HAZİRAN ŞEHİTLERİ – PARTİ-CEPHE’DİR

0 904
image_pdf
HAZİRAN ÖYKÜLERİ

Tamer Arda, Atilla Ermutlu, Doğan Özzümrüt, Ercan Yurtbilir, Kadir Tandoğan, Ahmet Saner…

Karanlığın şafağa geçit vermediği, uzun ve kahredici yıllar… Sokak infazlarının, kuşatmaların, darağaçlarının, zindan katliamlarının yanısıra, kaçak bir soluğa dahi izin vermemecesine halkın topyekün esir alındığı yıllar… 1981!

Ülke kanatılmış bir çınar gibi. Halk, korkudan yüreği durmuş kuşlar gibi. Sevdalar, bulutlara asılı kalmış, yeryüzüyle buluşamamış yağmurlar gibi. Devrimin ve sosyalizmin 11 Eylül’den kalan şiarları, yakılmış kitaplarda, namluya sürülmemiş mermilerde, grev çadırlarından sökülüp alınmış ve garnizonların mahzenlerine yığılmış pankartlarda, sesini çıkarmadan ağlıyor. Sesini çıkaramadan…

İhanetler ve pusular, Eylül depreminin yıktığı Ada’lardan lanetlenmiş dikenler gibi boy veriyor. Sadece acı, sadece kan, sadece hasret var. Umudu bile gömmüşler kuytulara ve bir daha yeşermesin diye Kerbela susuzluğuna mahkum etmişler.

Akdeniz’in, Ege’nin, Karadeniz’in çevrelediği bu susuz sessizlikten insan duygularını körelten, işitmeyi, görmeyi, dokunmayı kurşunlayan bu gece yarısında, altı yiğit şahin, kanat çırptı gökyüzünde… “Aydınlık sadece umutta ve düşte değildir” dediler. “Aydınlık bizim kanatlarımızdadır. Aydınlık, böyle zifiri karanlıklarda ve böyle güçlü depremlerin yıkıntıları üzerinde bile uçabilmektedir. Aydınlık, yüreğin ve beynin ışığındadır. Mahir gibi, Deniz gibi, İbo gibi, gökyüzünü fethederek kazanılır aydınlık. Gökyüzü kazanılmadan yeryüzü kazanılmaz. Karanlıklarda sevdayla ve tutkuyla kanat çırpılmadan, yüreğin ve beynin ışığını karanlığın gölgelemesine izin vermeden ülke aydınlatılmaz.” dediler.

O şahinler; Ercan, Doğan, Atilla ve Tamer’di. O şahinler, Ahmet ve Kadir’di.

12 Eylül öncesinde Türkiye’de ciddi bir şekilde yükselen devrimci dalga sözkonusuydu. Kızıldere’den sonra Mahirler’in yaktığı teorik ve pratik ışığı : yakalayan THKP-C sempatizanları, yeni yetişen militanlar; kısa bir süre 70 sürecinden kalan kadroların bu örgütsel yenilgi döneminde insiyatif kullanmalarını beklediler. Bu yönden onlarla çeşitli tartışmalar yürüttüler.

Fakat özellikle belirtmek gerekir ki; daha sonra THKP-C/MLSPB’yi oluşturacak, kuracak olan P-C militanları bu süre içinde kendi eğitimlerini ve gelişmelerini, genişlemelerini, yeni sempatizanlar yaratma ve onları eğitme çabalarını da sürdürdüler. Kısacası, atıl bir bekleme ve tartışma süreci yaşamadılar. Aynı zaman dilimi içerisinde, diğer P-C sem-patizanı grup ve çevrelerle de buluşmaya çalıştılar. Örgüt ismi kullanmadan faşizme yönelik her türden aktivitenin içinde de oldular.

Öldü ilk ateş hızsızı upuzun yatıyor mavi bir
mermer üzerinde

Bir çağ masalı bu eşkalimi unuttum zaman zaman
içinde

Haziran’da mı ölür ateş hırsızları… salacasına omuz
veremediğimiz ölüler gömülüyor uzak serviliklerde

Mahirler’in kıvılcımlarının tarihsel seyir içerisinde çok kısa sayılabilecek bir süreçten sonra yeniden harladığı ateş, ciddi ideolojik saflaşmaları da beraberinde getirdi. 70 sürecinde P-C saflarında yeralan “Kurtuluş” öncülleri, artık Parti-Cephe’yi savunmadıklarını söyleyerek, yeni tezlerini ortaya koydular ve Politikleşmiş Askeri Savaş Stralejisi’nden net bir biçimde ayrıldılar.

Onlarla bir tartışma süreci yaşayan “Devrimci Gençlik-Devrimci Yol” öncülleri ise, yine Parti-Cephe tezlerini artık terketmiş olmalarına rağmen, devrim taraftarlarındaki son derece yoğun Parti-Cephe sempatisini gözeterek, pragmatist bir yaklaşımla gerçek fikirlerini
gizlemeyi ve kitleye yönelik tutumlarında-söylemle-rinde Parti-Cephe’yi savunduklarını ifade etmeyi yeğlediler.

Parti-Cephe ideolojisini içerden kemiren, geniş Parti-Cephe sempatizan potansiyelini hapsederek onları çizgisiz, şekilsiz, örgütsüz, anlayışsız bir çevre olarak “saflarında” tutan, onların militan-savaşçı ruhunu çarpık kanallara akıtan, onları yıllarca “P-C yeniden kurulacak” söylemiyle sivil faşistlere karşı mücadele kulvarında tutarak devlet-emperyalizm-düzen ve devrim hedeflerini bulandıran (bu anlamda devletin sivil faşizmi örgütleme taktiğinin karşı unsuru olan ve objektif olarak devletin programına dahil olan) DG-DY, THKP-C’nin ilk paraziti oldu. Onu, kendi gövdesinden kemirdi.

Yıllarca en önemli P-C gücü olduklarını iddia eden, nicel yoğunluklarını nitelik göstergesi olarak kabul ettirmeye çalışan; kadroları üniversite kampüslerinde nutuk atarken; sempatizanları (yani gerçekten samimi devrim neferleri), mahalli birimlerde ölen, öldüren, çalışan, didinen DY’nin “önderleri” gerçekleri faşizmin zindanlarında ve mahkemelerinde nihayet itiraf ettiler. Ama neredeyse 10 yıl kadar sonra…

“Biz örgüt değildik, sadece bir dergi çevresiydik” dediler ve düşmanın her türlü yaptırımına uymakta, direnenleri teslim olmaya çağırmakta tereddüt etmediler.

İşte onların gerçek özellikleri bunlandı: İnkar ve yabancılaşma. Pragmatizm ve “hafif” solculuk… Gerçeği değil gerekeni söylemek… O gerekenler ki, hep onlara fazla sıkıntıya girmeden “politika yapma” alanı açmaya gerekenlerdi. Aslında daima, yaşadığımız süreçte MGK’nın, “bize akıllı marksistler lazım” şeklinde ifade ettiği solcular oldular.

Devrimciler, dört bir yandan çevrilmiş, kuşatılmış insanlardır. Özellikle devrimin ilk süreçlerinde bu kuşatma hıristiyan cenderesi gibidir. Devrim güçlendikçe kuşatma zayıflar. Tam karşıda, yani cephede, yani gözlerimizi diktiğimiz yerde duran; düşmandır, devlettir… Peki ya sağımızda, solumuzda, arkamızda duranlar? Belki sübjektif olarak değil ama, genellikle objektif olarak bu kuşatmanın unsuru olanlar… Ve onlara gözümüzü dikmediğimiz için, onlar düşmanımız olmadığı için, onların verdiği zararların muhasebesi nasıl yapılacak…

Yıllar 1974’e evrilirken THKP-C/MLSPB kurucuları, Parti-Cephe’li olduklarını iddia eden Yurtdışı Grubu’ndan (Gülten Çayan’lar) ve DY öncüllerinin o süreçte ifade .ettikleri objektif inkarcılığı tespit ederek, kendi yapılanmalarını bağımsız olarak geliştirme ve savaşımı yeniden yükseltme kararı verdiler. Henüz ulaşılamayan-buluşulamayan çeşitli P-C sempatizanı çevrelerle de mücadele süreci içinde buluşma, tartışma, eklemlenme hedefini önlerine koydular.

İlk olarak bir dizi bombalama eylemi, MLSPB adına üstlenildi. Savaşım giderek yükseltildi ve ardı arkası kesilmeyen THKP-C/MLSPB eylemlilikleri, ülke gündemine oturdu. Anti-emperyalist, anti-oligar-şik, anti-faşist eylemler kesintisiz bir biçimde gerçekleştirildi ve ülkenin çeşitli yörelerine yayılmaya çalışıldı. Kadrolar, aynı zamanda, büyük kentlerin gecekondu semtlerinde ve fabrikalarında çalışmalar yürütüyorlar, Anadolu’nun birçok kent ve kasabasında da örgütleniyorlardı.

Bu süreçte iradi ve programlı olarak açılan yeni alanların yanısıra, MLSPB çalışmalarının etkisiyle kendiliğinden Parti-Cephe sempatizanı olan ve örgütle buluşuncaya kadar çeşitli aktiviteler yürüten onlarca grup oluşmuştu. Örgüt kendisine akmak isteyen bu gruplara ve nicel gelişmeye karşı kadro yetiştirmekte güçlük çeker hale gelmişti.

Hazirancılar, işte bu sürecin militanları, kadrolarıydılar. Bir yandan üniversitelerde okuyan ve oralardaki çalışmaları örgütleyen, bir yandan fabrikalarda çalışan ve mahalli örgütlenmelerde yeni alanlar açan, Anadolu’nun çeşitli kentlerine koşturan, her düzeyden askeri eylemi örgütleyen ve gerçekleştiren, örgütsel sorunlarda ileriye doğru yürümenin yolunu açıcı çözümler üreten sosyalistlerdi.

Bir devrimci için, devrimci yaşam ve onun getirdiği sorunlar-güçlükler, yaşam tarzı halinde algılandığı zaman, militanlığın bilinci oluşmuş demektir. Ve bu olağanüstü zorlu yaşam, doğal karşılandığı zaman, yapılan “iş”in ciddiyeti anlaşılmıştır. Hazirancılar, bu anlamda da son derece ciddi devrimcilerdi. Onlara görev verilmesine gerek yoktu. Onlar, örgütün program ve taktikleri doğrultusunda güncel görevleri yaratır ve başarırlardı.

İllegalite koşullarında onlarca insan örgütleyen, hatta yeni alanlar açan, aranmalarına rağmen en zorlu eylemleri gerçekleştirenlerdi onlar. 1980 başında ve 1980 Haziran’ında örgüt ciddi iki darbe yemiş, Haziran’cılann üstlendikleri örgütsel roller ve karşı karşıya kaldıkları görevler-sorunlar çok daha fazla ağırlaşmıştı. Herşeye rağmen örgütün mücadele seviyesini düşürmemek, gelişimi sağlamak için büyük çaba ve irade gösterdiler. Aynı süreçte tutsak yoldaşlarını özgürlüklerine yeniden kavuşturmak için uluslararası devrimci hareketin deneyimlerinden esinlendikleri yeni yöntemler geliştirdiler ve bu yönde büyük bir enerji harcayarak ciddi ilerlemeler sağladılar.

12 Eylül 1980 ülkeye bir karabasan gibi çökmüş, daha 11 Eylül’e kadar “yarın devrim” hayalleri kuran, devrimi çok yakın gören ve gösteren, kitlesel nicel kabarmayı doğru değerlendiremeyen, artık üniversite kampüslerinde bakanlık paylaşımı yapan, bir yandan “cuntanın geleceğini tespit ettikleri” halde bir yandan da alabildiğine legal örgütlenen, bu anlamda da düşmandan “gizlisi saklısı olmayan” sol grupların neredeyse hepsi çok kısa bir süre içerisinde dağıldılar-dağıtıldılar. Cezaevleri, devrimcileri ve devrim sempatizanlarını almaya yetmedi, kışlalar hızla cezaevi “hizmeti” yapılır hale getirildi. Sol sloganların en keskinleriyle donatılmış grev çadırları, bir gecede sökülürken, bu karanlık Eylül atmosferinde o sologanların sahiplerinden eser yoktu.

Bazıları, büyük bir saldırganlıkla ülkeyi teslim alan ve ilk geceden darağaçlarını kuran, pusularını oluşturan açık faşizme karşı direnmemenin söylemini “bekleyelim görelim” şeklinde formüle ettiler. Ve ancak sıra kendilerine gelinceye kadar “bekleyebildiler”. Hızla yeni “ricat” taktikleri üretildi. Fakat mücadelenin taktiklerinden biri olan, düzenli ve iradi geri çekilme, daha sağlıklı ve üst düzeyde örgütlülükler yaratarak saldırmak için programatik geri çekilme taktiği olan ricat, “dağılın” komutuyla başlayan çözülme ve inkar süreçlerine dönüştürüldü. Bu “önder” baylar, tutsak düştüklerinde de, ikinci ve nihai teslimiyetlerini yaşadılar.

MLSPB ve Hazirancılar, illegalite temelinde örgütlenmiş olmanın avantajlarıyla örgütsel yapıyı açık faşizm koşullarında da korumayı ve mücadeleyi sürdürmeyi başardılar. Gündeme getirilen yeni ülke koşullarının yarattığı büyük güçlüklere rağmen programlarını yürütmenin savaşımını verdiler. Gözler onlara çevrilmişti, çünkü yine banka soygunları gerçekleştiriliyor, yine Amerikan ajanları cezalandırılıyor, saptanan MHP yöneticilerine, finansörlerine, taktisyenlerine ve işbirlikçilere yönelik eylemler yapılıyordu. Aynı günlerde açık faşizm koşulları ve örgütlenmenin kadro ihtiyaçları değerlendirilerek bir kısım kadro adayının politik-askeri eğitim için yurtdışına çıkarılmaları kararlaştırılmıştı. Bu önemli taktiğin, örgütsel bütünlük ve süreç içindeki anlamını kavrayamayan bazı genç militanlardan, “yurtdışına çıkarılma” kararına yönelik olarak; “açık faşizm koşullarında geçici bir süre için dahi olsa yoldaşlarımızı yalnız bırakmayız” şeklinde tepkiler geldi. Buna rağmen sözkonusu örgütsel kararın uygulanma sürecine yönelik hazırlıklar hızlandırıldı.

Onlar, yaşamlarıyla ve ölümleriyle bir dönemi, devrimci hareketimizin henüz emeklediği bir dönemi kişiliklerinde simgeliyorlardı. Onları anlatmak, onları yaratan koşulları, ortamı kavramak, onları genel devrimci hareketle birleştiren ve ayıran özellikleri yakalayabilmek bu dönemin çözümlenmesinden başka bir şey olmayacaktır. Onlar, genç yasta olgunlaşan cılız omuzlarında güçlü bir mücadeleyi taşıyan, olağanüstü fedakarlıklarla, devrimci inanç ve coşkuyla acılara, işkencelere direnerek, tüm acemilikleriyle, hata ve eksiklikleriyle ellerindeki bayrakları yurdun dört bir yanında dalgalandıran bir kuşağın temsilcisiydiler.

Bu şimşek hızlı günlerde, biri bayan 11 MLSPB gerillası, “vur emri” ile aranıyordu. Hergün gazete manşetlerinde resimleri çıkıyor, gazete başlıkları “gördüğünüz yerde ihbar edin” şeklinde atılıyordu. Onların resimleriyle ve künyeleriyle gülümsedikleri duvar afişleriyle, ülkenin ve özellikle İstanbul’un bütün sokakları donatılmıştı. Ve onlar İstanbul sokaklarında, günün 24 saati görevlerinin başındaydılar. Diğer örgütsel programların gerçekleştirilmesinin yanısıra, ilişkilerinden kopmamayı ve ülkeyi saran yılgınlığın, korkunun MLSPB saflarında da kök salmasını engellemeye çalışıyorlardı. Haziran’a doğru yaklaşılırken, örgütün gündemine aldığı eylemlerden biri de İsrail Başkonsolosu’nun cezalandırılmasıydı. Eylem, 8 Haziran’da gerçekleştirilecekti ve hazırlıklar neredeyse tamamlanmıştı.

Yine aynı günlerde, Şemsi isimli bir kadronun bazı zaaf ve çelişkilerine tanık olduklarını ve bu konuyu, onun da bulunduğu bir toplantıda tartışmak istediklerini söyleyen Hazirancılar’dan iki savaşçı, Şemsi’nin de katıldığı beş kişilik bir toplantı gerçekleştirdiler. Hazirancılar, Şemsi’nin kendisini çok fazla önemsediğini, görevlerini savsakladığını, radevularını aksattığını, yeterli dinamizmi gösteremediğini, yoldaşlık ilişkilerindeki sıcaklığı kaybettiğini, yabancılaştığını, tedirginleştiğini, eleştiriler karşısında sıkıştığı zaman da kendisini haklı çıkarmak için yalan söylediğini belirtiyorlardı. Bir gevşeme ve devrimci kişilikte erezyon saptamışlardı ve bunu açıkça ifade etmeleri gerektiğini, durumun üzerine çok daha ciddi gitmek zorunluluğunu, sözkonusu toplantıdan sonra daha iyi görmüşlerdi.

Fakat ne yazık ki, bu konudaki ikinci toplantı gerçekleştirilemedi ve sonuca gidilemedi. Çünkü artık, 5 Haziran gecesi, 6 Haziran şafağına dönüyordu.

Hazirancıların öyküsü, sosyalist mücadelenin direniş öyküleri içinde çeşitli yönleriyle çok iyi bilinmesi ve değerlendirilmesi gereken, örnek bir destandır. Savaşımın bütün biçimlerini, sosyalizmin ülkemiz koşullarındaki mücadele taktiklerini, özellikle şehir gerillacılığının sırlarını; 17 yıldır çeşitli biçimlerde sürdürülen açık faşizmin kurumlaştırılmasına ve saldırılarına verilen ilk önemli yanıtları onların öykülerinde buluruz.

Direnme ve isyan, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’nin açık ve gizli çalışmalarındaki uygulamalarını, yoldaşlık ilişkilerini ve devrimin diğer önemli değerlerini onlar, kısa yaşam öykülerinde simgeleştirdiler. Onlar gerçekten “kısa” mı yaşadılar? Aradan 17 yıl geçmesine rağmen hala 20-28 yaş dinamizmleriyle omuzbaşlarımızda değiller mi? Hala bizlere güç, bilinç, ışık kaynağı olmaya, yani aramızda birer kadro, birer militan gibi yaşamaya devam etmiyorlar mı? 6 Haziran şafağında, Doğan ve Ercan, Maltepe’de kaldıkları evde kuşatıldılar ve son mermilerine kadar çatıştıktan sonra katledildiler. Bu çatışma bittikten l saat sonra, Atilla ve Tamer’in Sefaköy’de randevuları vardı. Atilla, randevu yerine gelirken çevrildi. Tamer, randevu yerinde kuşatıldı. Onların ölü bedenlerine bile onlarca mermi sıktılar. Tarih: 6 Haziran 1981.

MLSPB’ye beyinden darbe vurduğuna inanan düşman, Amerikan ajanlarını cezalandırdıktan sonra yakalanan Kadir Tandoğan ve Ahmet Saner’i 6 Hazirancıların katledilmesinden çok kısa bir süre sonra darağacına çıkardı. Tarih: 25 Haziran 1981.

Ve onlardan yıllarca sonra, yine Haziran’da, onların anısına gerçekleştirilen bir bombalama eyleminde genç militan Gürkan Özdemir şehit düştü.

Onların öykülerini anlatmayı sürdüreceğiz. 6 Haziran kuşatmalarını ve 25 Haziran’ın darağaçlarını 17 yıl sonra da saygıyla ve onurla selamlamaya devam edeceğiz.

6 Haziran 1981 şafağında Tamer Arda, Doğan Özzümrüt, Ercan Yurtbilir, Atilla Ermutlu kuşatmalarda katledildiler. 25 Haziran şafağında, Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan darağacına çıkarıldılar.

Ve 1991 Haziran’ında, Hazirancılar’ın anısına eylem gerçekleştirmek isteyen genç gerilla Gürkan Özdemir, bombayla parçalanarak şehit düştü…

Yoldaşlar, THKP-C militanları, sizleri anmanın savaşmak olduğunu, sizlere layık olmanın zaferi kazanmak olduğunu biliyorlar. Ve “herşeye rağmen” ödün vermeden yürümeyi başardıkları yollarında; ilkeli, sabırlı, kan ter içinde ama emin adımlarla ilerliyorlar…

Aradan geçen 17 yıl insan yaşanmışlığı içinde çok uzun bir süre. Fakat yaşadığımız çağın altüst oluşları ve sosyalizmin kırılan dalgası, devrimin zorlu süreçleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, çok da uzun değil…

Daha dün birlikte değil miydik? Daha dün Tamer, coşkulu tezcanlılığı ile; “hadi üstad” diyordu; “eylem saati yaklaşıyor, hadi”. Atilla yine ilişkileri ile buluşuyor, büyük bir anlayış ve serinkanlılıkla bölgelerdeki militanların sorunlarını dinliyor. Doğan, bir eylem sonrasının huzurlu neşesiyle ve aynı zevkle, yarım bıraktığı teorik çalışmasının başına oturmuş, kırık dökük daktiloya küfrediyor. “Mutlaka bir yenisini edinmeliyim. Düşünsel gelişmelerde de atılım yapmak zorundayız” diyor ve yine kitapların ortasında sabahlıyor. Vakit dar, onlar bunun farkında; bundan dolayı da Doğan daima birkaç kitabı birlikte okuyor.

Ercan, ışıl ışıl yanan kara gözlerine yeni bir eyleme gitmenin ayışığı vurmuş halde kapıdan giriyor. Selam vermeden “müjde” diyor, “iyi haberlerim var, bir aydır peşinden koştuğumuz istihbaratın bütün hazırlıklarını tamamladık, yarın gidiyoruz.” Ve sabaha kadar uyuyamıyor. “Üstad diyor, yemin ederim bu eylem hepsinden daha müthiş olacak. Üstad, devrimden sonra yeni bir devrim yapacak ülke bulmalıyız biz. Biz devrimsiz yapamayız.”

Onların yarını, 7 Haziran değil. Onların yarını devrim. Onların yarını zafer…

Ve onlar, zafere kadar bütün barikatlarda yoldaşlarıyla birlikte çarpışacaklar. Bütün kuşatmaları yaracaklar. Yaramadıkları tek kuşatma, 6 Haziran kuşatması olarak kalacak. Hep genç, hep dinamik kalacaklar. Hep coşkunun kaynağı olacaklar. Eylemlerde, düşünsel üretimlerde, örgütlenme mücadelelerinde, tükenmeyen enerjilerini yoldaşlarına akıtacaklar.

6 Haziran şafağı, düşman için gerçek bir sürprizdi. Hiç ummadıkları halde, MLSPB’nin en fazla üzerinde durdukları 4 gerillasını ele geçirmişlerdi. Hem de “ölü ele geçirmişlerdi.” Ama kuşatılan MLSPB militanları için, bu bir sürpriz değildi. Onların yaşamı savaştı ve bu savaşın içindeki, herhangi bir günü yaşıyorlardı…

12 Eylül sonrasının en karanlık günlerinde onlar, devrimin ateşini yakmaya devam ediyorlardı. Yine bu günlerin göz gözü görmeyen lanetli sisi içerisinde; başları dik, yüreklerinde en ufak bir ikircim taşımadan, yeni koşulların savaşını sürdürme olanaklarını yaratıyorlardı.

MLSPB’nin illegal temelde örgütlenme yapısı, onların tüm diğer örgütlerin 12 Eylül’den sonraki güçlüklerini biraz daha hafif yaşamalarını getirmişti. Ama gerek çalışma yöntemleri gerekse de politik taktikler açısından, her şeyi yeniden gözden geçirmek ve yeni dönemin koşullarına uygun hale getirmek gerektiğinin bilincindeydiler. Yaşadıkları en büyük güçlük, 12 Eylül’den önceki birkaç operasyonda bir çok önemli yoldaşlarının tutsak düşmesinden ve dışarıda kalan ileri kadroların birçoğunun deşifre olmasından dolayı hareket kabiliyetlerinin zayıflamış olması idi.

Herşeye rağmen, çalışmalarını ve eylemlerini gerçekleştirmeye devam ediyorlardı. Bir yandan sürecin gerekliliklerine göre örgütsel yapıyı yeniden düzenlemeye çalışıyorlar, bir yandan tutsak yoldaşlarını özgürlüklerine kavuşturmak için başlanılan sürecin sonuna doğru ilerliyorlardı.

Haziran’a doğru yaklaşılırken önemli bir eylem kararı daha alındı. Cunta’nın Amerikan işbirlikçisi yüzünün teşhir edilmesi ve emperyalizmin Ortadoğu maşası siyonist İsrail’in protesto edilmesi amacıyla, İsrail Başkonsolosu cezalandırılacaktı. Bu, THKP-C’nin ikinci kez bir İsrail Başkonsolosu’nu cezalandıracağı eylem olacaktı. Ve her ikisi de on yıllık zaman dilimleri içinde, açık faşizm koşullarında gerçekleştiriliyordu.

Hazırlıklar, büyük bir titizlik ve hızlılık içinde sürdürüldü. Eylem, 8 Haziran’da gerçekleştirilecekti. Eylemde kullanılmak üzere çok sayıda araba hazırlanmış ve çeşitli yerlere parkedilmişti.

Son süreçteki zaaflı tutumundan dolayı, kendisine önemli görevler verilmeyen Şemsi Özkan’a da Kanarya’da parkedilmiş olan bir arabanın yerini değiştirme görevi verildi. 4 Haziran’ı 5 Haziran’a bağlayan gece, bu görev için sözkonusu arabanın yanına giden Şemsi Özkan, orada kendisinden şüphelenen bir bekçi tarafından yakalandı. Şemsi Özkan, bekçiye direnmedi ve götürüldüğü karakolda kimliğini açıklayarak, MLSPB tarihinin hiç bir biçimde yaşamadığı bir şekilde, hain olarak itiraflara başladı.

Polis, önce kendisine inanmadı. Onun bir MLSPB militanı olduğuna inanmadılar. Fakat daha sonra siyasi şubeden yıldırım hızıyla gelen MLSPB timinin polisleri, bu şahsın aranan Şemsi Özkan olduğundan kuşkusuz emindiler. MLSPB gerillaları açısından alışkın olmadıkarı bu tavır karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadılar ve onun anlattıklarına inanmadılar. Kuşatmalarda karşılarına çıkan insanları görünceye kadar…

MLSPB örgüt yapısına göre, hangi düzeyde olursa olsun bir MLSPB’linin, kendisinin bizzat kalmadığı bir örgüt evini bilmesine olanak yoktu. Şemsi, verdiği evde kalmıyordu. Ama kendisiyle ilgili olarak bir iki hafta önce başlayan tartışma nedeniyle, Maltepe’deki örgüt evini öğrenmişti. Sözkonusu tartışmalar orada gerçekleştirilmişti ve eylem sonrası boşaltılacağı , o süreçte de Şemsi’ye önemli bir görev verilmediği için, onun evi öğrenmesinde sakınca görülmemişti.

Ve işte Şemsi’nin verdiği o ev, “ADA” idi.

“Ada’da”, Doğan Özzümrüt, Ercan Yurtbilir, Ayşe Hülya kalmaktaydı. 5 Haziran 6 Haziran şafağına dönerken ADA kuşatıldı. Birkaç saat sonra Doğan Özzümrüt’ün yoldaşlarıyla randevusu vardı. Gece saat 4’e kadar konuşup tartışmışlar ve daha yeni yatmışlardı. Doğan, eylem öncesinde gerçekleştirilecek bu önemli randevusuna her zamanki titizliğiyle, tam zamanında gitmek için pek uyumaya niyetli değildi.

Ama, evet, ADA kuşatılıyor işte…

Evin bulunduğu İnönü Caddesi’nden gelen ve alışkın olmadıkları sesler üzerine, Ayşe Hülya ön cephe camına doğru gitti. Ve yoldaşlarının bulunduğu odalara dönerek: “Kuşatılıyoruz” dedi… Çatışıp çatışmama çelişkisini hiç yaşamadılar. Üçü de “VUR” emri ile aranıyorlardı. Ama o an bunun muhasebesini yapmadan, çok alışık oldukları, sık sık yaşadıkları bir şeyi yapıyormuşcasına silahlarına sarıldılar.

Endişe ettikleri ve üzerinde tartıştıkları tek konu, evde bulunan ve düşmanın eline geçmesi halinde başka yoldaşları için, ilişkileri için zararlı olabileceğini düşündükleri dökümanlardı. Kuşatıldıklarını anladıkları andan itibaren bunları özenle imha ettiler. Bunların arasından sadece iki küçük kağıt parçasının masanın altına uçtuğunu görememişlerdi…

Örgütsel dökümanlar konusunda her zaman tedbirliydiler. MLSPB gerillalarının çoğunluğunun, örgütün verdiği bu anlayışı iyi kavramasından dolayı; MLSPB operasyonlarında, çok az sayıda örgütsel döküman ele geçirilebilmiştir. ADA’dakiler de evlerinde bulunan dökümanları hiçbir zaman akıllarından çıkarmayan militanlardı. Belgelerin tehlike anlarında, zulalı dahi olsa yok edilmesi gerekirdi, onlara, canlarından çok daha fazla önem verirlerdi. “Yangında ilk kurtarılacaklar” derlerdi. Kaldı ki 12 Eylül’den sonra, zulalı olmayan bir iğne bile bulundurmamaya başlamışlardı.

Adalılar, bu “en önemli” görevlerini yerine getirdikten sonra, şimdi artık gönül rahatlığıyla çatışmaya hazırdılar. Yani, gönül rahatlığıyla ölüme…

Kuşatmayı anladıkları ilk andan itibaren, ihanetin Şemsi’den geldiğini anlamışlardı. Doğan, ağız dolusu bir küfür savurduktan sonra, “MLSPB toprağından böyle bir şerefsizin çıkabildiğine inanamıyorum” dedi. Herkes evin değişik yönlere bakan percerelerine mevzilendikten sonra, Ercan yoldaşlarına takıldı: ” Üstad, P-C geleneğini bozuyoruz burada. Benim bildiğim Maltepe’de iki adalı olur. Ve belki de Mahir’le Cevahir, geleneği bozduğumuz için bize kızacaklar.”

Tam on yıl önce, yine Maltepe’de, bulundukları caddeden birkaç blok ötede Mahir’le Cevahir, büyük bir direniş destanı yazmışlardı. Kuşatıldıkları evde, günlerce çatışmışlardı ve Cevahir bu çatışmada ve yine Haziran’da şehit olmuştu…
6 Haziran şafağı sökerken, Doğan’la Ercan, Cevahir yoldaşlarıyla buluştular…

Onlar da birer Haziran Şahin’i olmuşlar, P-C barikatlarının zirvesindeki yerlerini almışlardı. Haziran’ı, bu kez Eylül karanlığının içinden ışıtmışlardı. Bu karanlığın, en zifiri olduğu günlerde…

Onları bulduğuna, onları öldürdüğüne inanamıyordu düşman. Çatışma başlamadan önce Doğan, ön camı tekmeleyip kırarak; “Teslim olmayacağız. Ya Özgür Vatan, Ya Ölüm!” diye bağırdığında, kuşatmayı yönlendiren polis şeflerinden biri, heyecanla çığlık atmıştı: “Evet, onlar, gerçekten onlar.” Ve o andan itibaren, panikleri daha da büyümüştü. Ne yapacaklarını, nerede duracaklarını, nasıl ateş edeceklerini bilemiyorlardı. Herkes birbirine bağırıyor, sağa sola kaçışıyordu.

Apartmanın önünden geçen caddenin karşı tarafındaki dükkanların önünde, beton bir blok vardı. Oradan kafalarını çıkaramayan polisler, askerin ateş etmesini emrediyorlardı. Askerlerin atışı ise, genellikle percereye isabet etmiyor, camın üzerindeki betonları dövüyordu. Panikleri ve ne yapacaklarını, bu ölüm oyuyuna nasıl başlayacaklarını bilememe halleri, “içerdekilerin” kararlı sloganları karşısında daha da büyüyordu.

Atmosferin sakin insanları, sadece ADA’daki gerillalardı. Kafalarında, üst kata tuvalet camından kadın gerillayı tırmandırarak çatışmayı uzatma fikri belirdi. Bu girişimin başarısızlığa uğramasından sonra öylece durup beklemeye, dışarının paniğini seyretmeye koyuldular. Onlar ise, korkularından yanlız Maltepe ve çevresini değil, bütün İstanbul’u kuşatmışlardı. Ve gerillaların elinde sadece çifter şarjörlü birer 14’lü vardı, yedek mermileri yoktu. Bundan dolayı Doğan, sürekli uyarıyordu yoldaşlarını; “Mermileri dikkatli harcayın. Ardarda sıkmayın. Hedefe ateş edin”…

Zırhlı bir ekip, daire kapısına gelmek üzere ana giriş kapısına yükleniyordu. Fakat, ana giriş kapısı demirdi ve bir hayli sağlamdı. Kilide ateş ettiler, olmadı. Apartmanın bütün zillerini çalmaya başladılar. Ne ilginç, apartmanda hiç kimse, ana giriş kapısını açan butona dokunmuyor, dokunamıyordu.

Nasıl olurdu? Bu iyi çocuklar, bu iyi “aile”, “anarşist” olamazdı. Gerillaların karşısındaki daire henüz boştu. Üst katlarında ise, yaşlı bir karı koca, genç yaşlardaki kızlarıyla birlikte oturuyorlardı. Bu sakin, kendi hallerindeki “genç aile” ile son derece iyi ilişkiler kurmuşlardı. Komşular ile gençler arasında, “bu akşam kuru fasulye pişirdik, biraz da bundan tadın” tabakları gider gelirdi. Yukarıdaki genç kızın evde yalnız olduğu bir gece yarısı, apandisit sancısı tutmuştu. Çaldığı ilk kapı, “genç ailenin” kapısı olmuştu. O gece kadın gerilla da yalnızdı. Kırkbeş kiloluk zayıf vücut yapısına rağmen genç kızı sırtlayıp hastaneye götürmüş ve başında beklemişti. Evdeki dini tablolar, yaşlı komşuların hayır dualarını almalarına neden oluyordu. Çevrede ilerici demokrat aileler de vardı. Ama onlarla, özellikle yakın ilişki kurmuyorlardı.

Ve bu “iyi insanların” kuşatılması, kurşunlanması herkesi şoka sokmuştu. Apartmanın sağ tarafına biriken halk kalabalığı içinde, özellikle dışarıya yalınayak fırlamış, hamile bir kadının çığlıkları duyuluyordu. “Ateş etmeyin, çocukları vuracaksınız, biraz bekleyin” diye bağırıyordu. İçerden ateş edildiğinde ya da slogan atıldığında ise, sessizce dinliyorlar, bekliyorlardı…

Timler, sonunda aşağıdaki demir kapıyı açmayı başardılar ve daire kapısına çıktılar. Ercan, kapıyı korumak için fırladığında, dışarıdan açılan yaylım ateşi sonucu, salonun antreye bakan kısmına varmadan yere düştü… Yüzünde, canı sıkkın olduğu anlarda beliren “allah kahretsin” gülümsemesi, yine bir gelincik gibi açmıştı.

Ve o gülümseme, öylece asılı kaldı. Onun güzel yüzüne, tarihe, MLSPB barikatlarına… 20 yaşındaydı. Ama o, yirmi yıl değil, bu yılları üçe, beşe çarparak yaşamayı başarmış bir yiğit delikanlıydı. Bütün mütevaziliğine, sevimliliğine rağmen eylemlerde atmaca gibi olurdu. Gözünden hiç bir ayrıntı kaçmaz, bir cesaret anıtı gibi düşmanın karşısına dikilirdi. Yoldaşlarına büyük bir sevgiyle, tutkuyla bağlıydı. Onun anası, babası, sevgilisi, herşeyi yoldaşlarıydı. O denli genç yaşına o kadar çok şey sığdırmıştı ki…

Çok küçük yaşlarda devrimci düşüncelerle tanışmış ve hareketin saflarına katılmıştı. Hızla aktifleşti, gelişti. 1977 sonlarına doğru, sorumlularının yakalanması nedeniyle, devrimci çalışma yürüttükleri mahalli birimin hareketle bağları kopmuştu. İllegalite kuralları nedeniyle, yeniden bağ kurmak için sağa sola başvuramadılar. Bir süre beklediler. Birim olarak kendi aralarında, çalışmaların sürdürülmesi gerektiği, hareketin de mali kaynaklara ihtiyacının olduğunu konuştular. Sadece Ercan değil, hepsi çok gençti.

Ve bir banka soymaya karar verdiler. Ellerinde yeteri kadar silah da yoktu. 4 kişiydiler. Önce bir otomobil gaspettiler. Banka soyguncularının kimilerinin elinde bıçak vardı. Dördüne de yetecek kadar malzeme temin edememişlerdi. Ama bu, “hareketin sorunlarına çare bulmak” amacından onları alıkoyabilecek bir neden değildi. Soygunu gerçekleştirdiler ve daha önce gaspedip hazırladıkları arabayla, İstanbul’un Kanarya semtinden Tepeüstü’ne doğru çıkmaya başladılar. Girdikleri yol, tek yönlü bir yoldu ve polisle karşılaştıklarında, kaçabilecekleri bir güzergah bulamadılar. Ellerindeki iki silahla çatıştıktan sonra, yakalandılar.

Ercan, Sağmalcılar’dan sonra çeşitli Anadolu cezaevlerine dolaştırıldı. Oralarda da faşistlerle döğüştü, cezaevlerinin devrimci bir mevzi yapılması ilkesini o yıllarda da yaşama geçirmeyi başardı. Birkaç yıl sonra, Niğde Cezaevi’nden firar etti. Firar, daha erken çıkma olanağı olan ve firar etmesi gerekmeyen yoldaşlarının, maskeli bir şekilde gardiyanları esir alması şeklinde gerçekleştirilmişti.

Yeniden İstanbul’a geldi ve illegalite koşullarında devrimci çalışmalarına devam etti. O yıllardan 6 Haziran’a kadar Doğan Özzümrüt’le ilişkideydi ve aralarında, yoldaşlık ilişkisinin en üst düzeydeki bağlılık, sevgi normları oluşmuştu.

Diş hekimliği fakültesini üçüncü sınıfından bırakarak illegal yaşama geçen Doğan da çok erken yaşlarda devrimci ve MLSPB’li olmuştu. Ortaöğrenim yıllarında okuduğu İstanbul Vefa Lisesi’nde ve o bölgenin bütün mevzilerindeki anti-faşist mücadelenin en ön saflarında daima Doğan’ı görmek mümkündü. Ağırbaşlı, efendi kişiliği, düşman karşısında iyi dövülmüş bir çelik gibi durmasının karşısında engel değildi. Sonra Kürdistan’a gitti ve orada örgütlenme çalışmalarında bulundu. Bu arada, hem Kürdistan’da, hem de İstanbul’da, defalarca polise düştü, cezaevinde yattı. Polisteki tavrı, her zaman tam bir suskunluğu içeren sosyalist tavırdı.

Kürdistan’da, önce genel bir THKP-C/MLSPB operasyonunda yakalandı. Gerçekleştirilen bir banka soygunu ve çeşitli bombalama eylemlerinin sorgulandığı bu operasyondan sonra tahliye edildiğinde, artık çok daha tecrübeli bir MLSPB militanı idi. Bölgedeki PC sempatizanlarının MLSPB’ye akışını, büyük bir titizlikle örgütlemeye çalıştı. Diyarbakır’daki eylemlerinden birinde, faşist bir subayı cezalandırmak isterken, eylem üzerinde yakalanmış, o yılların normlarına rağmen çok yoğun işkenceye uğradığı halde, suskunluğunu yine bozmamış ve mahkemenin çaresizliği karşısında bir süre sonra yine tahliye edilmek zorunda kalınmıştı.

Cezaevini tam bir sosyalist okul gibi kullanmış, oradaki zamanını, büyük bir enerji ile okuma-öğrenme-araştırma için değerlendirmişti. Tahliyesinden çok kısa bir süre sonra, bu kez İstanbul’daki bir olay nedeniyle gözaltına alındı ve yine hem Diyarbakır’da, hem de çok özel bir şekilde götürüldüğü İstanbul’da işkenceye çekildi. Düşman evinde, suskunluktan başka birşey bilmiyordu.

Onlar, halkları ve örgütleri için çözümsüzlük tanımıyorlardı. Bir sosyalistin iradeciliği ile iyi biliyorlardı ki; çare ve çözüm, devrimcilerdir, halkın kendisidir. Ve iradenin gerçekleşmesinin adı, örgütlülüktür.

12 Eylül’ün yaklaştığı yıldı, örgütün yediği operasyonlardan ve bazı organisazyonların gerektirdiği olağanüstü harcamalardan dolayı, mali güçlük baş göstermişti. Yine, gündemde olan ve mutlaka gerçekleştirilmesi gereken görevlerden dolayı, acil paraya ihtiyaç vardı. Uzun soluklu, organize eylemlilikler için zaman yoktu. Tamer ve Doğan, hemen o gece ve o hafta mali sorunun çözümü için yapılması gerekeni planladılar. Tamer, mükemmel bir motosikletciydi. O gece motosiklete atladılar ve E-5’te, deyim yerindeyse soyulmayan benzin istasyonu bırakmadılar. Sorun, acil limitleri içinde çözülmüştü…

Kaynağın nasıl yaratıldığından, yoldaşlarının dahi haberi olmadı. Aynı hafta içinde de, bir Tekel Satış Deposu ile Migros soygunlarını gerçekleştirerek, önlerindeki sürecin finans problemini çözdüler. Koç sermaye grubuna ait olan Migros’a yönelik eylemler ve kamulaştırmalar daha sonra, özellikle 1980 baharında da devam etti. Migros Satış Kamyonları kamulaştırılarak, gecekondu semtlerine götürüldü ve yoksul halkın gıda ihtiyacı sembolik olarak da olsa karşılanmaya çalışıldı.

Örgütsel konumları farklı olduğu halde Ercan’la Doğan’ın ilişkisi, hiçbir zaman alt-üst ilişkisi tarzında olmadı. Mükemmel uyumda iki yoldaş, sırt sırta vermenin sonsuz hazzını yaşayan iki sosyalist gibi yaşadılar hep ve öyle uçtular Cevahir’in yanına…

Ercan, cezaevi firarından sonra girdiği örgütsel ilişkilerde, çok kısa bir süre içinde yoldaşlarının sınırsız güvenini kazanmıştı. Katıldığı eylemlerdeki görev noktasına büyük bir gönül rahatlığıyla sırtını dönen yoldaşları, onunla omuz omuza olmaktan dolayı, sevgiyle karışık bir coşku duyarlardı. Bilirlerdi ki, Ercan’ın tuttuğu mevzi geçilmez. Bilirlerdi ki, Ercan, üzerine aldığı görevi mutlaka başarır. Alt ilişkileriyle, esas olarak militan yetiştirilmesine yönelik banka tarama ve bombalama eylemlerine gittiğinde, eğer planlamanın dışında bir olağanüstülükten dolayı saptanan noktalarda eylem gerçekleştirilememişse, mutlaka o gece hızla bir başka nokta saptar, eylemin gerçekleşmesini sağlar ve militanların üslerine görevlerini başarmış olarak dönmelerini organize ederdi.

“Ufaklık”, artık iri bir delikanlı olmuştu. Ama yine aynı sempatik, espritüel “ufaklık”tı. Alt ilişkileri içindeki ciddiyetini, aynı hücrede yer aldığı yoldaşlarıyla birlikte olduğu zaman hemen üzerinden atardı. Onları, neşeye boğardı.

6 Haziran kuşatmasında, bulundukları ADA’dan, Doğan ve Ercan’ın, Cevahir’in yanına, P-C barikatlarının zirvesine uçtuğunu göremeyen kadın gerillayı, yaralı olarak yakalayıp, büyük bir hızla Gayrettepe’ye götürdüler. Çatışma sürüyordu. Kadın gerilla, bindirildiği yeşil mercedeste, titreyen elleriyle namlularını beynine dayamış olan polislerle çok kararlı bir sesle konuşmaya başladı: “Bizlerin kafası için kaçar para aldınız. Siz, bu halinizle bizi yenebileceğinizi nasıl düşünebiliyorsunuz? Neye, kime, kimlere hizmet ettiğinizin farkında mısınız?” Polisler gerçekte hiçbirşeyin farkında olamayacak kadar heyecanlıydılar. Gözleri kan çanağı gibi olmuş birinin gözlerine baktı; “Bu işler için ayda kaç para alıyorsun?” Polisler, ilginç bir biçimde susuyorlardı…

O ise, aslında sadece yoldaşlarını ve nerelerinden yaralanabileceklerini düşünüyordu. Nedense, Cevahir’le bulaşabileceklerini pek düşünmüyordu. Büyük ihtimalle, kendisinin yaralı bırakılmasından dolayı… Boğaz Köprüsü’nü geçerken, “son bir kez görebileyim”diye geçirdi içinden ve koluyla camı kapatan polise; “Kolunu indir” dedi. Polis kolunu indirdi… “Bu maviyi, bu şafak yakamozlarını bir daha göremeyeceğim. Elveda İstanbul, elveda savaş, elveda yoldaşlar” dedi içinden…Ve henüz Şemsi’nin, “diğerlerinin hepsi daha önce polise bir kaç kez düşmüştür. Kızın bu konuda hiç tecrübesi yoktur. İlk kez ele geçirilecek. Onu sağ yakalarsanız daha fazla bilgi alabilirsiniz. Ben bunlardan başka bir şey bilmiyorum” dediğini bilemezdi.

Onu, Gayrettepe’nin “Bekleme Odası” denilen odalarından birine götürdüler ve zincirlediler “şimdi bekle” dediler. Daha sizinle işimiz bitmedi. Sürprizler bu kadar değil. Birkaç saat sonra döneceğiz ve o zaman görüşeceğiz. Polise kurşun sıkmak neymiş onu da o zaman görüşürüz. Sizi kimin sattığını biliyor musun?”

Biliyordu… Ama sustu. MLSPB gerillalarına yakışır tarzda, yoldaşlarının onuruna yakışır tarzda, ismi dahil hiçbir şey söylememe kararındaydı. Onun ismi; “Ahmet’ti.” Onlara söylediği tek sözcük buydu… Ve evet, hainin adını biliyordu: Şemsi Özkan!..

Daha bir kaç gün önce, o evde Şemsi’yi tartışma masasına yatırdıklarını ve tartışmanın uzaması dolayısıyla ertelendiğini unutması mümkün müydü? Oysa bir hafta daha kazanabilmiş olsalardı, herşey bambaşka olacaktı. İsrail Başkonsolosu cezalandırılmış olacak, ayrıca Şemsi’nin durumu örgüt nezdinde de açıklık kazanacağı için, gereken tüm önlemler alınacaktı.

Şemsi, tesadüfen yakalanmış ve içinde bulunduğu çelişkiler, onun bir hain olmasını doğurmuştu. Örgütün düşman tarafından herhangi bir militanının ele geçirilmesi halinde, “anında sözkonusu militanın bildiği mekanlar boşaltılır, bütün randevular iptal edilir, ilişkiler uyarılır” ilkesinin devreye girebilmesi için birkaç saat daha gerekliydi. Ama hain, yoldaşlarına bu süreyi tanımadı. Bir gece dahi direnmedi. Hemen teslim olarak, tarihin kara yüzlü bir celladı, bir utanç simgesi olmayı tercih etti.

Basın, operasyon anında oradaydı ve gelişmeleri saniyesi saniyesine görüntülemişti. Fakat her zamanki gibi, özellikle Açık Faşizm süreçlerinin “mehmetçik basını” olarak, polisin direktifleri doğrultusunda olay bir süre basında yer almadı. Devlet, operasyonun aşağı doğru genişletilmesini istiyordu. Ve yine “vur” emri ile aranan birkaç MLSPB gerillasının daha yakalanmasını bekliyordu. Fakat umdukları gibi olmadı. Operasyon, Şemsi’nin verebildiği bilgilerle sınırlı kalmış ve orada kilitlenmişti.

10 Haziran’da, sözkonusu MLSPB operasyonu için, basına “yayınlayabilirsiniz” mesajı verildi. 9 Haziran günü, Tercüman Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmakta olan Rauf Tamer, “yarın size çok önemli bir müjde vereceğim” diye yazdı. Ve 10 Haziran 1981 gazeteleri, tam sayfa müjde manşetleriyle, 6 Hazirancıların kurşunlanmış gövdelerinin resimleriyle çıktı: “MLSPB Çökertildi”, “MLSBP’nin beyin takımı ölü ele geçirildi.”, “En büyük Operasyon”… Milliyet gazetesinden aynen aktaralım:

“Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği adlı örgütün Merkez Komite üyelerinin ölü olarak ele geçirildiği operasyon. 1000’e yakın güvenlik görevlisinin katıldığı ve bu operasyonun, Cumhuriyet tarihinde bir eşine daha rastlanmadığı bildirilmiştir.”

“İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün üst düzey yetkilileri, 2,5 saat kadar kısa bir süre içinde kanlı bir terör örgütünün Merkez Komite üyelerinin tümüyle ele geçmesinin devlet adına büyük bir başarı olduğunu belirtip; “Biz onları yakalamasaydık, güvenlik güçlerine karşı düello kararı alan bu militanlar, ellerindeki 42 kişilik polis ve asker listesinde bulunanları öldürmeye çalışacaklardı.”

“Maltepe’deki örgüt evinden kaçmak isterken bacağı kırık olarak yakalanan Hülya Özzümrüt’ün, Diyarbakır Tıp Fakültesi öğrencisi olduğu ve bu güne kadar MLSPB’nin birçok eylemine bizzat katıldığı saptanmış, ayrıca kadın militanın yaralı teröristleri tedavi ettiği belirlenmiştir.”

“MLSPB teorisyen militanlarının yakın bir sürede büyük eylemlere girişeceği ve İstanbul’un Sefaköy, Maltepe, Kanarya semtlerinde yeni hücre evleri tutarak buralarda üslendiklerinin belirlenmesi üzerine, 7 Haziran sabaha karşı 04.30’da operasyona girişen özel anti-terör timi, ilk hedef olarak Maltepe İnönü Caddesi’ndeki 55 sayılı apartmanın 2 numaralı dairesini tesbit etmiştir. Özel tim, evin çevresini kuşattıktan sonra havaya ikaz atışı yapmış ve megafonla “teslim ol” çağrısında bulunmuştur. Uyurken bile yatağa elbiseleriyle giren militanlar, pencereden bakınca çevrenin sarıldığını ve kaçmanın olanaksız olduğunu görmüşlerdir. Yaklaşık üç dakika geçtikten sonra, evde bulunanlardan ve MLSPB Merkez Komite Başkan Yardımcısı Doğan Özzümrüt, camı tekmeyle kırarak, ateş etmeye başlamış, bu arada evdeki ve MLSPB Anadolu Yakası Eylem Komite Başkanı Ercan Yurtbilir de ateş açmıştır.

Polislerin ikinci uyarısına, bu kez Hülya Özzümrüt, “Teslim Olmayacağız” diyerek karşılık vermiştir. Verilen sürenin dolmasından 7 dakika sonra karşı ateşe başlayan güvenlik güçleriyle teröristler arasındaki çatışma, 15 dakika sürmüş ve Doğan Özzümrüt’le Ercan Yurtbilir, ağır biçimde yaralanmıştır. Aynı anda ölü taklidi yapan Hülya Özzümrüt evin bahçesine bakan arka pencereden atlayıp kaçmaya çalışırken bacağını kırmış ve o cephedeki polislerin eline düşmüştür. Ağır yaralı iki terörist güvenlik güçlerince hastaneye kaldırılmış, ancak ölmüşlerdir.”

“Aynı evde yaşayan komşuları; ‘Henüz yeni taşındıkları için fazla bir samimiyetimiz yoktu. Bir apartman toplantısı onların evinde yapıldı. Çok iyi insanlara benziyorlardı. Duvarlarda hep dini panolar, kitaplıkta ise Kur’an-ı Kerimler, Namaz Hocaları gibi kitaplar vardı. Kendilerini memur olarak tanıttılar. Fazla gelenleri gidenleri yoktu’ demişlerdir.”

Kuşkusuz, basına verilen ve yayınlatılan bu operasyon senaryosunun bir bölümü yalandır. Bu bir yargısız infaz operasyonudur. Yargısız infaz operasyonları sürecinin ilklerinden ve en önemlilerinden biridir. Ve iki gerilla, evden çıkarılmadan öldürülmüşlerdir. Polisin içeriye girdiği anda artık mermileri bitmiş olan gerillaların üzerine kurşun yağdırılmış, evde iken katledilmiş hallerinin de fotoğrafları çekilmiş, sözkonusu fotoğraflar basında yer aldığı halde, daha sonra öldükleri açıklanmıştır. Çatışma esnasında öldürmüş olmakla, çatışma bittikten sonra öldürmek arasındaki farka, o yıllarda henüz görece dikkat edilmektedir…

Bir Hücre ve Bir Rüya…

12 Eylül sürecinde “gözaltı” süreci üç aydır. 90 gün… Baharda girdiğiniz işkence bodrumlarından, sonbaharda çıkarsınız. Çıkabilirseniz…

MLSPB timi, 6 Haziran’ın yaralı militanını, sürekli işkence hali demek olan bekleme odasındaki zincirlerinden çözüp “aşağıya, hücrelere” indirme kararı verdiğinde, belki de artık yeni bir sonbahar yaklaşmaktaydı.

Hücrelerde mevsim yoktur. Bütün mevsimlerde hücreler ve “bekleme odaları” soğuk ve kan yazar kalın beton duvarlara… Bir battaniye içinde, bir kemik yığını gibi hücreye atılan yaralı militanın hücredeki diğer devrimcilere yönelik ilk sözü, “bana dokunun” oldu.

12 Eylül karanlığının yoğun tutuklamalarından dolayı, hücreler tıklım tıklımdı ve bir kişi için yaratılan bu tabutluk mekanlarda, 11-12 kişi, ayaklarını karınlarına çekerek, bir insanın işgal edebileceği en küçük hacimde bir yer işgal etmeye çalışarak, işkence seansı sırasını beklemekteydi. Yaralı militana ilk dokunan, hayır, ilk dokunan değil, onu büyük bir şevkatle ilk kucaklayan, dünyalar güzeli bir kadın oldu.

Bu, Atilla Ermutlu’nun eşiydi. Yaralı militan, kan ve dışkı pisliğinin karışımından oluşan müthiş bir koku getirmişti hücreye. Ağzından, burnundan, anüsünden, her tarafından kan geliyordu ve dışkısını tutamıyordu. Gayrettepe’nin “işkence uzmanları”, belki biraz da bu pislikten bıktıkları için onu artık “aşağıya” atmışlardı. “Kızlar temizlesindi…”

Atilla’nın eşi, büyük bir sevgiyle sarıldı ona. Belki de, kocasının, çok sevdiği eşinin kokusu vardı bu militanın üzerinde. Olağanüstü güzel kocaman kara gözlerinden yaşları bir sağanak yağmur gibi bıraktı ve “ben Atilla’nın eşiyim” dedi. Militan, hücredekilerin hepsinin dost olduğunu anlayıncaya kadar bu gözyaşlarına tedirginlikle baktı. Birer salyangoz gibi büzülerek öteki insanlara yer açmaya çalışan diğer kadınların da Atilla’nın eşinin gözyaşlarını dostça paylaştığından tam olarak emin olduktan sonra, kendi gözyaşlarını özgür bıraktı.

İlk sorusu, “kimlerin öldürüldüğünü tam olarak biliyor musunuz?” oldu. Aldığı yanıt, neredeyse bir mevsim boyu tahmin ettiği ve bir ara aşırı kanamadan dolayı hastaneye götürüldüğünde, “Eren’in annesinin” kulağına fısıldadığı gerçekti…. Ercan, Tamer, Atilla, Doğan; artık yoktu…

Fısıltıyla, “bu bir savaş, büyük bir savaş, savaşırken ölünür de… Onlar, çok soylu bir biçimde öldüler. Onlara layık olmalıyız, ağlamamalıyız” dedi. Ama, işkence için sırası gelen ilk hücre arkadaşları “yukarıya” çağrılıncaya kadar, ağladılar, ya da belki de, sadece, gözyaşlarıyla konuştular…

Atilla, Kızıldere sürecinden hemen sonra aktif olarak devrim saflarındaki yerini almış bir devrimciydi. 1970’ten sonra, öğrenci eylemliliklerinin en önünde yürüdü, en önünde döğüştü. Aradan çok kısa bir zaman geçtikten sonrada artık kendi okulu olan Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu’nun yönlendiricilerinden biri idi.

Büyük bir efendilik ve karizmayı içeren kişilikle, sosyalist militanlığın dinamizmini bünyesinde çok güzel bir biçimde sentezlemiş, bulunduğu her ortamın son sözü söyleyeni olmuştu. Özellikle Kars’ta, 12 Mart sonrasında, devrimci hareketin örgütlenmesinde, yükseltilmesinde, Atilla ismini bilmeyen olabilir mi?

O hızlı ve özgün devrimci yükseliş sürecinde Kars kent merkezi ve çeşitli ilçeleri için Atilla’nın birinci dereceden katkısını yadsıyabilecek birileri olabilir mi? Atilla, bölgenin en saygın ve en önemli isimlerinden biri olarak, bu alandaki çalışmalarını sürdürdü.

MLSPB saflarında illegaliteye çekilmesiyle birlikte, ailesinden de gelen maddi birikimin üzerinde, bir mühendis olarak çok başarılı bir ticaret hayatı örgütledi. Burjuva yaşamının sunduğu her türlü olanağın yan ısıra, bu yıllarda artık MLSPB’nin önemli bir militanı idi. Aynı süreçte, hareketinin bütün önemli aktivitelerinde yerini aldı. Yine bu yıllarda, bir oğlu doğdu: Adı, Ulaş’tı… Ulaş’ı bağrına, bütün dünyanın ezilen çocukları adına bastı…

Atilla Azeri, eşi Arnavut’tu. Buna rağmen, birbirlerine, iki kardeşin benzeyebileceğinden çok daha fazla benziyorlardı. Hatta, ilişkilerinin ilk dönemlerinde, eşinin fakülte ardadaşları, “abin geldi, seni bekliyor” diyorlardı ve bu olağanüstü benzerlikten dolayı, ‘birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş, ancak çift yumurta ikizi olabilir’ diye takılıyorlardı. Ulaş, bu müthiş benzerliğin üçüncü bireyi olarak doğdu ve Atilla’nın kopyası idi.

Atilla, sahip olduğu bütün burjuva olanaklara rağmen, devrimci mücadelenin en önünde yer alma kararlılığında ve bilincinde olan bir sosyalistti. Düzenin kendisine sunduğu olağanüstü rahatı her an terkedebilme koşullarında yaşıyor, ailesini de bu koşullara uyum sağlamaya yönlendiriyordu.

Önce hücre sorumlusu oldu. 1977’de gerçekleştirilen “Birinci Genişletilmiş Toplantı” da, toplantı üyesi idi. Toplantıdan sonra, örgüt içinde birinci dereceden sorumluluklar üstlendi. 1978 yılının 30 Haziran’ında başlayan 1. Konferans’ta, konferans üyesidir. Konferans’tan sonra, yine önemli sorumluluklar üstlenmiştir. 1978 Aralık sonlarında gerçekleştirilen “Olağanüstü Konferans” ta, yine Konferans üyesidir. Aynı yıllarda, Oligarşi’nin şah damarını çatlatan Cerrahpaşa, Çemberlitaş kamulaştırmalarının aktif eylemcisidir. 1980 Haziran’ındaki merkezi derbeden sonra ise, Merkez Yürütme Komitesi içindedir.

12 Eylül sonrasına bir oğlu daha olmuş ve o korkunç esaret günlerinin inadına belki adını “Özgür” koymuştur. Bir gün, Florya’daki ‘son’ evlerinde, Atilla yerdeki halının üzerinde Ulaş’ı bağrına basmış; eşi, ilk çocukları ve o günlerde artık dört yaşında olan Ulaş’ı bağrına basmış yatarlarken, Atilla’nın eşi bir rüya görür. Herşeyi unutur, o rüyasını unutmaz. Ve işte şimdi, hücrede, yaralı militanın kulağına bu rüyasını fısıldamaktadır:

“Orada öyle, Özgür’ü bağrıma basmış yatıyordum. Birdenbire, Özgür’ün göğsümdeki sıcaklığı, birkaç ekmeğin sıcaklığına dönüştü. Üzerimde bir gelinlik, elimde sıcak somun ekmekler, bir karanlıkta koşuyordum ve arkamdan azman köpekler beni kovalıyorlardı. Karanlığın dibinden, Atilla’nın sesi geliyordu: ‘Gelme, bu tarafa gelme, bu taraf çok karanlık’ diyordu. Ama ben, hem karanlıktan korktuğum için, hem de köpekler sürekli gelinliğimi, bacaklarımı parçaladığı için, Atilla’nın olduğu yöne, karanlığın dibine doğru gitmeye çalışıyordum. Sonra önümde bir dağ belirdi. Atilla, karanlığın içinden, ‘oraya çık, oraya doğru yürü’ diye bağırıyordu. Dağı, çok büyük bir güçlükle çıktım.

Dağın tam tepesinde, Atilla’nın bir yoldaşı duruyordu ve onun tam arkasında, kocaman bir güneş vardı. Atilla’nın o yoldaşını daha önce hiç görmemiştim ve tanımıyordum. Burada polisler bana resmini gösterdiler ve şu an cezaevinde olduğunu söylediler. Onlara, ‘tanımıyorum ama bir kez rüyamda görmüştüm’ demedim kuşkusuz. Bu insan, bana kollarını uzattı ve ‘korkma, Özgür’ü bana ver, güneşe götüreyim’ dedi. Sonra bütün bunları Atilla’ya anlattım. Bana, ‘sen artık iyice endişelenmeye başlıyorsun’ dedi ve kucağındaki oğlunu daha sıkı sararak, uyumaya devam etti.”

6 Haziran kuşatmalarını sözüm ona “anlatan” gazeteler, Maltepe çatışmasını “aktardıktan sonra”, habere devam ediyorlardı: (Milliyet, 10 Haziran 1981)

“Operasyonun birinci bölümünü tamamlayan özel tim, örgütün Merkez Komite Başkanı olan ve Mahir Çayan’la Deniz Gezmiş’ten sonra, son 15 yılın en tehlikeli şehir gerillası olarak tanımlanan Tamer Arda’nın bulunduğu örgüt evine hareket etmiştir.

Bu arada MLSPB içinde “bombacı” olarak bilinen ve bomba yapımı, kullanımı, uzaktan kumanda tekniği konusunda uzmanlaşmış Atilla Ermutlu’nun Londra Asfaltı yoluyla Sefaköy’e, lacivert renkli çalıntı Wolswagen otomobille geleceği belirlenmiştir.

Ermutlu’yu yakalamak için özel tim görevlileri, trafik araçlarının içine gizlenmişlerdir. Saat 07.05’te havaalanı kavşağından geçerken trafik kontrolü planıyla yolu kesilen Ermutlu’nun ehliyet ve ruhsatını vermesi istenmiş, ancak kuşkulanan terörist, arabayı süratle harekete geçirmiştir. Çevrenin tümüyle sarıldığını anlayan Ermutlu, son çare olarak hızla giden araçtan aşağı atlamış ve başı boş kalan araç, yolun sağındaki şarampole uçmuştur.

Atlama sırasında ayağı incindiği halde hızla oradan uzaklaşmak isteyen Ermutlu’ya, teslim olması için bağırılmıştır. Tehlikeli militanı sağ ele geçirmek isteyen güvenlik görevlileri, Ermutlu’yu yorulana dek izlemeye başlamışlardır. Bu arada tel örgüleri aşarak havaalanının Kargasekmez pisti içine giren Ermutlu’nun, elindeki bombayı uçaklara atabileceği düşünülerek, ayaklarına ateş edilmiş ve yaralanmıştır. Ancak, belinde gizlediği silahıyla yaralı olduğu halde çatışmaya giren Ermutlu, hastaneye götürülürken yolda ölmüştür.”

Bu ‘nefes kesici’ film senaryosuna rağmen gerçek, tam bir yargısız infazdır. Atilla’nın belinde silahı yoktur. Bir 12 Eylül sabahı, yoldaşlarıyla mutad bir randevuya gitmektedir. Gerçektende Havaalanı Kavşağı’nda, trafik kontrolü bahanesiyle arabasından indirilmiştir. Atilla’da, İstanbul’u donatan afişlerin “vur” emri ile aranan en “azılı” militanlarından biridir. Atilla arabasından inmiştir. Ve ailesinin morgda teşhiş ettikleri ölüsünün, kafatasının tam arkasında ve iki elinin orta yerinde kurşun izleri vardır. Belli ki Atilla’ya, bu “trafik kontrolü” esnasında, o günlerde İstanbul’da adetten olduğu üzere, “ellerini kafanın arkasına koy” denilmiş, ve arkasına geçilerek infaz gerçekleştirilmiştir…

Ve Sefaköy…

Polis şefinin yaralı militana söylediği gibi, düşmanın işi o sabah çok fazlaydı. Kuşatma bu kez Sefaköy’e doğru kaydırılır.
Şemsi’nin verdiği üçüncü bilgi, Tamerler’in randevusu idi. Aslında bu verebildiği ikinci ve son bilgidir. Çünkü Atilla da bu randevuya gelirken katledilmiştir ve Şemsi, onun evini bilmediğini, ama Florya kavşağını kullandığını zannettiğini söylemiştir.

Randevu, saat 8’de Sefaköy’de gerçekleştirilecektir ve Konsolos eyleminin son hazırlıkları gözden geçirilecektir. Tamer, yanındaki yoldaşıyla birlikte Sefaköy meydanına girdi. Meydana girer girmez de kuşatmayı anladılar. Bütün Sefaköy, o saatte orada olmaları normal olmayan simitçiler, ayakkabı boyacıları, seyyar satıcılarla doluydu. Hepsi, gizledikleri gerçek kimliklerinin ve amaçlarının tedirginliği içinde, olağandan çok daha fazla onlarla ilgilenmez görünmeye çalışmaktaydılar.

Tamer’le yoldaşı, “anladın değil mi yoldaş” dercesine birbirlerine baktılar. O kaçamak bakışla birbirlerine; “evet kuşatmadayız” dediler. Şehir gerillacılığının ustası olan bu insanların hepsi, çok küçük yaşta sokakların fethine çıkmışlardı. Örgütsel ilişkiler ve kent gerillacılığının işlevleri içinde büyümüşlerdi. Yaşları o günlerde de çok ileri değildi. Ama kısa mücadele yıllarını, fırtına hızıyla yaşamışlardı.

Onlar, yaşam yelkenlerinin her anını, her gününü, mücadele rüzgarıyla doldurmuşlardı. Donanımları, gençlikleri ile kıyaslanamayacak denli yoğundu. Sürekli üreten, yaratan, koşturan özellikleriyle, “taşı kırmakta” gerçekten ustalaşmışlardı. Deneyim ve iradenin yarattığı ustalardı onlar. Ve kendi deneyimlerini, kendi iradeleriyle oluşturmuşlardı. Beklemeden ve bekletmeden yaşamışlardı…

Örgütün onlara görev vermesi gerekmezdi. Genellikle, olgunlaştırılmış verilerle örgütün karşısına çıkarak, görev onayı isterlerdi. Kabul ettiremezlerse de, çok kısa bir süre sonra yeni bir eylem ya da örgütsel çalışma projesiyle örgütün karşısına çıkarlardı.
Kuşatmayı anlayan Tamer, anladıklarını düşmana hissettirmeksizin, yanındaki yoldaşıyla kuşatmayı yarmanın yollarını konuşmaya başladı.

Dönemin bütün polis şefleri, teşkilatlarının ve tekniklerinin bütün olanaklarıyla uğraştıkları halde, yıllardır bu gerillalara ulaşamıyorlardı. Onları her yerde arıyorlardı ama bütün çabalarına rağmen, özellikle İstanbul’da gerçekleştirilen yeni eylemliliklerden sonra, ancak görgü tanıklarının ifadelerinde izlerine rastlayabiliyorlardı.

Demek ki bu insanlar İstanbul’da idiler ve sürekli yeni eylemler gerçekleştirdikleri için, demek ki, sokaktaydılar. Belkide, burunlarının dibinde… Ama onlara ulaşamıyorlardı… Gazeteler hep aynı başlıklarla çıkıyordu: “MLSPB yine terör estirdi.” Onların resimleri yine gazetelerin ilk sayfalarını süslüyordu ve sürekli halka çağrılar yapıyorlardı: “Gördüğünüz yerde ihbar edin.” “Bunlar eli kanlı katillerdir. Halk düşmanlarıdır.”

Onların, şehir gerillacılığının mihenk taşları olan, titizlik ve en sıradan görevler için dahi yoğun emek harcama tarzını, ilkelerini başarıyla yaşama geçirmeleri; bütün yoğunluğuna rağmen MLSPB eylemlerinde ya da sonrasında kayıp verilmemesini, düşmanın daha sonra da iz sürememesini ve onlara ulaşamamasını doğuruyordu. Onlar hiçbir zaman oportünistlerin o zamanlar çok sık dile getirdikleri ve bir “ideolojik mücadele” argümanı olarak kullandıkları gibi “sıcak apartman dairelerinde gizlenmediler, saklanmadılar.” “Bir avuç küçük burjuva olarak” yaşamları salt eylem yapıp üslerine çekilmek” olmadı.

Bir tek eylemin istihbaratını olgunlaştırmak ve alt yapısını oluşturmak için dahi, aylarca sokaklarda dolaşırlardı. Hep sokaklardaydılar ve başarılarının sırlarından biri de buydu kesinlikle…

Onlar, bütün örgütsel çalışma ve ilişkilerinin, gerçekleştirdikleri bütün eylemliliklerin yanısıra; aynı zamanda gecekondu semtlerinde mahalle çalışmalarında, fabrika örgütlenmelerinde, kadro adaylarının ve aktif sempatizanların politik-askeri eğitimlerinde, Anadolu’daki diğer yoldaşlarıyla bağlar sağlamak için Anadolu yollarındaki maceralarında, geceyi gündüze katan, gündüzü geceye yeni kazanımların iradesiyle akıtan sosyalistlerdi.

Tamer için burjuva gazeteleri, “son on yılın en büyük şehir eşkiyası” diye manşet atıyorlardı. Onun seyrek sarı saçlarındaki, vaktinden önce açılmaya başlayan ak alnındaki, kahverengi gözlerindeki ışığı, yoldaşları çok iyi yakalamıştı. O, yoldaşları için de önemliydi, ama bir eşkiya olarak değil, sevimli bir omuzdaş olarak… Baştan ayağa çoşku ve heyecan dolu bir militan olarak…

6 Haziran, Tamer’in de düşmanla ilk karşılaşması, ilk hesaplaşması değildi. Onlarca eylemden sonrasında ya da eylem içinde polisle, jandarmayla çatışarak çekilme durumlarının dışında da, bir kaç kez düşman eline düşmüştü. İlk olarak 1975’te bildiri dağıtırken yakalanmıştı. Henüz öğrenci gençlik içinde çalışma yaptığı dönemlerdi ve anti- faşist mücadelenin tepeden tırnağa heyecan dolu militanı Tamer, ilk kez düşman eline düşüyordu.

Daha sonra, İstanbul’un Soğuksu semtinde yoldaşlarıyla birlikte çalışma yaptıkları bir evde, çevrede bulunan ve aralarından birini demokratik platform çalışmalarından tanıyan faşislerin ihbarı sonucu 1977’de, yoldaşlarıyla birlikte tekrar yakalanır. Polis eve karakol kurmuştur ve gelenleri tek tek alır. Henüz somutlaştıramasalar bile, ele geçirdikleri militanların değerini bilmektedirler. Ve ilk kez Florya’daki MİT özel işkence merkezine onlar götürülür. Hepsinin tavrı mükemmeldir. Aynı evde yakalandıkları halde, birbirlerini tanımadıklarını söylerler, ve başkaca da hiçbir şey, söylemezler…

Tamer, açık faşizmin en zorlu günlerinde gerçekleştirilen Cennet Mahallesi ve Eyüp kamulaştırmalarının da organizatörü ve komutanıdır. Eylemlere, birkaç kamyonet dolusu militanla gidilir ve ana caddeler, tümüyle teslim alınır. Ayrı kamyonetlerdeki ayrı birim militanları, birbirlerini tanımamaktadırlar ve aynı kamulaştırma baskınını gerçekleştirdikleri halde, komutanlarının eylem ustalığı sayesinde, yine kimse birbirini görmeden, güvenlik kuvvetlerinin yoğun kuşatması ve ateşi altında kayıp vermeden çekilirler.

Eyüp’te, eylemin bittiği anlarda yoldaşlarını tek tek sayan Tamer, bir kişinin eksik olduğunu görür. Yoğun düşman ateşi altına tekrar girerek, kayıp yoldaşını arar. Militan, örgüte biraz daha gelir kazandırmak hırsıyla grup komutanının “çekilin” emrini duymamış, dalmış ve içerdeki kasalardan birini daha boşalttırmak telaşı içine girmiştir. Tamer, jandarmanın salvosu altında sözkonusu militanı da alarak, çekilme noktasına götürür ve onun biriminin yerleştiği kamyonete bindirir. Artık tüm ekiplerin geri çekilme vakti gelmiştir. Elde edilen gelir, çuvallarla taşınmaktadır.

Bir başka eylemde, faşistlerin günlük yayın organı olan “Hergün Gazetesi” basılacaktır. Gazete, gerek dönemdeki düşünsel işlevleriyle, gerekse de faşistlerin ele geçirmiş olduğu ve tam bir terör estirdikleri bir bölgede çıkarılmakta oluşu ile, kritik bir gazetedir. MLSPB militaları, genel anlayışlarına uygun olarak, özellikle bu tür hedeflere yönelirler. Onların görevi, kolay olanı, rastgele olanı değil, kritik ve zor olanı gerçekleştirerek; devrimin, sosyalizmin gücünü kanıtlamaktır. Gazete, devletin inayetiyle, bulunduğu tüm bölgenin yanısıra, bizzat çıkarıldığı bina itibarıyla da, onlarca sivil faşist tarafından, güçlü silahlarla korunmaktadır.

Eylemin amacı, bu kuşatmayı yararak bölgeye girmek, bölgenin en iyi korunan noktası olan gazeteyi taramak, ama bu arada yazarlara vb. zarar vermemektir. Eylemin ana kadrosu 4 kişidir. Bu dört kişinin içerisinde, Tamer Arda ve Doğan Özzümrüt bulunmaktadır..

MLSPB militanları, bütün bölgeyi ve koruma yapan bütün sivil faşistleri esir alırlar. Şimdi, bir faşist kuşatmanın tam ortasındadırlar. Kuşatmayı yarmış, dağıtmışlardır. Gazeteyi basar ve tararlar. Bu eylem, malum basında, “Hergün Gazetesi onlarca komünist militan tarafından basıldı” şeklinde yansıtılır. Onlar, gerçekten de kişiliklerinde belki yüzlerce militanın sosyalist enerjisini ve iradesini taşıdıkları için, burjuva basının yazdığı bir anlamda doğrudur…

6 Haziran’dan bir yıl kadar önce, çalışma yapılan gecekondu semtlerinin birindeki mahalli birimlerin içinden, kendisine çok benzeyen, yine sarı saçlı, kahverengi gözlü, hafif çilli bir kız sevdi Tamer. Sevgisini kıza açıklamadan önce, yoldaşlarıyla paylaştı bütün içtenliğiyle… Büyük bir coşku duydu bu sevdadan.

Yoldaşları, kıza açılması ve iletişim kurabilmeleri için ona büyük bir sevgiyle yardımcı oldular. Fakat onunla çok az görüşebiliyor, çok az birlikte olabiliyordu. Çünkü görevleri çok yoğundu ve dönem, herbiri bir öncekinden daha zorlu gelen günlere evriliyordu. Bu direniş, dişe diş ve gerçekten aslında silahlarla değil; tırnaklarla, deyimin bütün anlamını içinde taşımacasına, tırnaklarla, dişlerle yürütülüyordu. Kanayarak…

Onların elleri kanamıyor muydu? Elbette kanıyordu… Açık faşizm bütün azgınlığıyla devrimcilere ve halka saldırıyordu. Onlar, faşizmin akıttığı her damla kan için, halka çektirilen zulmün her anı için büyük bir sorumluluk duyuyorlar ve gencecik omuzlarında, bu tarihsel sorumluluğu müthiş bir cesaretle taşıyorlardı. Devrimciler, bu zorlu kavgada kendileri için bir şey istemezler mi? İsterler! Kendisi için birşey istemek, insanın doğasında vardır.

Fakat ne zaman ki devrimci, kendi özlemlerini ve geleceğini halkının ve ülkesinin geleceği ile özdeşleştirir; işte o zaman gerçek bir sosyalistin kimliği belirginleşir. Bu kimlik, evet, kendisi için de bir şeyler ister, ama o istek artık, ülkesinin özgür geleceğinde katkı sahibi olmanın mutluluğunu, coşkusunu istemeye dönüşmüştür.

Devrimciyi sarıp sarmalayan, onun yüreğinde kor gibi yanan, bu istektir. İradesini oraya akıtır. Hem de insanoğlunun sahip olabileceği en güçlü ölçülerde, önünde durulamaz nitelikte bir iradedir bu…

6 Haziran’dan kısa bir süre önce, Tamer eşinin hamile olduğunu öğrendi. Bu zorlu maratonun orta yerinde bir bebeği olacaktı. Çok büyük bir seviç duydu. Endişelerini, yoldaşlarıyla konuşunca biraz daha dağıttı. Zorluklar, daha da büyüyecek, minik bir bebek de bu zorluklara ortak edilecekti. Yine de minik bebeğini, ülkesinin bütün çocuklarına duyduğu bağlılıkla bekliyor, ülkesine karşı duyduğu sorumluluğun, bu sürpriz bebekle zenginleşeceğini, enginleşeceğini düşünüyordu.

Sefaköy’deki kuşatmanın orta yerinde, hiç kuşku yok ki o öldürüldükten sonra doğan ve Cangül adı verilen doğmamış bebeğini de düşündü… Yoldaşıyla birlikte adımlarını hızlandırdılar. Caminin avlusundan çıktıktan sonra yoldaşına; “koşmaya başlayalım” dedi. Üzerlerinde silah yoktu. 12 Eylül’den sonra sürekli çevirme ve üst araması yapıldığı için, zorunlu hallerin dışında sokakta silah taşımıyorlardı. Onların koşmaya başlamasıyla birlikte, dört bir yandan yaylım ateşi başladı. Kuşatma çok yoğun ve kademeliydi.

Arayı biraz açan Tamer, yoldaşının vurulduğunu hissedince geri döndü. Yoldaşı buna itiraz etti. Karnından vurulmuştu ve eliyle yarasının üstüne bastırarak koşmaya devam ediyordu. Biraz sonra yollarını ayırdılar. Yaralı militan, izini kaybettirmeyi başardı…
Fakat Tamer, Sefaköy Meydanı’nda, yüzlerce merminin yağmuru altında yere düştü… Gözleri açıktı… Öylece bakıyordu. “Yarın yoldaşlar, haydi yoldaşlar, barikatlara yoldaşlar” demeyi, sürdürüyordu…

6 Haziran operasyonun verildiği gazeterde, onun Sefaköy Meydanında, öldürüldükten sonra da polis şefleri tarafından üzerine onlarca mermi sıkılan yiğit gövdesinin resmi vardı. Ve gazeteler onunla ilgili son senaryoyu şöyle yazıyordu: (Milliyet 10 Haziran)

“Ve Perde kapanıyor:

Örgütün en tehlikeli üç militanının ölü olarak ele geçirilmesinden sonra esas hedefe yol alan özel tim, Sefaköy Meydanı’na gelecek olan Tamer Arda’yı beklemeye başlamıştır. Saatlerin 07.35’i gösterdiği anda güvenlik çemberinin içine düşen Tamer Arda, saçlarını oksijenle sarıya boyayıp giyinişini tamamen değiştirdiği için, ilk anda tanınamamıştır. Ancak tecrübeli güvenlik sorumlularından üç görevli Tamer Arda’yı tanımış ve bunlardan biri havaya ateş ederken diğeri, orada bulunan yurttaşlara megafonla çağrıda bulunarak, meydanda bulunan herkesin yere yatıp en yakın yere sığınmasını istemiştir.

Aynı anda Tamer Arda’ya çevresinin sarıldığı, teslim olması gerektiği duyurulmuştur. Ancak, Tamer Arda, otobüs durağında servis aracı bekleyenleri kendisine siper ederek ara sokağa kaçmak istemiş, bu arada belinde gizlediği tam otomatik tabancasıyla havaya ateş etmiştir. Girdiği her sokakta polislerle karşılaşan Arda, çareyi tekrar meydana kaçıp kalabalığa karışmakta bulmuş, ancak işçi kılığındaki sivil polisi yurttaşlardan biri sanıp rehin almak isterken açılan ateş sonucu ölmüştür.

Sefaköy meydanında filmlerdeki gibi bir çatışmaya tanık olan yüzlerce yurttaş, ölenin Tamer Arda olduğunu duyunca şaşırmışlar ve pek çoğu Arda’yı bu bölgede pek çok kere gördüklerini söylemişlerdir.”

Sonra Kadir ipe çıkarıldı.

Sonra Ahmet ipi göğüsledi.

Her ikisi de, aynı eylemde yakaladıkları ve ölüm anındaki muhteşem zafer işaretiyle Türkiye devrim tarihine geçen Hakkı Kolgu yoldaşlarını selamlayarak, Cevahir’in yurduna uçtular.

Onların kuşatıldığı, onların darağaçlarına çıkarıldığı tarihlerde belki de ilkokula giden Gürkan Özdemir, yıllar sonra onların anısına bir eylem gerçekleştirmek isterken, yeniden kuşatmaya uğradı. Gürkan’ın önünde iki seçenek vardı: Ya, elindeki geciken bombanın patlaması sonucu bulunduğu çevreye gelen halktan insanların da ölmesine neden olacak; ya da kendisi, genç ve soylu bedenini, yüreğini, bu kavgaya verecekti.

O, hiç tereddüt etmeden, kendi yüreğini ve gençliğini halkının kurtuluş ve özgürlük mücadelesi için feda etmeyi tercih etti. Elindeki bombanın geciken zaman ayarını, kendi gövdesinde patlatalarak, halktan insanların ölmemesini sağladı…
Ve, Cevahir’le, Doğan’la, Ercan’la, Tamer’le, Atilla’yla buluşmayı tercih etti…

Yoldaşlar, sizi daha fazla bekletmeyeceğiz.

Buluşacağız yine.
Sevgiyle..
Mayıs | 1998

HAZİRAN ŞEHİTLERİ – PARTİ – CEPHE’DİR

image_pdf
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.