yoldaşlarının iradesiyle birleştirerek örgütün ortak iradesini sağlayan, bu anlamda bireysel iradesini özgür istemleriyle geleceğe bağlayan bireydir.

Ama bu bileşke iradenin içinde de zaman zaman ve çok doğal olarak insan iradelerinin çatışması gündeme gelir. Belirlenmiş en somut ve detaylı programlar üzerinde bile insan özellikleri farklı yorumlar ve çıkarımlar yapabilmeye uygundur. Bu durumda, örgütlü sosyalist bireyin nasıl davranması gerektiği yine örgüt tüzüklerince belirlenmiştir. Sözgelimi tüzükler genel olarak ve kabaca der ki; “saptanan tartışma platformlarında tartışma hakkına sahip olan insanlar, tartışılan konu hakkındaki görüşlerini özgürce ifade eder, karşısındakini ya da karşısındakileri ikna etme mücadelesi verir. Fakat son tahlilde, azınlık çoğunluğa tabidir ve çıkan kararlar o konudaki görüşlerinize aykırı olsa dahi, uymak, uygulamak zorundasınız. Aynı şekilde, alt organlar üst organlara tabidirler.”

Peki, örgüt tüzüğünde bu şekilde ifade edilen ve problem, çelişki yaşanmadığı zaman herkesin şiddetli savunduğu bu genel ilkeler, militanın yaşam tüzüğünde nasıl şekillenir, ne gibi sorunlar yaşanır? Kendisine ve düşmana irade koyma konusunda yetersiz olan militanlar, çoğu kez bu gerçekleşememiş iradelerine örgüt içinde bir alan açma gayreti içine girebilirler. Olaylar ve çelişkiler karşısında muhataplarını dinleme ve anlama yerine, kendini dayatma ve görüşlerini, doğru saydığı düşüncelerini kabullendirme mücadelesi içine girebilirler, bunu, tartışmanın tek boyutu haline getirebilirler. Büyük bir hırsla yapıştıkları savlarını kabullendirmekten başka hiçbir şeyi gözleri görmediği için de tartışma sırasında yaşanılan olumsuzluklar, tartışılan konudaki çelişkilerden çok daha fazla önem kazanır ve bazan öyle anlar olur ki neyin tartışıldığı unutulur, nasıl tartışıldığı üzerine yaşanılan çelişkiler tartışılmaya başlanır. Oysa, muhataplar, yoldaşlardır…

Dünyaya birlikte kafa tutulmaktadır ve tarihe birlikte irade koymak gibi bir büyük ve zorlu deryanın içinde birlikte yüzülmektedir. Düne kadar birlikte ölünmedi ise bir tesadüf eseri ölünmemiştir. Omuz omuza olunmanın öyküsü ve gerçek anlamı, bir tartışmanın bir çelişkinin içinde boğularak unutulabiliyorsa; kimlikler, kişilikler gerçekten sosyalist midir? Ve çoğu kez böylesine büyük hırslarla tartışılan, dayatılan konular, ilkesel konular olmamaktadır. Kuşkusuz ilkesel konularda, gerekirse bir tek militan örgütün tümünü karşısına almayı, yaşamı bedeline de olsa sonunu kadar savunmayı bilmelidir.
Düşüncelerini kabul ettiremeyen militan, savaştan yenik çıkmış bir komutan gibi yıkılır. Ya da aksini düşünenlere düşman kesilir. Örgüt içindeki bir tartışmanın, tartışıldığı yerde bırakılması ya da uygun biçimlerde gereken kademelere iletilmesi ilkesini de unutarak, vakit geçirmeksizin kendisine taraftarlar bulmaya, “karşı tarafa” düşmanlar yaratmaya koyulur. Bu olumsuzluk öyküsünü daha da geliştirmek ve çeşitlendirmek mümkün…

Ve kuşkusuz sözünü ettiğimiz örgütlü militanın iradeciliği bu değil. Onun örgütsel yaşam iradeciliği, aynı zamanda nerede, kimlerle, nasıl tartışacağını iyi bilmesi ve bu tartışmalardan ne sonuçlar çıkarılması gerektiğini, bu sonuçların mücadele ve örgüt pratiği içinde nasıl yaşanması gerektiğini bilme iradeciliğidir.
Demek ki sosyalistin iradesi önce kendini belirleyecek, önce kendine yönelik savaşımı kazanacak… Ve esas olarak bu savaşım içinde belirlenen militan, buradan edindiği kazanımlarla ilerleyerek düşmanının karşısında durabilecek. Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi;
“Kendine ve keyfine gücü yetmeyenin, düşmanına gücü hiç yetmez.”

Legalite-İllegalite
“Örgütlenme biçimleri, herşeyden önce siyasal görevlerin içeriğince belirlenir.”
Siyasal görevler ise, yaşanılan toprakların her türlü özelliğinin çözümlenmesinin, verilerin tarihsel materyalizmin ışığında değerlendirilmesinin çıkarımlarınca belirlenir. Soyut olarak “devrim yapmak”, öylesine “sosyalist” olmak şansı hiç kimseye tanınmamıştır. Bir ülkenin devrimcisi olmak, o ülkede “düzeni değiştirmek”, tarihsel sürecimizin en zorlu ve en ciddi işidir. Bütün bunlara rağmen, bir gelişigüzellik, bir kendiliğindencilik ve bir kolaycılık, ne yazık ki sosyalizm arenasında dolu dizgin at koşturuyor. Yoksa birileri, sosyalistliği, halklar için, yarınlar için, gerçekten değiştirmek için değil de, bugün birşeyleri kendisi adına kotarmak için mi “yapıyor?” sorusu, kaçınılmaz olarak özellikle bazı kesimler için gündeme geliyor…

Ülkemizin özellikleri bellidir. Bu ülkenin geleceği için emek ve yaşam koyan herkesin belirlediği ortak paydalar vardır:Bu ülke bir yeni sömürgedir ve faşizmin kanlı eli bu ülkenin boğazına alabildiğine yapışmış durumdadır. Tahliller, bireyler ya da gruplar özelinde giderek çeşitli ayrıntılar gösterebilir. Tezlerin açılımında oldukça farklı şeyler de söyleyebiliriz. Ama hangimiz bu ülkenin emperyalizmin boyunduruğu altında, faşizmin karanlığı içinde yaşatılmadığını söyleyebiliriz. Bu kalın çizgiler bile, bu ülkede devrimcilerin nasıl örgütlenmeleri gerektiğinin, çalışma yöntemlerinin ana çizgilerinin boyutlarını çizer.

Yine de bizler, çalışma yöntemleri üzerinde derin aykırılıklar yaşarız ve bugün kendisini halklar nezdinde nesnelleştirmemiş onlarca örgütün ve onlardan kopan onlarca grupçuğun “farklılıklarını” esas olarak tezlerde değil de, çalışma tarz ve yöntemlerinde görürüz. Bu ne büyük bir çelişkidir ve bir ülke için ne denli talihsiz bir tablodur…
Daha da vahimi, ülke tahlillerinden yola çıkarak, bunlara bağlı olarak, bu ülkede kaçınılmaz ve zorunlu örgütlenme tarzının illegalite temelinde örgütlenmek olduğunu söyleyen grupların durumudur. Bu grupların birçoğu, legalizmin bataklığına kendilerini ve geleceklerini atmakta sakınca görmezler. Özellikle içinde bulunduğumuz süreçte, bu durumun çok daha vahim varyasyonlarıyla karşılaşıyoruz. Öyle “örgütsel çalışma” örnekleriyle karşı karşıya kalıyoruz ki; bir yandan silahlı mücadele edebiyatını dergilerinde silah ve bomba eğitimi verecek kadar “önde” tutuyorlar, bir yandan da alabildiğine legal örgütleniyorlar.
Bazı dönemlerde, “hızlı ve acil” yöntemlerle varlık göstermeye çalışan sol ya da sağ grupların belli gelişmeler sağladığı görülür. Bu dönemsel kabarışlar, gerçekte iddia edilen iktidar, mücadele hedefleriyle bağdaşmayan yanılsamalardır. Çeşitli özgün nedenleri vardır ve sözkonusu grup ya da gruplar da, tarihsel nedenlere değil, bu özgün dönemlere dayanarak oralarda bir süre için yaşam bulurlar.

Bizler, legal çalışma tarz ve biçimlerini tümüyle yadsıyan bir anlayışa sahip değiliz. Fakat ne yazık ki ülkemizin siyasal koşulları, esas olarak illegal çalışma ve örgütlenme yöntemlerini dayatmaktadır. Ve legal çalışma yöntemlerini de kullanmak ile legalizm arasında, derin uçurumlar vardır. Bir yandan emperyalizmin gizli işgalini göreceksin, bir yandan -bugün artık çöp göze battığı için nihayet- neredeyse hiç kimse tarafından yadsınamaz hale gelen faşizm tesbitlerinde bulunacaksın, bir yandan da örgütlenme tarzını legaliteye dayandıracaksın…

Bu, yapılan işin deyim yerindeyse, en hafifinden ciddiyetiyle bağdaşmaz. Legal çalışma yöntemleri, bazı durumlarda, kısa sürede varlık göstermek ve bazı buluşmaları gerçekleştirmek için, tercih edilmektedir. Bazı durumlarda ise kendilerini en hafif biçimde siyasal alanda da ifade etmek isteyen insanların buluşma noktası olmaktadır. Fakat bu arada, en azından düzen muhalifi ve ileride devrim saflarının gerçek militanları olabilecek birçok unsur da düşmana deşifre edilmekte, bu saflarda enerjileri ve varlıkları hapsedilmektedir. Bu, böyle bir ülkenin devrimci çalışma tarzı olamaz…

Öte yandan ve asıl konumuz olduğu üzere, illegaliteyi esas aldığını söyleyen ve samimi olarak bu doğrultuda örgütlenmeye çalışan, tüzüğünü buna uygun olarak biçimlendiren örgütün militanlarının yaşam içinde neler yaptıkları ve yapabildikleri, konu başlığımıza göre asıl üzerinde durmamız gerekenlerdir.

Örgüt, illegalitenin esas alınması gerektiğini, bir yaşamsal zorunluluk olarak belirlemiştir ve kadrolarına, kadro adaylarına bu perspektifi vermiştir. İllegal örgütlenme kurallarını ve zorunluluklarını, özel eğitim programlarında, bire bir eğitim süreçlerinde olanaklar çerçevesinde yazılı ürünlerinde vermeye çalışmıştır. Fakat, bütün bunların bir de yaşamın canlı pratiği içinde uygulanma durumları ve uygulanma mantıkları vardır. İşte, illegalite temelinde devrimci mücadele yürüten bir örgütlenmeyi içten çökertebilecek olan, ona bazı durumlarda düşmandan daha fazla zarar veren ve onu beklemediği noktalardan vuran zaaflar da buralardan başlar.

Bir örgüt olarak gereken eğitimi verdiğinizi, gereken ilkeleri aktardığınızı düşünmektesinizdir. Fakat bütün bu verilenlerin insan doğasının zaaf ve çelişkilerinden süzülerek hangi tortularla yaşama akacağını da hesaplamak zorunuluğu içindesinizdir. İşte bunları hesaplamayı eksik bıraktığınız an, verdiğiniz eğitimle beklentileriniz arasındaki parelelin içine yaşamın, insan doğasının çelişkilerini koymadığınız an, düşman saldırılarına içeriden bir kapı da siz açmış olmaktasınız…

İllegaliteyi esas alan ve bunu samimiyetle uygulamaya çalışan bir örgüt için ise militanların zaaf ve çelişkilerinden kaynağını alan çeşitli tehlikeler vardır. Bu örgüte, deşifre olmuş bir militandan doğrudan, yani sadece onun deşifre olmuş olmasından dolayı zarar gelmez. Önemli olan, düşmanın militanla ilgili olarak ne bildiğinin, ne bilmediğinin gerçekçi normlarla saptanabilmesi ve bunlara göre mevzilendirme yapılmasıdır. Ayrıca, düşmanın artık bir devrimci ile ilgili herhangi bir ipucu yakaladığında, ipin ucunu bırakmadığı, unutulmamalıdır.

Özellikle içinde bulunulan dönemde, düşman tarafından yakalanmamış ya da “alınmamış” olmak, militanlarca, “düşmanı atlattığı”, “durumunun iyi olduğu” “düşmanı yanıltabildiği”, “çok fazla şeyle uğraştığı ve çok fazla insanla görüştüğü için, kendini-ilişkilerini gizleyebildiği” vb. yönünde değerlendirilebilmektedir. Oysa yine bilinmektedir ki düşman, daha önemli hedefler için, daha kapsayıcı operasyonlar için, daha uygun zamanlar için, operasyon yemlerini, gerekirse yıllarca elinin altında tutmayı tercih etmektedir.

Öte yandan, eğer ilkeli davranılırsa, duvar afişleriyle aranacak kadar deşifre olan bir militanın dahi şehirlerde illegal çalışma yapması mümkündür, bunun çok başarılı örnekleri vardır. Fakat durumunu doğru değerlendirerek, eski ilişki ve olanaklarla her türlü bağı kesin bir biçimde kesmek, ilk prensiptir. Bu konuda bir tek telefon kontağının, “eski semte, eski arkadaşa 5 dakikalık bir uğramanın” bile yaşamsal önemde sonuçlara yol açtığı, artık herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca, bu tür yanılsamalar nedeniyle bazan, açık alanlarda son derece verimli olabilecek, son derece ciddi çalışmalar organize edebilecek militanlar, hem kendilerini hem de kendileri nezdinde örgütü felç etmektedirler.

Devrimci örgüt, çalışma yöntemleri zenginliği içinde, ilkeli bir biçimde açık alan çalışmaları da yürütür ve bu alandan son derece ciddi zenginlikler derleyebilir. İllegal çalışma alanlarının yatağı, su kanalları ve kan damarları, doğru kullanılabilirse buralardır. Fakat, deşifre olmadığını zanneden ya da çeşitli psikolojik vb. nedenlerle kendisini örgüte deşifre olmamış bir eleman olarak sunan militanların örgüte verebileceği zararlar, son derece büyük ve vahim olmaktadır.
Burada, bu denli yaşamsal bir konuya ilişkin karar, militana bırakılamaz, esas olarak örgütün bu konuda karar vermesi gerekir denilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki örgüt kararları, takdir-i ilahi kararları değildir. Örgütün kararları, ona sunulan verilerin sentezinden oluşmak durumundadır. Son tahlilde bu sentez, ML’nin tecrübe ve bilim süzgecinden geçirilerek belli normlara oturtulmaya çalışılır. Ama yine unutulmamalıdır ki, sunulan verilerin alınacak kararlar üzerinde büyük rolü vardır. Örgütler, esas olarak, prensipler ve anlayışlar, perspektifler düzeyinde sorgulanır. Bundan gayrısı, militanların algılama, uygulama, kişilik ve sosyalistlik düzeyiyle ilintilidir.

İhtilalci örgüt militanının, bu ülke koşullarında kavraması gereken anlayışların başında, gizliliği; kendi gizliliğini, ilişkide olduğu örgütün gizliliğini, yoldaşlarının gizliliğini nasıl koruması gerektiği gelmektedir. Bunun arkasından, çeşitli nedenlerle (ki bunların bir çoğu, militanın kendisinin dışında, yaşanılan koşulların getirdiği durumlardır) illegalitesi sarsılan kişinin durumunun iyi saptanması gelmektedir. İşte hatalar da çoğu kez bu noktada yapılmaktadır.

Düşmana karşı gizliliğini yitiren, deşifre olan militan, hülyasının devrimcilik kriterleri ile gizliliğinin kalmamasını, düşlediği mücadele motiflerini bağdaştıramadığı için, kendisine ve örgütüne karşı gerektiği kadar açık olamayabilmektedir. Düşman, militanın bağlı olduğu örgüt, içinde gezindiği ilişkiler, amaç ve özellikleri ile onu çok iyi tesbit ettiği ve onun da aslında bütün bunları algılama durumu olduğu halde, o, bunları bilmezden gelmekte, kabullenmemekte ve örgütüne de bu doğrultuda raporlar vermektedir: “Düşman benim tam olarak durumumu saptayamamıştır, illegal ilişkiler ve eylemler için durumum uygundur ve ilişkilerimin durumu da uygundur. İşte, içeriden yönlendirdiğimiz cinayetlerin bir çoğuda, bu şekilde işlenmektedir…
Oysa militan, gerçek durumunu bütün yönleriyle örgütüne bildirme sorumluluğu ve yeterliliği taşısa, belki açık alan, belki de bütün düzen ilişki ve bağlarının kesileceği yepyeni bir illegalite mevzisinde mevzilendirilecektir ve devrim için gerçekten yararlı olabileceği koşullara kavuşacaktır. Bazı militanların bu konudaki çelişkileri, içinde bulundukları ortamları, olanakları ve ilişkileri yitirmemek, değiştirmemek kaygısından da kaynaklanabilmektedir…

Bilinmektedir ki illegalite fazlaca emek, yoğunlaştırılmış emek, normal kavrayış düzeyine göre aşırı emek isteyen bir çalışma tarzıdır. Bunun gerekliliklerinin yeterince bilincinde olmayan bir militanın, her an kendisinin ve yoldaşlarının katline sebep olmak gibi bir sorumluluğu vardır.

Günümüz dünyasında devrimcilerin, karşı-devrimin teknik olanaklarıyla yarışabilmek, onun olanaklarından daha üstün tekniklerle onunla mücadele edebilmek gibi bir şansı yoktur. Bu durumun tek alternatifi, yoğunlaştırılmış emekle mücadeledir. Sözgelimi ve en basitinden, telefon kullanımının ne denli riskli olduğunu bugün bütün devrimciler hatta sıradan insanlar bilmektedirler. Yapılan operasyonların % 90’ına yakınının bu konuda yapılan hatalar nedeniyle gerçekleştirildiği açığa çıkmıştır. Ülkede, aşırı telefon dinleme yoğunluğundan dolayı trafolar yanmaktadır. (Örnek: Ümraniye Trafosu)

Fakat yine bütün devrimciler diyebileceğimiz kadar ezici bir çoğunluk, kendilerince ‘akıllı’ yöntemlerle telefon kullanmaya devam etmektedirler. Onlara göre telefonda kullandıkları garip “şifreler”, düşmanın anlamayacağını sandıkları terim ve deyimler, güvenliklerini sağlamak için yeterli olmaktadır. Bütün bunlar yanılsamalardan ibarettir. Sadece yanılsamalardan…
Daha da kötüsü, bazı insanların bütün bunları bildiği ve hatta bir “önder” olarak örgütüne bazı ortamlarda bunların derslerini verdiği halde, kendi güvenliğini sağladığı koşullar altında, telefonlardan emirler yağdırarak yoldaşlarının güvenliğini hiçe saydığı ve onların katline sebep olduğu, Türkiye Devrimci Hareketinin kaydettiği örneklemeler içindedir.

İllegalite koşullarının üç büyük ilkesi vardır; sabır, dikkat ve yoğun emek… Ne var ki; bugünün koşullarında, bütün bunların ihlalinin neredeyse bir gelenek halini aldığını görüyoruz. Anımsayalım, Kafka ne diyordu: “Tüm günahların türediği iki büyük günah; sabırsızlık ve tembelliktir. Onlar, sabırsızlık yüzünden cennetten kovuldular. Tembellikleri yüzünden de geri dönemeyecekler.” Kuşkusuz sabırsızlığın tersi, rehavet ya da ertelemecilik değildir.

Yalnız, illegalite koşullarında görev yapan bir militanın en iyi bilmesi gereken, çok fazla emek harcadığı halde kısa sürelerde büyük sonuçlar yaratamayacağıdır. Bir çok durumda (özellikle de günümüz koşullarında) üzerinde yoğunlaşılmış, zaman ve büyük emek harcanmış bir çok işten, görevden sonuç alınamadığı olur. Militanın böyle durumlar karşısında umutsuzluğa, yorgunluk ve bıkkınlık duygusuna kesinlikle kapılmaması gerekir.
Unutulmamalıdır ki, özellikle devrimin ilk aşamalarında çok zorlu koşullar altında çalışılarak çok küçük adımlar atılabilir. İşte bu küçük adımların devrim için son derece yaşamsal anlamı vardır ve ilerideki büyük ve kesin adımların tohumları, bu “küçük” ama anlamı son derece büyük adımlardır.

Bir çok iş, belki de onlarca kez baştan başlanarak yapılmak zorunda kalınabilir. Harcanılan emekler, yaratılan değerler, bir anda yok edilebilir ve siz bütün bunları yeniden ve yeniden yaratmak zorunda kalabilirsiniz…
Gizlilik koşullarının en önemli görevlerinden biri de, ilişkilerin birbirinden iyi ve doğru kriterlerle yalıtılması ve bunlar arasında köprü görevi yapan militanın ya da iletişim yönteminin güvenliğine çok büyük özen gösterilmesidir. İzlenme durumunun her dönem sözkonusu olabileceği, asla unutulmamalıdır. Düşmanın bu konuda büyük tecrübe kazandığı ve olanaklarını, tekniğini çok iyi geliştirdiği bilinmektedir.

Düşmanın kullandığı ustalaştığı önemli yöntemlerden biri de takiptir. Takibi gözlerinizle görmek zorunda değilsiniz. Bu konuda çok fazla tecrübeniz ya da iyi bir zeka kapasiteniz, bir an bile çözülmeyen özen ve titizliğiniz yoksa; hissetmeniz zaten olanaksızdır.

Hergün, kendi ilişkileriniz ve çalışmalarınız dışındandan da herhangi bir nedenle, herhangi bir yerden takip alabilirsiniz. Dolayısıyla, bu konuda her zaman, hiç çözülmeyen bir dikkat ve özen içinde olmanız gerekmektedir. Öte yandan, belirlenmiş yerleşim birimleri veya çalışma birimleri için düşman zaten sürekli takip yapmaz. Evinizi, işyerinizi, gidip geldiğiniz bazı yerleri, kullandığınız telefonları vb. saptadıktan sonra böyle bir şeye niçin ihtiyaç duysun?

Ancak, yaşamınızın doğal seyrinde ciddi bir değişme saptadığı zaman ya da bu yönde bazı hazırlıklarınızı sezdiği zaman daha sıkı izlemeye alınırsınız. Yapılan en büyük yanlışlardan biride, ‘günde onlarca kişiyle görüşüyorum, hergün onlarca kişiyle telefonda konuşuyorum, bu aradaki örgütsel ilişkimi farketmeleri imkansız’ diye düşünme hatasıdır. Bazı kesimlerin telefonu son derece yanlış kullanmalarının yanısıra, doğru kullandığını ve anlaşılmayacak tarzda konuştuğunu sananların da çoğu kez yanıldığı, anlaşılmaktadır. Ama bu anlaşılmaların, vahim sondan sonra olmasının hiçbir anlamı yoktur.

Dönemin özgün hatalarından biride, 1980 sürecinden sonra, eskiden devrimci saflarda yer almış ama daha sonra çeşitli nedenlerle bırakmış ya da ilişkisi kesilmiş olan insanların durumunun objektif olarak yarattığı tuzaklardır. Birkaç yıl devrimci ilişkiler içinde olmayan insan, zannetmektedir ki; düşman onunla ilgilenmeyi bıraktı. Hatta çok uç örneklerden olmak üzere, yıllarca barlardan meyhanelerden çıkmayan eski devrimcilerin dahi, izlenmelerinin devam ettiği kesindir.

Çoğu kez, artık “tuzu kurumuş” olan, düzen içinde kendilerine sağlam bir yer edinmiş olan ve bazı örneklerde de “enterasan ilişkiler” içine girmiş olan bu insanlar, kendi durumlarının rahatlığı içinde, onlarla bir biçimde ilişkiye geçen ya da en azından bir biçimde haber aldıkları eski arkadaşlarının durumu hakkında her ortamda ve telefonlarda rahatlıkla muhabbet etmektedirler ve düşman bu “eski kapılardan” tekrar örgütlere ulaşabilmektedir. Ve bu tip insanların söz ettiğimiz ilişki süreçlerinde, istisnalar kaideyi bozmayacak bir genelleme içinde, örgütle sağlanan bu teğet ilişki dolayısıyla, örgütten-örgüt ilişkisi insanlardan aldıkları, verdiklerinden çok daha fazla olmaktadır. Onlar artık düzenin, “bir koy üç al” prensibini çok iyi öğrenmiş, her ilişkiyi ve durumu, eski süreçlerinden getirdikleri lafızlarla da süsleyerek paraya çevirmenin ustası olmuş kişilerdir…

Bir militanın yapabileceği en doğru şey, telefon kullanmamak ve sabit yer dinlemelerine karşı da, yüzyüze görüşmelerde bile bunun önlemlerini alarak riskli konulardan söz açmamaktır. Yoğun emek derken kastettiğimiz şeylerden biri de budur. İki-üç saatlik bir yolu sadece bir cümle söylemek için gidebilirsiniz. Ama telefon etmeyin. En küçük bir şeyi öğrenmek için iki-üç ay bekleyebilirsiniz. Ama telefon etmeyin.

Öte yandan, yirmi dakika ötedeki randevunuza eğer gerçekten yirmi dakikada gidiyorsanız, siz asla bir şehir gerillası olamazsınız. Yirmi dakika mesafeye, en az yüz yirmi dakikada varmalısınız. Kuşkusuz bu deyimsel söylem, sizin konumlanışınıza göre, görüşeceğiniz yoldaşınızın içinde bulunduğu ilişki ve konumlanışına göre, içinde bulunduğunuz sürecin özelliklerine göre, önünüze koyduğunuz görevin durumuna göre, sizin ya da onun deşifre olma durumunuza göre ve iş arkadaşı, mahalle arakadaşı, okul arkadaşı olmak gibi tanışmanın-görüşmenin “doğal” olup olmamasına göre, farklı biçimler alabilecek, gerektiğinde süreler çok daha fazla uzayabilecektir. 48 saat yürünerek gidilen randevular da vardır, bir hafta konum ve mekan değiştirmekle, bütün bunları kamufle etmekle uğraşarak gerçekleştirilebilen iletişimler de…

Dönemimizin en önemli gizlilik tehlikelerinden biri de; “illegal ilişkeleri ve görevleri olan bir militanın çevresinde bir devrimci olarak tanınmasıdır. Mahallenizde, okulunuzda, sıradan arkadaşlıklarınızda, hatta aileniz içinde durumunuz biliniyorsa, ve o ilişkiler içinde gezinerek yaşamınızı sürdürmek durumundaysanız, illegalitenizi korumanız ve illegal ilişkilerinizin, görevlerinizin güvenliğini alabilmeniz sözkonusu olamaz.

Bu, yarı-legal dediğimiz bir konumlanmadır ve bu konumda iken; ancak çok büyük bir titizlikle, çok büyük emek harcayarak bazı ilişkilerinizi gizlemeniz mümkündür. Yanılsamaların en çok gündeme geldiği özellikle bu konumda, ne kendinizi, ne de örgütünüzü yanıltmamaya çok büyük bir özen göstermek zorundasınız. Bu konudaki yanılgıların yaratacağı vahim sonuçların bedelinin çok ağır olacağını asla unutmamalısınız. Bu ilişkilerde “sanmıyorum” sözcüğünün yeri yoktur. Herşeyden çok emin olmalısınız ya da kesin bir biçimde bilmediğinizi ifade etmelisiniz. Tüm verileri büyük bir açıklıkla örgütün önüne koyarak, onun vereceği karara uymalısınız.

Deşifre olmuş bir militan, illegal çalışmaya geçemez mi? Kuşkusuz geçebilir, ama düzenle ve o ana değin ilişki ve iletişim içinde olduğu tüm kesimlerle bağlarını tamamen kopararak, yepyeni bir alan ve mevzide tutunmaya çalışarak. Bu zorlu ve yıpratıcı geçiş döneminin de çok iyi planlanması veya çok ani yapılması ya da farklı bir görünüm yaratılmaya çalışılması nedeniyle oldukça uzun bir süreye yayılması gerekir.

Yazımızın konusu, illegalite kurallarının üzerinde tek tek durmak ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini göstermek değil. Burada, esas olarak, örgüt ilkelerinde ve anlayışlarında yapılan belirlemelerin, militanın günlük yaşamında nasıl değişik şekillerde yorumlanabileceğini ve uygulanabileceğini vurgulamak istiyoruz. Yukarıdaki örnekler çoğaltılmalı ve tek tek her örnek nezdinde, uygulamada nasıl hatalar yapıldığı ve yapılabileceği tartışılmalıdır.

Öte yandan örgüt içi illegalite kurallarının uygulamasında ölçü ve disiplin yaratmak son derece zordur ama zorunludur. Özellikle mücadele ritminin düşük olduğu dönemlerdeki davranışların zararları ve sakıncaları kısa sürede belirginleşmediği ve bunların açıklığa kavuşturulması çoğu kez zor olduğu için, militanlar hergün bu konuda çaşitli hatalar işlerler, çoğu kez yaşanılan anın duyguları içinde kendileri de hata yaptıklarının farkına varmazlar ve bu hatalar, örgütün zaaf heybesine doldurulur.

Yapılan görevlerin, içinde bulunulan ilişkilerin, sahip olunan olanakların, sadece gereken insanlar tarafından bilinmesi, bunun dışında bazılarının bir üst organa, bazılarının direkt merkeze rapor edilmesi konusundaki prensibin ihlali, belki de diğer bütün prensip ihlallerinden çok daha fazla yaşanır. İllegalite temelinde yapılanmış bir örgütün elemanı olma bilinci, bir legal platformda devrimcilik yapma tarzıyla alabildiğine karıştırılır ve bu hataların sonuçları, çok çeşitli biçimlerde yaşanır. Ama mutlaka yaşanır.
İşlerin, görevlerin, olanakların ve ilişkilerin ve yoldaşların günlük sohbet konusu yapılması ciddiyetsizliği, bazen bütün bunların dost-arkadaş-ahbap muhabbeti yapılması laçkalığına ve suçuna kadar uzanır. Yine bu arada, deyim yerindeyse, kahvehane dedikodusu havasında ve üzerlerine vazife olmadığı halde, bilinen, tanınan ya da belki sadece adı duyulan, bir biçimde görülen yoldaşlar, insanlar, dedikodu masasına yatırılır.

İnsanoğlunun en büyük zaaflarından biri olan ve sosyalizmin de kolay kolay yenemediği insan zayıflıklarından biri de meraktır. Devrimci saflarda bulunan insanların bazıları, bu genel-ortalama insana özgü zaaflarını yenemeyerek, çeşitli biçimlerde tatmin etme yoluna gidebilirler. Eski dostlar, ahbap çavuş ilişkileri, özel bazı yakınlıklar, sözde sosyalist insanların merak zaaflarını gidermek için en fazla başvurdukları kapılardır.

Devrimcş saflarda gezindikleri ve bazan sözde ‘militan’ oldukları, hatta bazan sözde çeşitli sorumlulukları ve devrimci mücadele içinde bir geçmişleri olduğu halde -ki bu suçu en fazla bu kesime ait olan insanların işlediği belirlenmiştir-, en ilkel insanların alışkanlığı olan basit sohbetkarlık ve dedikoduculuk tarzından vazgeçemeyen insanların dünyasında, düşünce yoktur, yok olmuştur.

Bu tip insanlar, yaşamlarını düşünceler ve prensipler belirlemediği için de dedikodu masasına yatırdıkları konular için birtakım günah keçileri ve birtakım azizler vardır. Hataların ve sevapların kişilerini ararlar. Birtakım şahısları ve aslında kendilerini birer aziz mertebesine yükseltirler. Öte yandan hataların, yapılamayanların nedenlerini tarihsel koşullar adına, bir militan olarak kendilerinin yapamadıkları-yapmadıklarını sorgulamak yerine, şeytan taşlarlar.

Düşünce sığlığı ve psikolojik açmazlar içindeki insanların zorunlu olarak yönlendikleri işlevlerden biri de şeytan taşlamadır. Hele içinde bulunulan muhabbet ortamında karşımızdaki şahıslarla birlikte taşlanacak aynı şeytanları bulabildiysek; yani günü birlik yapay düşmanlıkların ortak paydalarını yakalayabildiysek, değmeyin muhabbetimizin keyfine…

Bunun adı, sosyalistlik, ilericilik, demokratlık ve hele devrimcilik hiç değildir. Bunun adını illegalite temelinde örgütlenmiş devrimci bir organizasyonun militanı olmak sıfatıyla karıştırmaya da hiç kimsenin hakkı yoktur. Böylesi bir tavır, düpedüz şerefsizliktir. Bütün ölçüler içinde, devrimci, yada burjuva ölçüler içinde şerefsizliktir… Böyle diyoruz, çünkü bütün sınıflar ve onların tarzı içinde gezinen bu kimliksiz insanları tanımlama zorluğu çekiyoruz…

Son tahlilde bunun adı, objektif olarak karşı devrimciliktir ve devrimcilerin, subjektif karşı devrimcilere aldığı net tavrı, objetif karşı devrimcilere karşı da almak zorunluluğu vardır.

Günümüzün “yükselen değerler” ahlaksızlığı, insanları öylesine kuşatmış ve onların ruhlarını öylesine esir almıştır ki; geçmiş dönemlerde bir devrimci militanın asla yapmayacağı hatalar ve göstermeyeceği zaaflar, devrim saflarında sıkça yaşanır hale gelmiştir. Sözgelimi, bir militanın bilmemesi gereken bir bilgiye ulaşmak için çaba sarfetme suçu, yoldaşlarına sormaması gereken soruları “uyanık” biçimde sorarak birşeyleri öğrenme ahlaksızlığı, devrimci öz kazanamamış “militanlar” için, uyanıklık ve zeka işareti olarak lanse edilebilmektedir.

Dedikodu,”muhabbetkarlık” , özel dostluk ilişkileri hayaleti olarak saflarda gezinebilmektedir. Lümpen gençliğin “geyik muhabbeti” dediği beyin ve ruh sahtekarlığı, kendisine devrimciyim diyen birtakım insanların da zaman hırsızlığı yapmasına yol açabilmektedir. Dönemimiz, salgın hastalıklar dönemidir ve bu öldürücü mikropların saflardaki yoldaşlarımızın gövdelerine girmemesi için büyük bir titizlik göstermek zorunluluğu vardır.

Süprizler
“Yaşam sürprizlerle doludur” tanımı, kuşkusuz en fazla devrimciler için geçerlidir. Onun “sürprizleri” bir idealistin, bir mistiğin, bir gizemcinin sürprizlerinden çok farklı boyutlar taşımakla birlikte, devrimci, her an her türlü olumsuzluğa hazır ve kendisini bütün gelişmeler için ruhsal olarak hazırlamış insandır.

Genel olarak sürpriz sözcüğünü kullansak da gerçekte bir devrimci, karşılaşacağı her durumu gerçek anlamda bilen, onlara hazırlıklı olan insandır. Tutsak düşmek, ölümle karşılaşmak, en sevilen insanların, yoldaşların katlini görmek, tanığı olmak, yaşam koşullarının bir anda tamamen değişmesi ve çok kısa sürede bambaşka bir ortamın, bambaşka bir zeminin içine girmek, yanlız kalmak ve bir birey olarak (belki kimliksiz, belki beş parasız ve bir tek ilişki olmaksızın) çalışmalarını tekrar gerçekleştirmeye başlayacağı koşulları yaratmak, ihanetlerle karşılaşmak, çeşitli nedenlerle kendini henüz hazır hissetmediği sorumlulukları omuzlamak zorunda kalmak… ve daha onlarca “sürpriz” devrimci militanın yaşamının her anında onu beklemektedir.

O, bütün bunlara kendini her yönden hazırlamalıdır ve bunlarla karşılaştığında, mücadelenin herhangi bir sürecini yaşama doğallığı içinde; karşı karşıya kaldığı güçlüklerden yüz akıyla, alın akıyla çıkmanın, bu insanlık çizgisini onurla sürdürenlerden biri olmanın yollarını bulmalıdır, yaratmalıdır.

Pekala, devrimci mücadele süreçlerinde güzel sürprizler de yok mudur? Kuşkusuz vardır. Militan, bunlar karşısında da soğukkanlılığını bozmayan ve eğer çevresinde bu güzel gelişmeyi bilmemesi gereken insanlar varsa, onlardan duygularını gizlemeyi başarabilen insandır. Elbette, devrimin militanlarının da duygularını, coşkularını haykırma, bunların tadına varma hakkı vardır. Ama duygularımızı, coşkularımızı da gereken insanlarla paylaşmayı, doğru ortamlarda ifade etmeyi iyi öğrenmemiz şarttır.
Çatık kaşlı, kara bakışlı, gülmez ağlamaz insanlardan söz etmiyoruz kesinlikle… Tam tersine, devrimci insanlar, duygularını en yoğun ve en görkemli biçimde yaşayan insanlardır, fakat gizlilik prensiplerinin ihlal edilmemeside, yaşamsal öneme haizdir. Hem de bedelleri bizim yaşamımızla sınırlı kalmayan bir öneme…

Sorumluluk, Hak ve Yetki
Sorumluluk, devrimci saflarındaki bir insan tarafından iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, gerçek bir sosyalistin militan yaklaşımıdır ve o, sorumluluğu; görevlere, yapılması gerekenlere, yoldaşlarına, örgütüne, sosyalizm değerlerine, insanlığa karşı sorumluluk olarak algılar. İkicisi, devrim saflardaki henüz gerçek anlamıyla sosyalist olamamış insan tavrıdır ve o, sorumluluğu sadece yetkiler olarak görür.

Yaşamında gerçek anlamda ciddi görevler gerçekleştirememiş olduğu, yapmak, yaratmak, üretmek adına fazlaca bir işlevi olmadığı, özverisi ve ortaya koyduğu değerler, devrim saflarında yarattığı hasarlardan daha az olduğu halde, hayalinde hep sorumlu mevkiler vardır. “Birgün o sorumlu mevkilere gelirse, ne güzel devrimcilik yapacaktır…”

Sorumluluğu, örgüt tarafından kendisine tanınacak olanaklar olarak algıladığı hayal dünyasında, bu olanaklarla yapabileceklerini düşünür ve şu an sorumlu olanların bu büyük işleri nasıl olup da yapamadığına şaşar, kendisine olan hayranlığı daha da artar. Çünkü kendisi, o olanaklar eline bir geçerse, ah ne kadar yaratıcı ve müthiş bir sorumluluk örneği verecektir…

O cahil, illegal bir devrim örgütünün sorumlularının, bütün militanlardan daha güç koşullarda, daha yoğun emekle ve daha az olanağa rağmen daha büyük yaratıcılıkla çalıştığını, özverilerinin sınırı ve süreci olmadığını bilmez…
Gerçekte bütün bunlar, düzen ilişki ve çelişkileriyle tam bir kopuşma yaşayamamış olanların mantık halüsinasyonlarıdır. Evet, düzenin sorumluluk mevkileri, olanak mevkileridir aynı zamanda. İnsanın kendisi için olanak mevkileri…

Fakat düzenle çatışan, düzene karşı organize olan yapılanmaların sorumluluk mevkileri, gerçek birer ateşten gömlektirler.
Ve her militan, bu ateşten gömlekleri giymek için yanıp tutuşmalıdır. Ayrıca bilmelidir ki bir devrimci için, bir sosyalist militan için sorumluluk, bir ünvan, bir yetkiler mevkisi değildir. O, devrim saflarına adımını attığı andan itibaren, dünyanın en büyük ve zorlu sorumlulukları ile donanmıştır.

Bir düzeni parçalamak, insanlığın geleceğini aydınlatmak, yepyeni bir üretim ilişkileri sistemi kurmak için kolları sıvamıştır. Ya da en azından bu yolda yürümek, bu görkemli yolun işçilerinden biri olmak için… Kendisi bizzat göremeyecek, yaşayamayacak olsa bile… Bundan daha büyük bir sorumluluk, bundan daha ağır bir görev olabilir mi?

Devrimin militanının, devrimcinin anlaması, algılaması ve gerçekleştirmesi gereken sorumluluk budur. Örgütsel yaşam içinde sorumlulukların birer mevki değil, birer görevler bütünü, görevler tanımlanması olarak anlaşılması ve o şekilde yaşanması gerekir. Zamanı ve yeri geldiğinde de başka yoldaşlara büyük bir coşkuyla, şevkle bırakılacak bu görevler, eski görev sahibinin önüne yeni görevlerin çıkması anlamına gelir ki; bu bir militan için, başlı başına bir atılım, coşku kaynağı olacak dünya devrimi gerçekleri arasındadır.

Öte yandan, mücadele içinde karşınızda iki tip insan görürsünüz. Birisi, genellikle yarın yapılacak işler, görevler, yapılması gerekenler üzerinde kafa yorar. Onu, sadece oturup bunları tartışırken de görmezsiniz. Hep birşeylerin peşinde, birtakım ilişkilerin yaratılmasının, birtakım görevlerin gerçekleştirilmesinin çabasıyla birliktedir. Sizinle bunları tartışır, sizden bunlara ilişkin görüşler alır ya da benzer devrimci sorunlar için konuşur, sorar, sorgular.

İkinci insan tipi, genellikle haklardan, örgütsel toplantılardan, yetkilerden, sorumluluklardan söz eder. Etiketlerin onun için taşıdığı önemi, daha birkaç buluşma sonrasında, ister istemez farkedersiniz. Sanki, birtakım yetki paylaşımları, görev ve sorumluluk dağıtımları olmadan hiçbir devrimci işlev gerçekleştirilemezmiş gibi bir tavır içerisindedir. Sanki buralarda, bu mevkiler, bu toplantılar için bulunmaktadır. Sanki devrimin programı, bazı insanların oturup aylarca tartışmasından ibarettir. Ve kuşkunuz olmasın ki her toplantı sonrası, bunların kafaları, yeni bir toplantının programı için çalışmaya başlar. Yapılmayan, yapmadığı-yapamadığı birçok şeyin gerekçesi olarak çeşitli biçimlerde görev ve yetki sorunlarını dayatır. Onun karşısında, siz de son tahlilde bir merkez komitesi üyesi olarak değil ama bir devrim militanı olarak bulunduğunuz için, çoğu kez ona inanasınız gelir. Hatta küçük burjuvalara mahsus müthiş ısrarı karşısında, birinci dereceden yetkili olsanız bile…

Onun inatçı söylemi karşısında, birtakım belirlemelerin, yetkilerin verilmesi halinde, bu toplantı sapığını tatmin edecek toplantıların gerçekleştirilmesi halinde, karşınızdaki insanın değerli devrimci işlevler ortaya koyacağına inanasınız gelir. Bu doğrultuda ikna olup örgütünüzün kurumlarına benzer öneriler ilettiğiniz dahi olur.

Kuşkusuz bu arada, karşınızdaki toplantı saplantısı içindeki insanın o sürece kadar kaç toplantıya katıldığını, bu toplantılardan sonra kimbilir hangi görev ve yetkilerle donatıldığını, ya da o güne kadar ki işlevleriyle, yaşam tarzı, hata ve yanlışlarıyla, değil heyecanla sözünü ettiği düzeyde toplantılar, çok daha alt düzeyde toplantılara bile katılma hakkını yitirdiğini (ya da aslında hiçbir zaman kazanamadığını) bilemezsiniz…

Bir ihtilal örgütünün militanı, kendini herşeye karşı, tüm dünyaya karşı, dünyanın ezilen bütün halklarına karşı ve elbette ki ülkesine, ülkesinde yaşayan-yaşamaya çalışan bütün emekçilere karşı sorumlu hisseder. Ülkesinde gelişen bütün olayları, yüreğinin tüm hücrelerinde duyumsar ve yaşamının her anı, bütün bunlara karşı yapılması gerekenlerin işlevleriyle geçer.
Toplantılar ve görüşmeler, bütün bu görevleri gerçekleştirmek için, istisna süreçler arasındadır. Devrimci, bir Mİ-Lİ-TAN olmayı kavrayan insandır. Güncel sorunlara yanıtlar üreten, örgütleyen, eylemliliği sürekli kılan insandır. Bugün devrim saflarındaki modanın peşine takılarak, sürekli toplantılar düzenleyen, sürekli tartışan, yeniden tartışan, bireysel rolü için yönetmek ve bu anlamda işlev sahibi olmaktan başka birşey düşünemeyen insanların işi, devrim değildir. Onlar, devrim saflarından bir an önce, çeşitli örneklerinde olduğu gibi, kovulmadan gitmeyi de bilmelidirler. “Herşeyi” bildikleri gibi…

Dinamizm
Militanın düşün ve ruh hali, onun bütün davranışlarına yansır. O, yola çıktığı amacın büyüklüğünü ve önemini bilen insan olarak, bu yolda ne denli büyük bir enerji harcanmasının zorunlu olduğundan hareket eder. Öte yandan, davasına, amaçlarına ve örgütüne duyduğu büyük sevgi ve bağlılık, onu diğer insanlardan, diğer insanların davranışlarından en çıplak gözle dahi ayırdedilecek kadar büyük bir dinamizmle doldurur.

Enerjik olmayan, olamayan bir insanın yaratıcılığı, üretkenliği ve çevresindeki diğer insanlar üzerinde bıraktığı izlenim, hiç de bir ihtilalcinin bırakabileceği izlenim değildir. Ama öte yandan, bu enerji ve dinamizmin, ona gerçekten yakışması, üzerinde yapay bir elbise gibi durmaması, yani içten ve yürekten bir dinamizm olması gerekir.

Duygularında ve düşüncelerinde devrimin ve özgürlüğün öyküsünü yaşatan bir militanın, zaten sönük ve silik olabilmesinin şansı yoktur. Onun içinde yanan ateş, yaşamın her alanındaki davranış ve işlevlerine yansır. Herşeyden önce, Marksizmin,”hareketin hareket halindeki doktrini” olması, onun bilimselliği ile donanmış ve ülkenin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejini örmeye soyunmuş bir militanın, bir ateş topu gibi olmasını doğurur. Her an yanan, yandıkça büyüyen, büyüdükçe çevresini çok daha fazla ısıtan, dostuna ışık veren, düşmanını yakan bir ateş topu…

Yenilenmek ve Örgüte Bağlılık
“Aynı suda iki kez yıkanılmaz” diyen bilge, çağımızda yaşamamıştı. Ama görüyoruz ki çağımızın sonunda dahi insanlar sürekli aynı suda yıkanmak eğilimindeler. Değil bir kez, değil iki kez… O suda boğulsalar, o suda kirlenseler, o suda bir kez dahi yıkanmış olmanın acısını çekseler dahi, insanlarımız kör bir cahil cesaretiyle, kendilerini yeniden ve yeniden aynı suya atmaktan çekinmemektedirler.

Halkın en sıradan insanlarından yansıyan bu kültür, ne yazık ki değişimin bilimi olan Marksizmin-Leninizmin okulunda okuyan, dünyayı değiştirmek için savaşan insanlarımızda dahi, bazı olumsuz özelliklerin zor yenilmesini doğuruyor.
‘Türk halkının hafızası yoktur’ deyişi, böyle bir alt yapının ürünüdür. Değişmek ve yenilenmek, bir devrimcinin kişiliği olmak zorundadır. Değişmeden değiştirilemez. Bu denklemin gereğince anlaşılamaması, kuşkusuz değiştirme eyleminin de başarılı olamamasını doğurmaktadır. Devrimci, başlangıçta düzenin herhangi bir insanı olarak, onun verdiği bütün özellikleri, alışkanlıkları, düşünce ve davranış tarzlarını üzerinde taşıyan bir insan olarak devrim saflarına katılır. O, yaşamının bir sürecinde, yaşam tarzını temelden değiştirme kararı vermiştir.

Fakat ne var ki; ne bu kararı, ne aldığı eğitim ve ne de içine girmiş olduğu yeni ilişkiler sistemi, onun kısa bir sürede baştan aşağı yenilenmesini, değişmesini getirmez, getiremez. Üstelik de mevcut düzenin içinde yaşayan bir insan olarak, bir yandan devrimci ilişkilerin ve işlevlerin etkileri, bir yandan da düzenin etkileri, onda sürekli çatışan çelişkiler olarak varlıklarını korurlar. Dolayısıyla, bir ihtilalcinin mücadele etmesi gereken en önemli konulardan biri de, kendindeki değişim ve yenilenme görevini gerçekleştirme konusudur.

Devrimcinin yenilenme eylemini başaramamasının en olumsuz sonuçlarından birisi de; yaptığı yanlışların altında ezilmesi, onların bilincine varmış bir insan olarak, kendisini bu yönüyle onarmış bir insan olarak, devrimci mücadeleye devam ederken, çelişkiler içinde bocalamasıdır. Devrimci mücadelenin zor ve çetrefilli yolunda hata yapmamak, bir anlamda hiçbir şey yapmamaktır…

Devrimcinin, yenilenmeyi de son derece dinamik kılması, kendinde devrimi, bitmeyen bir süreç olarak algılaması zorunludur. Aksi halde, yaşamın dinamizmi içinde, onun doğal gidişini bambaşka bir yöne akıtacak olan devrimin dinamizmini yakalayabilmesi mümkün değildir. Ki devrimciden söz ederken, bu dinamizme ayak uydurmaktan da öte, o dinamizmi bizzat yaratacak olan insandan söz ediyoruz…

Devrimcinin yenilenme serüveniyle örgüte bağlılık temeli, insanla toprağın ilişkisi gibidir.

İnsanoğlu, bütün değişimlerini ve gelişimlerini, toprağın üzerinde gerçekleştirir. Onun, yaşamının ana unsurları olan toprağın, havanın ve suyun elinden alınması, yaşamının son bulması anlamına gelir. İşte devrimci insanla devrimin örgütünün ilişkisi, böyle bir ilişkidir.

İnsan değişir ve gelişir, toprağı daha iyi kullanmasını, daha verimli kılmasını öğrenir. Onu işlemesini, ondan daha iyi verim almasını, onun yeşermesini, çiçeklenmesini sağlayan insanoğludur. Ama toprak olmadan insanoğlu bunların hiçbirini başaramaz. Kendisindeki gelişmelerin yatağı topraktır ve o bu yatağın üzerinde edindiği özellikleri, yine bu yatağın daha güçlü ve verimli olması için kullanır.Doğru ve sağlıklı gelişimin diyalektiği budur.

Sağlıksız ve çarpık gelişimin verileri ise yine çarpık biriktirilen bazı “bilgilerin”, toprağı inkarla, yadsımayla sonuçlanmasıdır. Ve bu durumdaki insanların mutsuzluğuna özellikle dikkat ediniz. Onların ruh hali, cennetten kovulmuş zebanilerin ruh halinden çok farklı değildir…

Cennetimizi kendimiz yarattık ve yeşerteceğiz. O cenneti, her gün biraz daha güzelleyen, kendinde değişen ve toprağı her gün ileriye doğru, biraz daha değiştiren insanlar olacağız.

Ufkumuz, şafaktır.
Toprağımız, P-C mirasıdır.
Dimamizmimizi, tarihimizden ve geleceğe
dönük sağlam tesbitlerimizden alıyoruz.
Her P-C militanı, bir ateş topudur.
Ateş toplarının önünde durmaya,
kimsenin ve hiçbir şeyin gücü, yetmeyecektir.
Ya Zafere Kavuşacak,
Ya Ölümle Buluşacağız!
Ama ülkemiz mutlaka,
özgürlüğe ve sosyalizme kavuşacak!..

MİLİTANIN YAŞAM TÜZÜGÜ

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.