latin amerika Archives – HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ Tue, 10 Dec 2019 23:59:16 +0000 tr hourly 1 CHE GUEVARA’NIN, 11 ARALIK 1964’TE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE YAPTIĞI KONUŞMA https://halkin-dg.com/guncel/che-guevaranin-11-aralik-1964te-birlesmis-milletlerde-yaptigi-konusma.html https://halkin-dg.com/guncel/che-guevaranin-11-aralik-1964te-birlesmis-milletlerde-yaptigi-konusma.html#respond Tue, 10 Dec 2019 21:47:11 +0000 https://halkin-dg.com/?p=3996

CHE GUEVARA’NIN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE YAPTIĞI KONUŞMA * Her şeyden önce, Küba temsilciler heyeti olarak burada tüm dünyanın sorunlarını tartışan ulusların arasına katılan üç yeni üyenin toplantımızda bulunmasından mutluluk duyduğumuzu belirtmek isteriz. Zambiya, Malavi ve Malta halkları adına Birleşmiş Milletler toplantısına katılan cumhurbaşkanlarını ve başbakanları saygıyla selamlar, bu ülkeleri, emperyalizme, ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden bağlantısız […]

The post CHE GUEVARA’NIN, 11 ARALIK 1964’TE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE YAPTIĞI KONUŞMA appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>

CHE GUEVARA’NIN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE YAPTIĞI KONUŞMA *

Her şeyden önce, Küba temsilciler heyeti olarak burada tüm dünyanın sorunlarını tartışan ulusların arasına katılan üç yeni üyenin toplantımızda bulunmasından mutluluk duyduğumuzu belirtmek isteriz. Zambiya, Malavi ve Malta halkları adına Birleşmiş Milletler toplantısına katılan cumhurbaşkanlarını ve başbakanları saygıyla selamlar, bu ülkeleri, emperyalizme, ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden bağlantısız ülkeler arasında görmeyi dileriz.

Toplantı başkanını da kutlamak isteriz. Böylesine yüce bir göreve getirilmesinin bizim için özel bir anlamı vardır; başkanlığı, Afrika halklarının parlak zaferlerine rastlamıştır. Daha dün emperyalist sömürgecilik sisteminin kölesi olan bu Afrika ülkeleri, bugün bağımsızlıklarını kazanmış, kendi kaderlerini tayin etme belirleme özgürlüğüne kavuşmuşlardır.

Sömürgeciliğin vadesi doldu. Afrika, Asya ve Latin Amerika halkları yeni düzen kuruyor, tavizsiz, kendi geleceklerini belirleme ve ülkelerini özgürce geliştirme haklarını istiyorlar. Küba heyeti, anlamaya varılamamış önemli konularda tavrını ortaya koymak amacıyla toplantıda bulunuyor. Bunu, bu kürsüden bulunmanın gerektirdiği yüksek sorumluluk duygusuyla yapacağız. Aynı zamanda, açık ve kesin konuşma gerekliliğini de gözden uzak tutmayacağız.

Bu toplantının hareketli geçmesini, hızlı yol alınmasını, komisyonların hemen çalışmaya başlamasını ve anlaşmazlıklar ortaya çıksa dahi duraklamamalarını istiyoruz. Emperyalizmin amacı ise, bu toplantıyı işlevsiz bir konuşma panayırına dönüştürmektir. Böylelikle, dünyanın sorunlarına çözüm aranması bir yana bırakılacaktır. Bunu önlemeliyiz. Gelecekte, bu toplantı yalnızca sıra numarasıyla, 19. Bileşim olarak anılmamalıdır. Bütün gücümüzle buna engel olmalıyız.

Bu davranışı, bir vazife sayıyoruz, çünkü ülkemiz çatışmaların merkezidir. Küba, küçük ülkelerin egemenlik haklarını koruyan ilkelerin her an sınandığı bir yerdir. Ülkemiz, emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin birkaç adım ötesinde dünya özgürlüğünün savunulduğu bir mevzidir. Eylemlerimizle, her gün oluşturduğumuz örnekle, halkların gerçekten kurtulabileceğini ve insanlığın bugün içinde bulunduğu koşullarda bile özgür kalabileceklerini kanıtlamaklayız. Kuşkusuz, giderek güçlenen sosyalist kampın caydırıcılığı büyüktür. Bu koşulların sürekli olması için kamp içindeki birlik ve beraberliğin sağlamlaştırılması, geleceğe güven duyulması, ülke ve devrimi savunmada ölene dek savaşmaya kararlı olunması gerekmektedir. Küba, bu koşulları gerçekleştirmiştir.

Bu toplantıda ele alınacak önemli sorunlar arasından biri, bizim için özel bir anlam taşımaktadır. Değişik sosyo-ekonomik düzenlere sahip devletlerin barış içinde bir arada yaşaması ortaya konması gereken asıl sorundur. Dünyada, bu alanda büyük adımlar atıldı, ancak emperyalizm -ABD emperyalizmi- barış içinde birarada yaşama hakkının sadece en büyük güçler için geçerli olduğu kanısında. Burada sizlere, başbakanımızın Kahire’de söylediği, İkinci Bağlantısız Ülkeler Hükümet ve Devlet Başkanları Konferansı bildirisinde sarfettiği sözleri yenilemek istiyoruz: Dünya barışı güvence altına alınmak isteniyorsa, barış içinde yaşamak hakkı sadece en güçlülere tanınamaz. Barış içinde birarada yaşama ilkesine tüm devletler uymalıdır. Ülkelerin büyüklükleri, daha önce kurdukları ilişkiler ve belirli dönemlerde, bazı ülkeler arasında çıkan sorunlar bu ilkelerin uygulanmasına engel olmamalıdır.

Bugün, özlemini duyduğumuz barış içinde yaşama, çoğu kez gerçekleşememektedir. Kamboçya Krallığı, tarafsızlığını koruduğu ve Birleşik Devletler emperyalizminin hilelerine karşı durduğu boyun eğmediği için her türlü vahşice saldırıya uğradı. Bu saldırılar, Güney Vietnam’daki ABD üslerinden yönetildi. Bölünmüş bir ülke olan Laos da emperyalist saldırılardar nasibini aldı. Laos halkı hava kuvvetlerinin bombardımanları altında yokedildi, Cenevre Anlaşmaları yok sayıldı. Laos topraklarının bir bölümü, emperyalist güçlerin ani saldırısına uğramak tehlikesi altındadır. Saldırının anlamını dünyada en iyi bilen Vietnam Demokratik Cumhuriyeti, sınırlarının bir kez daha düşman güçlerce aşıldığını, bombardıman ve avcı uçaklarının taş üzerinde taş bırakmadığını , ABD savaş gemilerinin kara sularına girdiğini, deniz üslerinin yok edildiğini görüp yaşadı. Vietnam Demokratik Devleti’nin tüm toprakları şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırı tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü, ABD, Güney Vietnam’a karşı yıllardır sürdürdüğü savaşı artık Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne sıçratmak amacında. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Devletleri birçok kez uyardı. Dünya barışı tehlikededir. Üstelik, Asya’nın bu bölgesinde yaşayan milyonlarca masum insanın hayatı tehdit altındadır. Bu bölgelerde barış, işgalci ABD ‘nin kişisel isteklerine bağlıdır.

Barış içinde birarada yaşama ilkesi, Kıbrıs’ta, NATO’nun ve Türkiye hükümetinin baskıları yüzünden zor bir sınav geçirdi. Kıbrıs halkı ve hükümeti egemenliklerini kahramanca savunmak zorunda kaldılar.

Tüm Dünyada, emperyalizm barış içinde birarada yaşamayı, kendine göre, farklı şekillerde yorumlamakta, kendi bakış açısını zorla kabul ettirmeye uğraşmak. Gerçek anlamda barış içinde birarada yaşamanın ne olduğunu, sosyalist kampın müttefiği ezilen uluslar, emperyalistlere öğretmeli, bu konuda Birleşmiş Milletler de onlara yardım etmelidir.

Barış içinde birarada yaşama ilkesi iyice açıklığa kavuşturulup, düzgün bir şekilde tanımlanmalıdır. Bu ilke, sadece egemen devletler arasındaki ilişkileri içermekle kalmaz. Biz, marksistler, uluslar arasında barışın, sömürenlerin sömürülenlerle, ezenlerin ezilenlerle birarada yaşaması olmadığını savunduk. Her türlü sömürgeci baskıya karşı bağımsızlık için mücadele, Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği bir ilkedir. Bu sebeple, bugün Portekiz Ginesiyle ve bağımsızlık mücadelelerinde katledilen Angola ve Mozambik halklarıyla dayanışmamızı açıklıyor, Kahire Bildirisi’ne uygun biçimde, tüm gücümüzle bu halkların yanında olacağımızı bildiriyoruz.

Puerto-Rico halkıyla ve onun büyük lideri, tüm ömrünü hapiste geçirdikten sonra, 72 yaşında, felçli ve konuşamaz durumdayken, serbest bırakılan Pedro Albizu Campos’la dayanışma içinde bulunduğumuzu belirtmek isteriz. Pedra Albigu Campos, hâlâ özgürlüğünü kazanamamış, fakat boyun eğmeyen Latin Amerika’nın simgesidir. Zindanda geçirdiği uzun yıllar, dayanılmaz baskılar, işkenceler, yalnızlık, halkından ve ailesinden uzak kalması, istilacıların ve uşaklarının hakaretleri iradesini sarsmaya yetmemiştir. Küba temsilciler heyeti, Küba halkı adına, Latin Amerika’mıza onur kazandıran bu büyük yurtsevere hayranlık ve minnettarlığını sunar.

Amerika Birleşik Devletleri, yıllar boyunca Puerto Rico’da yoz bir kültür yaratmaya çalıştı. Dilleri İspanyolcaydı ama, İngilizce ile karıştırılmak isteniyordu. Puerto Rico’lu askerler, emperyalist savaşlarda, örneğin Kore’de ön cephelere sürüldüler. Birkaç ay önce, ABD ordusu, silahsız ve savunmasız Panama halkına karşı katliam başlattığı sırada kendi kardeşlerine bile ateş etmek zorunda bırakıldılar. Bu olay, Yankee emperyalizminin işlediği en son cinayetlerden biridir.* Puerlo-Rico halkı, iradesine ve kültürüne karşı yapılan bu vahşice saldırılara rağmen, kültürünün Latin karakterini, ulusal duygularını korumasını bilmiştir. Yurtseverlikleri, Latin Amerika’da yaşayan kitlelerin karşı koyulmaz bağımsızlık isteklerini kanıtlamaya yeter.

Barış içinde birarada yaşama ilkesinin, İngiliz Guyanası’da olduğu gibi halkların iradesiyle dalga geçmek olmadığını belirtmek zorundayız. İngiliz Guyanası’nda Başbakan Cheddi Jagan her türlü baskı ve düzenbazlığın kurbanı oldu. Ülkesinin bağımsızlığını, zaman kazanmak için belirsiz bir tarihe ertelendi, halkın iradesi ayaklar altında çiğnendi, hileye başa geçirilen yeni hükümetin boyuneğmesi sağlandı ve ancak bu koşullar gerçekleştirildikten sonra sözkonusu Latin Amerika ülkesine güdük bir özgürlük sağlandı. Guyana’nın bağımsızlığı için izlediği yol ne olursa olsun, Küba daima yanında olacak, manevi ve askeri desteğini Guyana halkından esirgemeyecektir.

“Cheddi Jagan, İngiliz Guyanası’nda İlerici Halk Partisi 1953’te seçimi kazanarak başbakan oldu. Kısa bir süre sonra İngiltere anayasayı askıya aldı. Jagan 1957 ve 1961 de tekrar seçildi. 1964’te Forbes Burnham’in karşısında seçimi kaybetti. Guyana bağımsızlığını 1966’da kazandı.

Guadaloupe ve Martinik adalarının özerklikleri için uzun zamandır mücadele ettikleri halde henüz başarıya ulaşamadıklarını, bu durumun çok uzun süremeyeceğini edemeyeceğini de belirtmek isteriz.

Güney Afrika’da olanlara karşı tüm dünyayı tekrar uyarıyoruz. Tüm dünya uluslarının gözü önünde kaba ve zalim ırkçı yönelim kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Başka bir ırkın daha üstün olduğuna, bunun resmi bir politika olduğuna bazı cinayetlerden kimsenin ceza almayacağına Afrika halkları, inandırılmaya çalışılıyor. Birleşmiş Milletler bu gidişe son demek için parmağını ne zaman kımıldatacak?

Kongo’daki acı olayları özellikle belirtmek istiyorum. Hiçbir ceza verilmeyen suçlarla, küstahça ve alay edercesine, insan haklarının nasıl hiçe sayıldığını çağdaş dünya, tarihinde ilk kez olarak Kongo’da gördü. Emperyalistlerin Kongo’nun zenginliklerini ele geçirmek istemeleri yüzünden bunlar meydana geldi.

Yoldaş Fidel Castro, Birleşmiş Milletler’i ilk ziyaretinin hemen ardından verdiği demeçte, bir ülkenin başka bir ülkenin zenginliklerine yan gözle bakmasının, uluslararası barışa zarar veren etken olduğunu söylemişti. Fidel Castro şu sözleriyle, bu inkar edilmez gerçeği dile getirmişti: “Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesi de ortadan kalkar.” Soyguncu bakış açısı henüz yok olmamış , hatta en güçlü zamanı yaşamaktadır. Birleşmiş Milletlerin sığınarak Lumumba’yı öldürenler, bugün beyaz ırk için binlerce kongoluyu katlediyorlar.

Patrice Lumumba’nın Birleşmiş Milletler’den bağladığı umutların nasıl haince kırılışını unutabilirmiyiz. Kongo’nun Birleşmiş Milletler birliklerince işgaliyle sonra ortaya çıkan, kirli işleri nasıl unutabiliriz? Afrikalı büyük yurtsever Patrice Lumumba’nın katillerinin Birleşmiş Milletler’in kanatları altına sığınarak katliamların umarsızca işlediklerini nasıl unutabiliriz? Sayın delegeler, Kongo’da BM otoritesini yurtseverliği için değil de emperyalistler arası mücadeleden faydalanmak amacıyla hiçe sayan, Moise Tshombe’nin, Belçika’dan aldığı destekle Katanga’yı federasyondan ayırmayı başardığını nasıl unutabiliriz? Kongo’da Birleşmiş Milleller’in görevi bitince Kalanga’dan kovulan Tshombe’nin krallar gibi Kongo’ya dönmesini ve ülkede hakimiyetini kurmasını nasıl haklı bulur ve nasıl açıklarız? Emperyalistlerin, Birleşmiş Milletleri bir piyon olarak kullandığını kim edebilir?

Özetlersek, Katanga’nın federasyondan kopuşunu engellemek için seferberlikler düzenlendi. Fakat bugün Tshombe, Kongo’da iktidarını sürdürüyor, ülkenin zenginlikleri emperyalistlere pazarlıyor. Bu hamlelerin bedelini ise başka uluslar ödedi. Anlaşılan savaş tacirleri iyi çalışmış. Küba hükümeti, bu olayda, cinayet masraflarını ödemeyi reddeden Sovyetler Birliği’nin tavrını haklı bulmakta ve desteklemekledir.

Bütün olanlar yetmiyormuş gibi, tüm dünyanın tepkisini çeken son olayların faturası bize çıkarmak istiyorlar. Cinayetleri işleyenler kimlerdir? Birleşik Devletler’in İngiliz üslerinden havalanan askeri uçaklarla bölgeye götürülen Belçikalı paraşütçüler. Daha dün, Avrupa’nın uygar bir sanayi ülkesi olan Belçika Krallığı’nın Hitler’in çeteleri tarafından İşgal edilmesinin üzüntüsünü duymuştuk. Bu küçük ulusun, Alman emperyalizmince katledildiğini öğrendiğimizde acı duymuş, bu halka karşı sempati beslemiştik. O zamanlar, emperyalizmin diğer yüzünü görmemiştik. Ülkelerinin özgürlüğünü savunurken can veren belçikalı pilotların oğulları, bugün beyaz ırkın üstünlüğünü ispatlamak için binlerce Kongoluyu acımadan öldürüyor. Tıpkı dedelerinin kanları yeterince ari olmadığı için alman çizmeleri altında çiğnendikleri gibi.

Kongo’da işlenen cinayetlerin hesabı sorulmalıdır.

Bugün, özgür insanlar olarak dünyaya daha farklı bakıyor, sömürge köleleriyken göremediklerimizi fark ediyoruz: “Batı Uygarlığı” zarif kürkünün altıda bir sırtlan ve çakal sürüsünden başka bir şey değil. “İnsancıl” amaçlar uğruna Kongo’ya gidenlere başka bir ad takılamaz. Bunlar silahsız halkların kanıyla beslenen yaratıklar. Emperyalizm insanı bu hale getiriyor, imparatorlukların “beyaz adamı”nın en önemli özelliğini bu canavarlıkları oluşturuyor.

Ezilen dünyanın tümü Kongo’da yaşanan vahşetin intikamını almaya hazırlanmalıdır. Emperyalist mekanizyla aşağılık yaratıklara dönüştürülen bu askerlerin birçoğu, belki de üstün ırkın kavramına içtenlikle inanmaktadır. Ama bu Genel Kurul toplantısında, tenleri başka güneşler altında karamış, değişik tonlarda renklenmiş halkların temsilcileri çoğunlukta. Bu kişiler, insanların farklılıklarının derilerinin renginden değil, üretim araçları sahipliğinden, üretim ilişkilerinden kaynaklandığını tam olarak anlamışlardır.

Küba temsilciler heyeti, sömürgeci beyaz azınlıklar tarafından ezilen Güney Rodezya, Güney-Batı Afrika uluslarını, Basutoland, Bechuanaland, Swaziland, Fransız Somalisi halklarını, Filistin’de yaşayan Arap halkı, Aden, Protekloryalar ve Umman halklarını, emperyalizm ve sömürgecilikle mücadele eden tüm ulusları saygıyla selamlar ve onlara olan desteğini bir kez daha bildirir. Kardeşimiz Endonezya Cumhuriyeti’nin Malezya ile ilişkilerinde ortaya çıkan anlaşmazlıklara bir an önce doğru bir çözüm bulumasını dileriz.

Sayın Başkan, bu konferansın temel konularından biri genel ve tam silahsızlanmadır. Genel ve tam silahsızlanmayı desteklediğimizi bildiririz. Ayrıca, tüm termonükleer silahların yokedilmesini istiyor, dünya halklarının bu özlemini gerçekleştirmek için, tüm dünya uluslarının temsilcilerini katılacağı bir konferans düzenlemeyi öneriyoruz. Başbakanımız Genel Kurul’un önünde yaptığı bir konuşmada silahlanma yarışının her zaman savaşa yolaçtığını belirtmiştir. Dünyada yeni nükleer güçlerin ortaya çıkması çatışma tehlikesi de büyütecektir.

Böyle bir konferansın, tüm termo-nükleer silahların ortadan kaldırılmasını sağlamak için gerekli olduğuna inanıyoruz. Tüm denemelerine yasaklanmasıdır atılacak ilk adım olmalıdır. Aynı zamanda, tüm ülkelerin, diğer devletlerin sınırlarına saygılı davranmasının, konvansiyonel silahlarla bile olsa, hiçbir saldırı hareketine girişilmemesinin zorunluluk olarak kabul edilmesi gerekliliğini açıkça bildiririz

Tam ve genel silahsızlanmaya gidilmesini, atom silahlarının yok edilmesini, yeni termo-nükleer silahların yapımının durdurulması, atom denemelerinin yasaklanmasını isteyen dünya ülkelerinin bu çağrısına katılırken ulusların toprak bütünlüğüne saygı duyulması zorunluluğunu, emperyalizmin silahlı kolunun durdurulmasının gerekliliğini de bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Konvansiyonel silahların kullanılması da daha az tehlikeli değildir, Kongo’da binlerce masum insanı atom bombasıyla öldürülmedi. Burada sunulan öneriler bir gün gerçekleşecek ve artık onlardan sözetmek gereği kalmasa bile. Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırı üsleri ülkemizde, Puerto-Rico’da, Panama’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde bulunduğu sürece, Küba’nın hiçbir nükleer silahsızlanma paktına katılmayacağını hatırlatmak isteriz. Birleşik Devletler, Latin Amerika ülkelerinde konvansiyouel ve nükleer silahlar bulundurmayı, kendisi için bir hak saymakladır. Amerika Devletleri Örgütünün, Küba aleyhine aldığı son kararlar, ülkemizi savunmak için gerekli araçlara sahibolmamızı zorunlu kılmakladır. Kararların temeli, Rio Antlaşması’na göre saldırıya geçilebileceğine dayanmaktaydı.

Eğer konferans, zor olmakla birlikte bu belirtilen zor amaçlara gerçekleştirirse, tarihe geçecektir, buna içtenlikle inanıyoruz. Bu hedefe varmak için, Çin Halk Cumhuriyetinin de katılacağı büyük bir toplantı düzenlemek gereklidir. Dünya halkları için Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımak izlenecek bir yol olmalıdır. Bu artık inkar edilemez bir gerçektir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yöneticileri halklarının tek gerçek temsilcileridir. Oysaki, Birleşmiş Milletler Konferansı’nda, onların hakkı olan yerler, Birleşik Devletlerin desteklediği Taiwan bölgesini kontrolleri altında tutan bir çete tarafından işgal edilmiş bulunuyor.

Halk Çin’inin, Birleşmiş Milletler’de temsil edilmesi, yeni bir üyenin katılması anlamına gelmez. Bu, yalnızca, Çin Halk Cumhuriyetine yasal haklarının verilmesi anlamına gelir.

“İki Çin” aldatmacasını hiçbir koşulda kabul etmemeliyiz. Taiwan’daki Çan Kay-şek çetesinin Birleşmiş Milletler’de işi yoktur. İşgalciyi dışarı atmalı ve Çin halkının yasal temsilcilerini konferansa getirtmeliyiz.

Birleşik Devletler’in, Çin’in yasal yoldan temsili sorununu “önemli bir konu” diye nitelendirmesine ve bu konuda bir karar alınabilmesi için konferansta hazır bulunan üye sayısının üçte ikisinin oyuna ihtiyaç olduğunu öne sürmesine karşı akıllı davranmalıyız.

Çin Halk Cumhuriyetinin, Birleşmiş Milletlere katılmasının tüm dünyayı ilgilendiren bir olay olmasının yanında, bu Birleşmiş Milletler Örgütü için sadece bir usül sorunudur. Bu konuda doğru bir karar alındığında hak yerini bulacaktır. Hem hak yerini bulacak, hem de bu yüce meclisin, görmek için gözleri, işitmek için kulakları, konuşmak için dili olduğu, kendi başına karar verebileceği kanıtlanacaktır.

NATO’nun, üyesi olan birçok ülkeye atom silahları yerleştirmesi, özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bu kitle imha silahlarına çok miktarda sahibolması, silahsızlanma anlaşması olabilirliğini azaltıyor. Bu sorun, iki Almanya’nın barışçı yoldan birleştirilmesinden ayrı düşünülemez. Tam bir anlaşma sağlanmadıkça, Almanya bölünmüş olarak kalacaktır. Almanya’nın birleşmesi sorunu, ancak Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin görüşmelere direk, bütün haklara sahibolarak katılmasıyla çözümlenebilir.

Gündemde geniş yer verilen ekonomik gelişme ve uluslararası ticaret konularına kısaca değineceğiz. İçinde bulunduğumuz 1964 yılında, Cenevre Konferansı’nda, uluslararası ilişkilerin bu yönüyle ilgili pekçok sorun ele alındı. Temsilciler heyetimizin görüş ve varsayımları, ne yazık ki, ekonomik anlamda bağımlı ülkeler açısından gerçekleşmiştir.

Küba’yla ilgili olarak, sadece şunu belirtmek isteriz: Amerika Birleşik Devletleri, Cenevre konferansı’nda ortaya konulan yükümlülükleri yerine getirmediği gibi, Küba’ya ilaç satışını da yasaklamıştır. Böylece, Birleşik Devletlerin, Küba halkına karşı uyguladığı ablukanın saldırgan niteliğini gizlemek için taktığı insancıllık maskesi düşmüştür.

Ayrıca, sömürgecilikten miras kalan ve halkların gelişimini engelleyen kötülüklerin kökeninin, yalnızca politik ilişkiler olmadığını da belirtmek isteriz. Ticaret koşullarının bozulması, hammadde üreten ülkelerle, pazarı egemenliği altında tutan ve sözde değerlerin, hayal ürünü bir adaleti gerçekleştiren sanayileşmiş ülkeler arasındaki aslı da eşit olmayan mübadelenin sonucundan başka birşey değildir.

Sömürge ülkeler, kendilerini kapitalist pazarların kölesi olmaktan kurtarıp sosyalist bir blok haline gelip, sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkileri baştan düzenlemedikçe, sağlam bir ekonomik gelişme sağlanmak mümkün değildir. Bazı durumlarda, gerileme olabilir, bunun dönemlerde, yoksul ülkelerin emperyalistlerin ve sömürgecilerin siyasi egemenliği altına girmesi kaçınılmazdır.

Son olarak, sayın delegeler, Karayibler bölgesinde, özellikle Nicaragua kıyılarında, Costa Rica’da, Panama Kanalı bölgesinde, Puerto Rico’ya ait Vieques Adaları’nda ve Florida’da, belki de Amerika Birleşik Devletleri topraklarında, hatta Honduras’ta bile Küba’ya saldırmak üzere hazırlıklar yapıldığını bildirmeliyiz. Bu bölgelerde Kübalı paralı askerlerle beraber başka uluslardan askerler de eğitim alıyor. Bu askeri tatbikatların barışa hizmet etmek için yapılmadığı açıktır.

Bu büyük bir rezaletin ortaya çıkmasından sonra, Costa Rica hükümeti, ülkedeki Kübalı sığınmacılara ait askeri eğitim kamplarının kapatılmasını emretmiştir. Bunun samimi bir hareket mi, yoksa eğitim gören paralı askerlerin bazı hazırlıklara girişmeleri nedeniyle alınan bir önlem mi olduğu bilmiyor. Uzun zaman önce kamuoyuna duyurduğumuz saldırı üslerinin varlığının artık kabul edileceğini umuyor, paralı askerlerin Küba’ya saldırmak üzere eğitim görmesine izin veren ve kolaylıklar sağlayan hükümetlerin taşıdığı uluslararası sorumluluğun tüm dünya kamuoyu tarafından ciddi biçimde düşünülmesini istiyoruz.

Birleşik Devletler gazetelerince Karayiblerin çeşitli bölgelerinde paralı askerlerin eğitim yapması ve ABD hükümetinin bu tür eylemlere katılmasıyla ilgili haberlerin, tamamıyla normal olaylarmış gibi okuyuculara sunulması düşündürücüdür. Latin Amerika’da da bu durumu protesto etmek için hiçbir ses yükselmiş değil. Böylece, Birleşik Devletler, rahatlıkla bölgeye müdahale edebiliyor.

Amerika Devletleri Örgütü üyesi dışişleri bakanları, Venezuela’da ele geçirilen yankee silahlarının üzerinde Küba amblemi bulunmasını “çürütülemez” bir kanıt sayıyorlar ama, Birleşik Devletler’in açıktan bir saldırıya hazırlanmasını görmezlikten geliyorlar. Hatta, Playa Giron’da Küba’ya karşı yapılan saldırıyı düzenlediğini kamuoyuna açıklayan Başkan Kennedy’nin sesini de duymuyorlar.

Bazı durumlarda, Latin Amerika ülkelerindeki egemen sınıfların gözlerini, devrimimize karşı duyduğu kin bürümüş oluyor. Bazı durumlardaysa, yasadışı yollardan kazanılan servetlerin parıltısı gözlerini kamaştırıyor.

Bildiğiniz gibi, Karayibler Krizi adıyla bilinen uluslar arası krizden sonra, Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ile bazı silahların sınırlandırılmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Ancak, Birleşik Devletlerin saldırganlığını arttırması, Playa Giron’da paralı askerlerin saldırısı ve ülkemizi işgal girişimi, bizi Küba’da savunma amacıyla bazı silahlar bulundurmaya zorluyor.

Üstelik, Birleşik Devletler, ülkemizin Birleşmiş Milletler tarafından denetlenmesini istemiştir. Küba, Birleşik Devletlerin ya da başka herhangi bir gücün, topraklarda bulunduracağımız silahları denetlemeye hak sahibi olduğunu kabul etmemektedir.

Biz sadece her iki tarafa eşit haklar tanıyan iki taraflı anlaşmalara saygı göstermeye kararlıyız. Fidel Castro’nun dediği gibi: “Egemenlik kavramı, ulusların ve bağımsız halkların hakkı olarak varoldukça, halkımızın bu haktan yoksun kalmasını kabul etmeyeceğiz. Dünya’da bu ilkeler hüküm sürdükçe, dünya tüm halklar tarafından tanınan ve kabul edilen bu kavramlara göre yönetildiği sürece, bu hakların birinden dahi bizi yoksun etme girişimlerine yanaşmayacağız, bu hakların hiçbirinden vazgeçmeyeceğiz.”

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Thant, bize hak vermiştir. Buna karşın, Amerika Birleşik Devletleri hala keyfi ve yasadışı ayrıcalıklar peşinde. Hangi küçük ülke olursa olsun, gidip hava sahasına girmek istiyor. Ülkemizin göklerinde U-2’ler ve diğer başka casus uçakların uçtuğunu daha sık görüyoruz. Bunlar hiçbir ceza almaksızın hava sahamızı giriyorlar. Bu uçakların hava sahamıza girmemesi için, Guantanamo bölgesinde devriye botlarımıza, karasularımızdaki gemilerimize ve başka bandıralı gemilere karşı Amerika Birleşik Devletleri donanmasının saldırılarının durması için, adamıza casusların, sabotajcıların sızması, her türden silah sokulması son bulsun diye defalarda uyardık.

Sosyalizmi kurmak istiyoruz. Barış uğruna mücadele edenleri desteklediğimizi daha önce belirttik. Marksist-Leninist olmakla birlikte, bağlantısız ülkeler grubundan olduğumuzu bildirdik, çünkü bağlantısız ülkeler, tıpkı bizim gibi emperyalizme karşı mücadele içinde. Halkımız için daha iyi bir hayat sağlamak amacındayız. Bu nedenle, yankee provokasyonlarından kendimizi korumaya çalışıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenlerin yapısını biliyoruz. Barışı bize çok pahalıya ödetmeyi amaçlıyorlar. Cevabımız, hiçbir bedelin onurumuzdan daha yüksek olamayacağıdır.

Küba, ihtiyaç duyduğu silahları topraklarında bulunduracağını, dünyada ne kadar büyük olursa olsun, topraklarımıza, karasularımıza ve hava sahalarımıza girmeye hakkı olmadığını yeniden herkese duyurmak ister.

Eğer Küba, ortak nitelikte bir yükümlülüğü üzerine alırsa, buna sadakatle uyacak, ama o güne dek, tüm diğer uluslar gibi haklarını koruyacaktır. Emperyalizmin istekleri karşısında, Başbakanımız Karayiblerde barışın sürdürülmesi için gerekli şu beş noktayı belirtmiştir:

1. Ekonomik ablukanın ve Birleşik Devletler’in dünya çapında, ülkemize uyguladığı ekonomik ve ticari baskıların kalkması.

2. Birleşik Devletler ve suç ortağı diğer ülkelerin her türlü yasadışı eylemlerine, hava ve deniz yoluyla ülkeye silah ve cephane sokulmasına, paralı askerlere yaptırılacak işgal operasyonlarının hazırlanmasına, casus ve sabotajcıların ülkeye gönderilmesinin durdurulması.

3. Birleşik Devletler ve Puerto-Rico’daki üslerden yapılan saldırıların durdurulması.

4. Hava sahamıza ve karasularımıza Birleşik Devletler donanmasına ya da hava filosuna ait savaş gemilerinin ve askeri uçakların girmesinin önlenmesi.

5. Gıtantaııamo Deniz Üssü’nün kaldırılması ve ABD’nin işgali altındaki kara parçasının Küba’ya iade edilmesi.

Bu temel noktaların hiçbiri kabul edilmedi. Askeri güçlerimiz hâlâ Guantanamo Deniz Üssü’nden yapılan saldırılara hedefinde. Bu üs bir karargah konumundadır. Katiller ülkemize buradan saldırılmıştır. Uğradığımız provokasyonları saymaya süremiz yetmeyecektir. Yalnızca bir sayı vermekle yetinelim. İçinde bulunduğumuz Aralık ayının ilk günlerini de sayarsak, 1964 yılında toplam 1323 provokasyona uğradık. Bunlar arasından, önemsiz olanlar sınır ihlali, ABD işgali altındaki topraklardan çeşitli maddelerin fırlatılması, ABD personelinden erkek ve kadınların teşhirci hareketleri, sözlü saldırılar ve benzeri davranışlardır. Daha önemli olanlar arasında, küçük kalibreli silahlarla ateş açılması, topraklarımıza silah sokulmasını, ulusal bayrağımıza saygısızlık edilmesini sayabiliriz. Çok ağır provokasyonlarsa Küba tarafında yangın çıkartmak amacıyla sınırın ötesinde sabotaj yapmak, askerlerimize ateş açılmasıdır. Bu yıl 78 kez ateş edildi. Kuzey sınırından 3,5 km uzaklıktaki ABD karakollarından açılan ateşle Ramon Lopez Pena adlı bir Kübalı er öldürüldü. Bu provokatif hareket 19 Temmuz 1964 günü saat 19.07’de meydana geldi.. Başbakanımız, 26 Temmuz’da bu gibi hareketlerin tekrarı halinde, birliklerimize saldırılara karşılık verme emri verileceğini açıkladı. Aynı zamanda, ileri noktalardaki Küba birlikleri sınır çizgisinden uzaklaşma ve gerekli mevziyi inşa etme emri aldı.

340 günde 1323 kışkırtma hareketi, ortalama günde bir provokasyon demektir. Ancak bizimki gibi disiplinli ve yüksek moralli bir ordu bu tür düşmanlıklara soğukkanlılığını yitirmeden karşı koyabilir.

47 ülkenin katılmasıyla Kahire’de toplanan İkinci Bağlantısız Ülkeler Devlet ve Hükümet Başkanları Konferansı’nda oybirliğiyle şu anlaşmaya kabul edildi:

“Yabancı askeri üslerin, uluslar üzerinde bir baskı aracına dönüştüğünü, halkların kurtuluşunu ve kendi öz ideolojik, politik, ekonomik ve kültürel temelleri üzerinde gelişimlerini engellediğini endişeyle göreni konferansımız, topraklarından yabancı üslerin kaldırılması için mücadele veren ülkeleri desteklediğini açıklamak ister ve tüm devletlere, başka ülkelerde bulunan askeri birlikleri geri çekmeleri, derhal üslerini kapatmaları için çağrıda bulunmayı görev bilir.

Konferansımız, Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba halkının ve hükümetinin kararlarına karşı gelerek ve Belgrad Konferansı Bildirisi hükümlerine aykırı olarak Guantanamo’da (Küba’da) askeri deniz üssü bulundurmasını Küba’nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saldırı sayar.

Küba hükümetinin Guantanamo Deniz Üssü’nde Amerika Birleşik Devletleri ile eşit haklara sahip olmak koşuluyla çözümü onayladığını gözönüne alan Konferansımız, Birleşik Devletler’in askeri üssü kaldırmak için Küba Hükümetiyle görüşmelere başlamasını talebeder.”

Amerika Birleşik Devletleri, Kahire Konferansı’nın bu isteğini karşılıksız bıraktı. Amacı, bu bölgeyi, saldırıları sürdürmek için sonsuza dek elinde bulundurmaktı.

Halkların “Birleşik Devletler Sömürgeler Bakanlığı” adını taktığı Amerika Devletleri Örgütü, bizi saflarından çıkardıktan sonra “enerjik biçimde” suçlamış, üyelerine Küba ile diplomatik ve ticari ilişkileri çağrısını yapmıştır. Amerika Devletleri Örgütü, ne zaman ve, hangi sebeple olursa olsun ülkemize yapılan saldırıları onaylamış, böylece en temel uluslararası yasaları çiğnemiş, Birleşmiş Milletleri hiçe saymıştır. Uruguvay, Bo-livya, Şili ve Meksika bu önlemlere karşı oy kullandılar. Meksika hükümeti bu önlemlere uymayı reddetmiştir. O zamandan bu yana, Latin Amerika’da sadece Meksika ile ilişkilerimizi devam edebildi. Bu sayede, emperyalizmin saldırıları için gerekli koşullardan biri daha gerçekleşti.

Latin Amerika ile yakınlığımızın, bizi birleştiren tarihi ve kültürel bağlara dayandığını bir kez daha belirtmek isteriz. Konuştuğumuz dilin, kültürümüzün ve geçmişteki efendimizin ortak oluşu bizi ayrılmaz kılıyor. Latin Amerika’nın, ABD boyunduruğundan kurtulmasını, istememiz bu sebeptendir. Burada temsilcileri bulunan Latin Amerika ülkelerinden herhangi biri Küba ile ilişki kurmaya karar verirse, eşitlik temeline dayanması koşuluyla bunu sevinçle kabul ederiz. Küba’yı özgür bir ülke olarak tanımak bize lütufta bulunmak değildir. Küba’nın özgürlüğünü, kurtuluş mücadelesi verdiğimiz günlerinde kanımız ve canımız pahasına elde ettik. Özgürlüğü, Yankee emperyalizmine karşı kanımız ve canımız pahasına savunduk.

Başka ülkelerin iç işlerine karıştığımız yolundaki suçlamalarını reddetmekle birlikte, özgürlükleri için savaş veren halklarla olan dayanışmamızı inkar etmeyiz. Dünya kamuoyu önünde, Birleşmiş Milletler Anlaşmasında bahsi geçen egemenlik haklarına kavuşmak için mücadele veren halkları, dünyanın neresinde olursa olsunlar desteklediğimizi açıklamayı halkımız ve hükümetimiz adına borç biliriz.

Birleşik Devletler, ise ülkelerin içişlerine açıktan açığa karışmaktan rahatsızlık duymaz. Tarih boyunca Latin Amerika’da, yaptıkları başka türlü açıklanamaz. Küba da, XX.yy başlarından beri bu acı gerçeği yaşayarak gördü. Kolombiya, Venezuela, Nikaragua, genellikle Orta Amerika, Meksika, Haiti, Santo-Domingo da bu gerçeği biliyorlar.

Şu son yıllarda, bizden başkaları da saldırıya uğradı. Panama’nın kanal bölgesinde deniz erleri, savunmasız halkın üzerine soğukkanlılıkla ateş açtı. Santo Domingo’da, Trujillo’nun öldürülmesinin ardından halkın isyan etmesini önlemek için yankee donanması karasuları içine girdi, Kolombiya’da, Gaitan’in katlinden sonra başgösteren ayaklanmanın hemen ardından başkenti ele geçirdi.*

Başka ülkelerin içişlerine müdahaleler, askeri görevler görünümü altında yapılır. Askeri görevliler, çeşitli ülkelerde bu amaçla yetiştirilen askeri güçleri örgütleyerek, baskı ve Latin Amerika kıtasında son zamanlarda sık sık tekrarlanan askeri darbe hareketlerine katılırlar.

O Dominikalı diktatör Rafael Trujillo 30 Mayıs 1961 tarihinde öldürüldü. 1961 Kasımında, Trujillo’nun iki erkek kardeşinin Santo Domingo’ya dönmesiyle başlayan halk ayaklanmasının büyümesiyle birlikte, Washington, Santo-Domingo kıyılarına savaş gemilerini gönderdi. 1948 Nisanında, Kolombiya Liberal Parti lider, Jörge E, Gaitan’ın katledilmesi üzerine Bogotazo diye anılan halk isyanı başgösterdi.

Birleşik Devletler’e bağlı askeri güçler, Venezuela, Kolombiya ve Guatemala’da özgürlükleri için savaşan halklara baskı uyguladı. Venezuela’da, sadece orduya ve polise danışmanlık yapmasıyla birlikte, ayaklanan geniş bölgelerdeki köylü halka karşı uçakla katliam hareketine girişmişlerdir. Bu bölgelerde mevzilenen yankee birlikleri, doğrudan doğruya müdahaleyi artıracak her türlü baskı hareketine başvurmuşlardır.

Emperyalistler, Latin Amerika halklarını ezmeye hazırlanıyor. Artık, uluslararası bir cinayet örgütü gibi davranıyorlar. -Birleşik Devletler, sözüm ona özgür kuruluşları savunmak için ülkelerin iç işlerine karışmaktadır. Bir gün mutlaka, bu Genel Kurul daha olgun hale gelecek ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetinden, bu ülkede yaşayan siyah derili ve Latin Amerika kökenli insanların yaşama güvencelerini isteyecektir. Bu insanların birçoğu doğuştan ABD vatandaşıdır ya da sonradan yurttaşlığa kabul edilmişlerdir. Kendi çocuklarını öldürenler, ya da derisinin renginden dolayı yurttaşlarını aşağı görenler, zencileri öldürenleri serbest bırakanlar, böylelerini koruyanlar, üstelik de özgür insanlar olarak yasal haklarını arayan siyah halkı cezalandıranlar kendilerini özgürlüğün bekçileri sayabilirler mi? Bugün, Genel Kurulun, bütün bu olaylar için açıklama isteyecek durumda olmadığını biliyoruz. Yine de, Birleşik Devletler hükümetinin özgürlük abidesi olmadığı, sadece dünya halklarına ve büyük ölçüde de kendi halkına karşı sömürü ve baskıyı sürdürmeyi amaçlayan bir ülke olduğu apaçık bir şekilde söylenmelidir.

Küba’nın ve Amerika Devletleri Örgütü’nün durumundan açıkça anlaşılmayacak bir dille bahseden bazı delegelere cevap olarak Latin Amerika halklarının bu uşak ruhlu, satılık hükümetlere ihanetlerinin hesabını birgün mutlaka soracağını açıkça bildirmek isteriz.

Sayın delegeler, kimseye zincirlerle bağlı olmayan, yabancı sermayeye bağımlılığına son vermiş, siyasetine yön verecek prokonsüllerden arınmış, özgür ve egemen bir devlet olan Küba, bu topluluğun karşısında başını dik tutarak konuşabilir ve kendisine verilen “Latin Amerika’nın özgür toprağı” adına hak kazandığını kanıtlayabilir.

Bizim örneğimiz tüm Latin Amerika Kıtası’nda etkisini gösterecektir. Şimdiden Guatemala’da, Kolombiya’da ve Venezuala’da etkimiz görülmüştür.

Artık yalnız başına kalmış halklar sözkonusu değildir, önemsiz düşmanlar, savsaklanabilecek güçler de var olamaz. İkinci Havana Bildirisi’nde belirtildiği gibi:

Latin Amerika ‘da güçsüz ülke yoktur. Bizler avın sefaleti çeken, aynı duygulan paylaşan ortak düşmanlara sahibolan, aynı güzel geleceği özleyen ve dünyanın tüm dürüst insanlarının desteğinden yararlanan ikiyüz milyon çocuklu bir ailenin evlatlarıyız.

Bu destan, acıyla dolu Latin Amerika topraklarında pek bol bulunan aç yerli halk yığınları, topraksız köylüler, sömürülen işçiler, ilerici kitleler, dürüst ve yetenekli aydınlar tarafından yazılacaktır. Emperyalizmin küçük gördüğü halklarımız, kitle halinde mücadele ve düşüncelerle, bu destanı gerçeğe dönüştüreceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Bugüne kadar küçümsenen, önemsenmeyen halklarımız, artık emperyalistlerin uykularını bile kaçırmaktadır. Bizi hep güçsüz ve uysal bir sürü olarak gören emperyalistler, şimdi ikiyüz milyon Latin Amerikalının oluşturduğu dev sürü karşısında korkuya kapılmış, bu dev kitle içinde, yankee tekelci kapitalizminin mezar kazıcılarını görmenin endişesini yaşamaktadır.

Şimdi, Latin Amerika Kıtası’nın her tarafında, intikam zamanının geldiğini gösteren apaçık belirtiler ortaya çıkmıştır. Şimdi bu adsız kitle, bu rengarenk kıtanın her yerinde aynı acılan, aynı hayal kırıklıklarını dile getiren şarkılan söyleyen bu rengarenk Latin Amerika, yüzü gülmeyen, kaderine sessizce razı olmak zorunda bırakılan bu Latin Amerika artık tarihini kendi yazmak istiyor. Kendi tarihine geçmek, tarihini kanıyla yazmak, bu uğurda acı çekmek ve ölmek istiyor.

Bugün Latin Amerika’nın dağlarında ve ovalannda, yaylalarında ve vahşi ormanlarında, ıssız köşelerinde büyük kentlerindeki trafik karmaşasının ortasında, okyanuslarının ve nehirlerinin kıyısında, insanlar uyanıyor, kı kıpırdıyor. Kendilerine ait olan ne varsa onun uğruna canını vermeye hazır, 500 yıldır şunun bunun tarafından birer birer gasp edilen hakları yeniden almaya hazır, kaygılı eller ileriye doğru uzanıyor. Şimdi, tarih Latin Amerika’da yaşayan yoksullarını, tarihlerini kendileri yazmak kararındakileri , horlananları hesaba katmak durumundadır. Onlar şimdi yolda, yayan, hergün, yüzlerce kilometrelik bitmek tükenmek bilmeyen bir yürüyüşle yönetim “doruğuna” ulaşmaya, haklarını elde etmeye doğru gidiyorlar.

Onlar şimdi silahlı. Taşlarla, sopalarla, machetelerle, şu ya da bu yönde, hergün topraklan işgal ediyor, kendilerinin olan toprağa daha da sarılıyor, onu canları pahasına olsa dahi hiç korkmadan savunuyorlar. Onlar şimdi pankartlar, bayraklar, sloganlar taşıyor, bunları dağların rüzgarında, ovalar boyunca dalgalandırıyorlar. Adalet isteyen bu öfke dalgası, bastırılmış kinlerin, ayaklar altına alınmış hakların bu kabaran dalgası, Latin Amerika topraklarından yükselen bu devrim dalgası hiçbir zaman durmayacak, yenileri eklenerek devam edecektir. Geçen her gün, bu dalga daha da büyüyecektir. Çünkü en büyük sayıdan, her yönüyle çoğunluktan, emeğiyle zenginlikleri biriktirenlerden, değerleri yaratanlardan, tarihin tekerleklerini döndürenlerden, uyutulduktan sersemletici uzun uykudan artık uyananlardan oluşmaktadır.

Çünkü bu büyük insan kitlesi “Yeter!” demiş ve yürüyüşe geçmiştir artık. Devlerin bu yürüyüşü gerçek bağımsızlığa, uğruna birşey elde edemeden binlerce kez öldükleri gerçek özgürlüğe kavuşmalarına dek duracağını beklemeyin. Bugün ölenler, Playa Giron’daki Kübalılar gibi, biricik, gerçek, vazgeçilmez, asla geri vermeyecekleri bağımsızlıktan uğruna öleceklerdir.

Tüm bu olanlar, Sayın Delegeler, tüm kıtanın bu yeni iradesi, kitlelerimizin mücadele kararlılığının dile getiriliş şekili olan, istilacının silahlı kolunu felce uğratan çığlıkla özetlenebilir. Bu çığlık, tüm dünya halklarınca, özellikle de Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki sosyalist kamp ülkelerinde anlaşılmış ve benimsenmiştir.

YA ÖZGÜR VATAN, YA ÖLÜM!

*Che Guevara’nın New York’ta, Birleşmiş Milletler’in 19. Genel Kurul toplantısında yaptığı ünlü konuşma. Dakikalarca ayakta alkışlanan konuşma, 12 Aralık 1964’te “Revolucion” ve “Hoy” dergilerinde yayımlanmıştır

The post CHE GUEVARA’NIN, 11 ARALIK 1964’TE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE YAPTIĞI KONUŞMA appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
https://halkin-dg.com/guncel/che-guevaranin-11-aralik-1964te-birlesmis-milletlerde-yaptigi-konusma.html/feed 0
Che Guevara – İki, Üç Daha Fazla Vietnam https://halkin-dg.com/guncel/che-guevara-iki-uc-daha-fazla-vietnam.html https://halkin-dg.com/guncel/che-guevara-iki-uc-daha-fazla-vietnam.html#respond Fri, 22 Feb 2019 15:37:37 +0000 https://halkin-dg.com/?p=4187

Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın en büyük düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için bir savaş narasıdır. Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin… Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi. Che Guevara […]

The post Che Guevara – İki, Üç Daha Fazla Vietnam appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
  1. Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın en büyük düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için bir savaş narasıdır.
  • Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin… Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi.

Che Guevara – İki, Üç Daha Fazla Vietnam

“Şimdi akkor zamanıdır, ve yakında yalnız ışık görülecektir.” J. MARTİ

Son dünya savaşının bitimi üzerinden yirmibir yıl geçti; çeşitli yayınlar her dilde Japon yenilgisiyle simgelenen bu olayı kutlamaktalar. Farklı kamplara bölünmüş dünya üzerinde görüntüsel bir iyimserlik havası hüküm sürmekte.

Dünya savaşı olmaksızın yirmibir yıl — bu, aşırı cepheleşmeler, şiddetli çatışmalar ve ani değişimler süresinde çok önemli gibi görünmektedir. Ancak uğrunda savaşmaya hepimizin hazır olduğu bu barışın pratik sonuçlarını (sefalet, dünyanın büyük bölümlerinin aşağılanması ve gittikçe artan sömürü) tahlile girişmeden, bu barışın gerçek barış olup olmadığı sorusuyla karşılaşıyoruz.

Bu notların amacı Japonya’nın teslim olmasından beri birbirini izleyen çeşitli yerel çatışmaların ayrıntılı bir sergilenmesi değildir; görevimiz bu görüntüsel barış yıllarında yapılan sayısız ve giderek artan iç savaşların bilançosunu çıkartmak da değildir. Bu gereksiz iyimserliğe karşı, Kore ve Vietnam savaşlarını örnek vermekle yetineceğiz.

İlk olayda, ülkenin kuzey bölümü vahşi savaş yıllarından sonra kendini bomba çukurlarıyla kaplı, fabrikasız, okulsuz ve hastahanesiz, on milyon nüfusu barındıracak herhangi bir sığınaktan yoksun, modern savaş olayını tanıyan korkunç bir harabeye dönüşmüş buldu.

Birleşmiş Milletler’in itibarsız bayrağı altında, Birleşmiş Milletler’in askeri yönetimi altında bir düzine ülke, ABD askerlerinin büyük ölçüde katılımıyla bu savaşa girmişler ve Güney Kore halkının topların hedefi olarak kullanılmasında görev almışlardır. Diğer taraftan, Kore ordusu ve halkı, ve Çin Halk Cumhuriyeti gönüllüleri, Sovyet askeri aygıtının ikmal ve desteğiyle donatılmıştı. ABD, termonükleer silahlar dışında, sınırlı ölçüde bakteriyolojik ve kimyasal silahlar da dahil, tüm imha silahlarını denemiştir.

Vietnam’da, bu ülkenin yurtsever güçleri üç emperyalist güce karşı kesintisiz bir savaş yürütmüştür: Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasıyla ortaya çıkan yıkım altındaki Japonya; Çinhindi sömürgelerini bu yenilgiye uğramış Japonya’dan geri alan ve zor zamanlarında verdiği sözleri tutmayan Fransa; ve mücadelenin bu son aşamasında Birleşik Devletler.

Bütün kıtalarda sınırlı çatışkılar vardı; oysa Amerika kıtasında, Küba Devrimi alarm işaretleriyle bu bölgenin önemi üzerine dikkati çekinceye kadar, uzun süre yalnızca başlangıç halindeki kurtuluş mücadeleleri ve askeri darbeler vardı. Küba Devrimi emperyalistleri öfkelendirdi ve sonunda, önce Domuzlar Körfezi’nde ve sonra Ekim Krizi’nde kıyılarını savunmak zorunda kaldı.

Bu son durumda, Küba sorunu yüzünden ABD ile Sovyetler arasında bir çatışma çıksaydı, sonuçları tahmin edilemeyecek bir savaşa neden olabilirdi.

Ama bugün tüm çatışkıların odak noktası Çinhindinde ve buranın sınır bölgelerinde bulunmaktadır. Laos ve Vietnam ABD’nin tüm gücüyle içine girdiği bir iç savaşla sarsılmaktadır. Öyleki tüm bölge patlamaya hazır bir bomba gibidir.

Vietnam’daki çatışma çok keskin bir özellik kazandı. Amacımız, bu savaşın bir kronolojisini vermek değildir. Biz, sadece bu örneği anımsatmak ve kilometre taşlarını işaret etmekle yetineceğiz.

1954’deki Dien Bien Phu yenilgisinden sonra, Cenevre’de, ülkenin iki ayrı bölgeye bölünmesini; Vietnam’da hükümeti kimin kuracağı ve ülkenin nasıl birleştirileceği konularında 18 ay içinde seçimlerin yapılmasını içeren bir anlaşma imzalandı. ABD bu belgeyi imzalamadı ve kendi imparatorluğunu kurmak için, Fransız kuklası Bao Dai’nin yerine kendi amaçlarına daha uygun birini geçirmek için manevralara başladı. Bu kişi de, herkes tarafından bilindiği gibi, emperyalizm tarafından suyu sıkılmış limon misali bir trajik sonu olan Ngo Dinh Diem’di.

Antlaşmanın imzalanmasından sonraki aylarda halk güçleri kampında çok büyük bir iyimserlik hüküm sürmekteydi. Anti-Fransız direniş karşısındaki son dayanak noktası parçalanmıştı ve Cenevre anlaşmasının tümüyle uygulanmasını bekliyorlardı. Ama yurtseverler, ABD’nin tüm hile yöntemlerini kullansa bile seçimlerde kendi isteklerine uygun bir sonuç çıkmayacağını hissettiğinden seçime izin vermeyeceğini kısa sürede anladılar. Ülkenin güneyindeki çarpışmalar yeniden başladı ve tedrici olarak her tarafı kapsayan bir yoğunluk kazandı. Bugün ABD ordusu, tüm savaş gücünü yitiren ve sayıca azalan kukla ordunun yerine yarım milyonu aşan istilacı bir gücünü sürekli artırmaktadır.

Geçen iki yıl boyunca ABD, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ni sistemli bir biçimde bombalamaya başladı; diğer taraftan Güneyin savaşkanlığını altetmeye ve güçlü bir konumda konferans masasına oturmaya çalışmaktadır. Başlangıçta bombardımanlar az çok sınırlandırılmıştı ve Kuzeyden geleceği varsayılan provokasyonlara karşı önlem adı altında sunuluyordu. Sonraları bombardımanlar yoğunlaştırılarak ve artırılarak ülkenin Kuzey kesimindeki her türlü uygarlık izini yoketmeyi amacıyla ABD hava kuvvetleri tarafından büyük bir saldırı başlatıldı. Bu ünlü “tırmanma”nın son perdesiydi.

Yankee dünyasının maddi özlemleri, Vietnam uçaksavar birliklerinin bitip tükenmez savunmalarını, düşürdükleri sayısız uçağı (aşağı yukarı 1700) ve sosyalist ülkelerin savaş yardımlarını saymazsak, büyük ölçüde gerçekleşmiş bulunuyor.

Acı bir gerçek var: Vietnam —tüm dünyanın unutulmuş halklarının umudunu, özlemini temsil eden bir ulus— trajik biçimde yalnızdır. Bu ulus, Güney’de pratik olarak misilleme yapma olanağına sahip olmaksızın ve Kuzey’de az bir savunma olanağıyla ABD teknolojisinin kudurmuş saldırılarına katlanmak zorundadır — ama herzaman yalnızdır.

Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla dayanışması, Roma arenalarındaki gladyatörleri alkışlayan pleplerin acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırının kurbanına başarı dilemek değil, onun kaderini paylaşmaktır; kişi, zaferde ya da ölümde onunla olmalıdır.

Vietnam halkının yalnızlığını tahlil ederken, insanlığın bu mantık dışı anında zangır zangır titriyoruz.

ABD emperyalizmi saldırganlıktan suçludur; cinayetleri akılalmazdır ve tüm dünyaya yayılmıştır. Baylar, bunu hepimiz biliyoruz! Vietnam’ı sosyalist dünyanın yenilmez bir parçası durumuna getirmek için belki dünya çapında bir savaş tehlikesinin göze alınabileceği, ama Kuzey Amerika emperyalistlerinin de bir karara zorlanacağı hüküm anında tereddüt edenler de suçludur. Sosyalist kampın iki büyük gücünün temsilcileri tarafından bir süreden beri devam ettirilen bir sövme ve çelmeleme savaşını sürdürenler de suçludur.

Onurlu bir yanıt bulmak için kendi kendimize sormalıyız: Vietnam tecrit edilmiş midir, edilmemiş midir? Bu kavgalı iki güç arasındaki tehlikeli denge durumu korunmalı mıdır?

Ve bu halk ne büyük bir halktır! Bu ne cesarettir, bu ne metanettir! Bu mücadele dünya için ne dersler içermektedir!

Başkan Johnson’un patlamaya hazır bir güç olarak hergün büyüyen keskin sınıf çelişkilerini törpülemek için gerekli bazı reformları ciddi olarak düşünüp düşünmediğini daha uzun bir süre bilemeyeceğiz. Gerçek şudur ki, şatafatlı “Büyük Toplum” adı altında ilan edilen gelişmeler Vietnam kanalizasyonunda boğulmuştur.

En büyük emperyalist güç, yoksul ve azgelişmiş bir ülkenin kendi bağırsaklarında yarattığı kanamayı hissediyor; onun efsanevi ekonomisi savaşın yükünü hissediyor. Artık, kendi tekelleri için, cinayetler kolay bir iş olanağı olmaktan çıkıyor. Hiçbir zaman yeterli sayıda bile olmayan savunma silahları, Vietnam’ın bu olağanüstü askerlerinin, ülke ve toplum sevgisi ve eşsiz cesaretleri dışında sahip oldukları herşeydir. Ama emperyalizm Vietnam’da inatla çırpınmakta, bir çare bulamamakta ve endişeyle onu bu tehlikeli durumdan kurtaracak birini aramaktadır. Bundan başka Kuzey’in ortaya koyduğu “Dört Nokta” ve Güney’in “Beş nokta”sı emperyalizmi çatışmayı daha fazla sürdürmek zorunda bırakarak köşeye sıkıştırmaktadır.

Herşey, yalnızca dünya çapında savaşı çıkmadığı için barış adı verilen bu kararsız barış durumunun, ABD’nin kabul edilmesi olanaksız ve değiştirilemez adımlarıyla yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Ve biz, dünyanın sömürülen halkları, ne rol oynayacağız? Üç kıtanın halkları Vietnam’a dikkatlerini yöneltiyorlar ve onun verdiği dersleri öğreniyorlar. İnsanlığın, emperyalistlerin savaş tehdidiyle yaptıkları şantaja yanıtı savaştan korkmamaktır. Halkın genel taktiği, çatışmanın olduğu her yerde bu çatışmanın içinde yer almak, sürekli ve kararlılıkla düşmana saldırmak olmalıdır.

Bu zayıf barışın ırzına geçildiği yerlerde bizim görevimiz nedir? Ne pahasına olursa olsun kurtuluşumuzu kendi kendimize sağlamaktır.

Bu dünya panaroması çok karmaşıktır. Kurtuluş mücadelesi, kapitalizmin çelişkilerinin yeterince geliştiği, ama emperyalizmi izlemeyen ya da emperyalist yola başlayamayacak kadar görece zayıf olan eski Avrupa’nın bazı ülkelerinde henüz başlamamıştır. Onların çelişkileri yakın bir gelecekte patlama noktasına ulaşacaktır — ama onların sorunları ve bunun sonucu olarak onların çözümleri, bağımlı ve ekonomik olarak azgelişmiş ülkelerin sorunlarından ve çözümlerinden farklıdır.

Emperyalist sömürünün temel alanı azgelişmiş üç kıtadır: Amerika, Asya ve Afrika. Her ülke kendi ayırıcı özelliklerine sahiptir, ama bir bütün olarak her kıta belirli bir bütünlük gösterir.

Bizim Amerika, az ya da çok homojen bir ülkeler topluluğu oluşturur ve ABD tekelci sermayesi hemen hemen bütün bölgede mutlak bir egemenliğe sahiptir. Kukla hükümetler ya da en iyi durumda zayıf ve korkak yerel yönetimler, Yankee beylerinin emirlerine karşı çıkmamaktadırlar. ABD, politik ve ekonomik olarak egemenliğinin zirvesine ulaşmıştır; daha fazla ilerleyebilmesi zordur; mevcut durumdaki herhangi bir değişiklik onun egemenliğini geriletebilir. Onun politikası mevcut konumunu korumaktır. Bugün eylem çizgisi, hangi tipte olursa olsun, kurtuluş hareketleri engellemek için vahşi bir güç kullanmakla sınırlandırılmıştır.

“İkinci bir Küba’ya izin vermeyeceğiz” sloganı ardında, Dominik Cumhuriyeti’ne karşı ya da daha önceleri Panama katliamında olduğu gibi, veya mevcut düzendeki bir değişikliğin çıkarlarını tehlikeye düşürebileceği Amerika’nın her noktasında Yankee birliklerinin müdahaleye hazır oldukları yolundaki o tek anlamlı uyarıda da, kendileri için özel bir tehlike sözkonusu olmaksızın saldırı tehdidi gizlenmektedir.

Bu politika hiç bir ceza görmeksizin sürdürülmektedir: OAS, popülerliğini yitirmiş de olsa uygun bir maskedir; Birleşmiş Milletler’in yetersizliği, gülünç olduğu kadar trajiktir de; bütün Amerika ülkelerinin orduları, kendi halklarını ezmek için hazır beklemektedir. Suç ve ihanet enternasyonali fiilen örgütlenmiştir. Diğer taraftan yerli burjuvaziler, emperyalizme karşı çıkma yeteneğini —eğer buna sahiptiyseler— yitirmişler ve emperyalizmin oynayacağı son kart olmuşlardır. Başka bir alternatif yoktur: Ya sosyalist devrim ya da devrim karikatürü.

Asya, değişik özelliklere sahip bir kıtadır. Bir dizi Avrupalı kolonici ülkeye karşı kurtuluş mücadelesi az ya da çok ilerici hükümetlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Daha sonraki gelişmeler, bazı durumlarda ulusal kurtuluşun asıl hedeflerini netleştirirken, bazı durumlarda emperyalizm yanlısı bir konuma dönülmesini getirmiştir.

Ekonomik bakış açısından, ABD, Asya’da çok az kaybetmiş, ama daha çok kazanmıştır. Buradaki değişiklikler onun çıkarlarına yaramıştır; diğer yeni-sömürgeci güçlerin devrilmesi için yürütülen mücadele ve ekonomik alanda yeni küresel nüfuz eylemleri, bazı durumlarda doğrudan ya da Japonya aracılığıyla, dolaylı olarak yürütülmektedir.

Emperyalistler, Çin’i, Güney Kore, Japonya, Tayvan, Güney Vietnam ve Tayland’la kuşatma altına almıştır.

Bu ikili durum, yani Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri olarak kuşatılması şeklinde bir stratejik ilişki ile bu büyük pazarlara —henüz egemen olamadıkları— nüfuz etme, bugün Asya’yı dünyanın patlamaya hazır en önemli noktası haline getirmiştir. Buna rağmen, Vietnam savaş alanı dışında görüntüsel bir istikrar vardır.

Orta-doğu, her nekadar coğrafi olarak bu kıtaya dahilse de, kendine özgü koşulları vardır ve mayalanma aşamasındadır. Emperyalizmin desteklediği İsrail ile bölgenin ilerici ülkeleri arasındaki soğuk savaşın nereye kadar gideceğini önceden söylemek olanaksızdır. Bugün burası, dünyada patlamaya hazır volkanlardan birisidir.

Afrika için belirleyici olan, yeni-sömürgeci istila için hemen hemen bakir bir toprak olmasıdır. Aslında yeni-sömürgeci güçleri, kesin karakterdeki eski ayrıcalıklarından belirli bir kapsam içinde vazgeçirmeye zorlayan değişiklikler oldu. Ama bu gelişmeler bozulmadan sonuna kadar götürülürse, sömürgeciliği kolayca, ekonomik durumda benzer etkileri yapan yeni-sömürgecilik izler.

Birleşik Devletler bu bölgede sömürgeye sahip değildir, ama bugün, müttefiklerinin eskiden kıskançca korudukları av alanlarına girmek için mücadele ediyor.

Afrika’nın, Kuzey Amerika emperyalizminin stratejik planlarında, onun uzun vadeli bir rezerv oluşturduğunu söyleyebiliriz.; şimdiki yatırımları yalnız Güney Afrika Birliği’nde önemlidir ve Kongo, Nijerya ve diğer ülkeler, başlangıçtan beri buraları elinde tutan diğer emperyalist güçlerle şiddetli bir rekabete (günümüzde barışçıl ölçülerde) girdiği ülkelerdir.

Tekellerinin tatlı kârlar ya da büyük hammadde kaynakları kokusu aldığı yerkürenin her noktasında yatırım yapma hakkı isteğinin dışında, Kuzey Amerika emperyalizminin daha hala savunacağı büyük çıkarları yok.

Tarihin bütün bu olayları, halkların uzun ya da kısa vadedeki kurtuluş olasılıkları konusundaki soruyu haklı çıkarmaktadır.

Afrika’yı tahlil ederken, mücadelenin biraz şiddetle Portekiz sömürgeleri Gine, Mozambik ve Angola’da sürdürüldüğünü görüyoruz. Birincisinde büyük başarı, diğer ikisinde alçalıp yükselen başarıyla. Kongo’da halen Lumumba’nın halefleri ile Çombe’nin eski suç ortakları arasında bir mücadele olduğunu da görüyoruz; öyle bir mücadele ki, savaş gizlice sürüp gitmesine rağmen, şu anda ülkenin büyük bir bölümünü kendi çıkarları çerçevesinde “barışa” kavuşturmuş olan ikinciler lehine bitecek gibi gözükmektedir.

Rodezya’da ayrı bir sorun var: İngiliz emperyalizmi, bugün iktidarı yasa-dışı olarak elinde tutan beyaz azınlığın iktidarını korumak için her türlü aracı kullanmaktadır. Buradaki çatışma, İngilizlerin bakış açısından kesinlikle resmi değildir; Batı’nın bu gücü, İan Smith yönetiminin benimsediği ölçütlerin karşısında büyük bir nefret duyduğunu alışılagelmiş diplomatik söylemlerle dünya çapında yaymaktadır. Commenwealth ülkelerinin bazıları bu sahtekarlığı desteklemektedir, ama İngiliz emperyalizminin ekonomik uşakları olsun ya da olmasın Siyah Afrika’nın pekçok ülkesi tarafından karşı çıkılmaktadır.

Yurtseverlerin giriştiği çabalar silahlı bir ayaklanma biçimini alır ve bu hareket komşu Afrika devletleri tarafından da etkince desteklenirse Rodezya’daki durum büyük ölçüde patlayıcı olabilir. Ama şimdilik tüm sorunlar B.M., Commonwealth ya da OEA gibi tarafsız örgütlerde görüşülüyor.

Afrika’nın politik ve toplumsal gelişmesi kıtasal ölçekte bir devrim umudu yaratmamaktadır. Portekizlilere karşı kurtuluş mücadelesi sonuçta zafere ulaşacaktır, ancak Portekiz, emperyalist ölçüde hiçbirşey ifade etmemektedir. Devrimci önemi olan cepheleşmeler, tüm emperyalist aygıtı sürekli zor durumda tutan cepheleşmelerdir; bu yüzden üç Portekiz sömürgesinin kurtuluşu ve devrimlerinin derinleşmesi için savaşmayı doğal olarak bırakmıyoruz.

Güney Afrika’nın ya da Rodezya’nın siyah kitleleri kendi devrimci mücadelesine başladığı zaman Afrika’da yeni bir çağ başlayacaktır. Ya da bir ulusun yoksul kitleleri kendilerine yaraşır bir yaşam hakkı için egemen oligarşilere karşı ayaklandıkları zaman.

Şimdiye kadar bir subay grubunun diğeri yerine geçtiği, ya da artık kendi tabakalarının çıkarlarına veya hükümet işlerini gizlice yöneten güçlerin çıkarlarına hizmet etmeyen yöneticileri devirdiği askeri cuntalar birbirini izlemektedir — ancak halkın yüklendiği ayaklanma hareketleri yoktur.

Kongo’da bu karakteristikler Lumumba’nın anısıyla yeniden ortaya çıkmıştır, ancak bunlar son birkaç ayda güçlerini yitirmeye başlamışlardır.

Asya’da durum gördüğümüz gibi patlayıcıdır. Sürtüşme noktaları, yalnız mücadele verilen Vietnam ve Laos değildir, Kuzey Amerikan saldırısının doğrudan başlayacağı Kamboçya da bu noktalardın biridir; aynı şekilde Tayland, Malezya ve tabii Endonezya (gericilerin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu ülkenin Komünist Partisinin parçalanmasına rağmen, orada artık son sözün söylendiğini sanmayalım) ve tabii ki Orta-Doğu.

Latin-Amerika’da silahlı mücadele Guatemala, Kolombiya, Venezüella ve Bolivya’da sürdürülmektedir; Brezilya’da bu yolda ilk adımlar şimdiden atılmıştır. Ortaya çıkan ve sonra tekrar sönen başka direniş odakları da var. Fakat bu kıtanın tüm ülkeleri sosyalist yapıda bir hükümet kurulmasından daha az hiçbir şeyle yetinemeyen zafere ulaşmak için bir mücadeleyi kaldıracak olgunluktadır.

Bu kıtada pratikte tek bir dil konuşulur (Brezilya’nın özel durumu dışında, İspanyolca konuşanlar, her iki dilin benzerliği dolayısıyla Brezilya halkıyla da anlaşabilmektedirler). Bu ülkelerin sınıflarının benzerliği o kadar büyüktür ki, bunlar öteki kıtalarda olduğundan çok daha bütünsel bir “uluslararası-Amerikan” ortaklığa ulaşmaktadırlar. Dil, gelenekler, din ve ortak efendi onları birleştirmektedir. Sömürünün derecesi ve biçimleri, Amerika’mız ülkelerinin büyük bir bölümünde, sömürenlerle sömürülenler için meydana gelen sonuçlarında benzeşmektedir. Ve isyan onun kucağında gittikçe hızlanarak olgunlaşmaktadır.

Kendimize sorabiliriz: Bu isyan hangi meyveleri olgunlaştıracaktır? Hangi tipte olacaktır? Bizim Amerika’daki mücadelenin benzer özellikleri yüzünden, uygun şartların olgunlaştıklarında kıtasal boyutlara varacağını uzun süreden beri savunmaktayız. Bizim Amerika, insanlığın kurtuluşu için verilen birçok büyük savaşının sahnesi olacaktır.

Kıtasal ölçekteki bu mücadelenin çerçevesi içinde bugün verilen savaş küçük bir olaydır — ama insanlığın topyekün özgürlüğü için verilen savaşın bu son aşamasında gerekli kan borcunu ödemiş kişiler olarak Bizim Amerika’nın tarihine geçecek kahramanlar yaratmıştır. Bunlar arasında, Guatemala’da, Kolombiya’da, Venezüella’da ve Peru’da devrimci hareketler içerisinde yükselmiş kişilerin, Kumandan Turcios Lima’nın, Papaz Camilo Torres, Kumandan Fabricio Ojeda, Kumandan Lobaton ve Luis de la Puente Uceda’nın isimleri olacaktır.

Bunlarla birlikte halkın etkin hareketi yeni liderler yaratmaktadır: Guatemala’da sancağı César Montes ve Yon Sosa taşımakta, Kolombiya’da bunu Fabio Vázguez ve Marulanda yapıyor, Venezüella’nın batısında Douglas Bravo ve El Bachiller’de Américo Martin sorumlulukları altındaki cepheleri yönetiyorlar.

Önceleri Bolivya’da olduğu gibi, Bizim Amerika’nın bu ve diğer ülkelerinde yeni ayaklanmalar ortaya çıkmaktadır, ve onlar çağdaş devrimcilerin bu tehlikeli işlerinin ayrılmaz bir parçası olan tüm zorluklara rağmen gelişecektir. Bazıları kendi hatalarının kurbanı olacaklar; diğerleri bu acımasız savaşta düşecekler; yeni savaşçılar ve yeni liderler devrimci mücadelenin sıcaklığında yetişeceklerdir. Halk, savaşın seçici çerçevesi içinde kendi savaşçılarını ve liderlerini yaratacaktır — ve baskı rejiminin Yankee ajanları da artacaktır. Bugün silahlı mücadelenin yürütüldüğü ülkelere yapılan askeri yardımlar büyütülmektedir; Yankee’lerin danışmanlık yaptığı ve eğittiği Peru ordusu, bu ülkenin devrimcilerine karşı başarılı olmuş görünmektedir. Ama savaş odakları yeterli politik ve askeri beceriyle geliştirildiklerinde, pratikte yenilmez olacaklar ve Yankee’ler yeni birlikler göndermek zorunda kalacaklardır. Peru’da pratikte pek fazla tanınmayan yeni kişiler gerillayı yeniden örgütlemektedirler. Küçük silahlı grupların etkisizleştirilmesinde yeterli olan eski silahlar küçük küçük modern donanımla yer değiştirecek ve ABD askeri yardımı, bir an gelecek, gerillaların saldırıları karşısında çözülecek olan ulusal kukla orduya sahip hükümetleri istikrara kavuşturmak için artan oranda düzenli birlikler göndermeye dönüşecektir. Bu, Vietnam’ın yoludur; bu, halkların izlemek zorunda oldukları yoldur; bu, Bizim Amerika’nın, Yankee emperyalizminin baskı güçlerini bozmak için gerillaların Eşgüdüm Konseyleri oluşturmalarının avantajıyla izleyeceği yoldur ve devrimci zafer görünür olacaktır.

Amerika, son kurtuluş mücadelesinde unutulmuş bir kıta, kendi halklarının öncüsü Küba Devriminin sesiyle Tricontinental’de konuşmaya başlayan son kurtuluş mücadelesinin bu unutulmuş kıtasının büyük bir görevi vardır: iki, üç, Vietnam yaratmak ya da dünyanın ikinci, üçüncü Vietnam’ı olmak.

Emperyalizmin bir dünya sistemi olduğunu, kapitalizmin son aşaması olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız — ve o dünya çapında yenilgiye uğratılmak zorundadır. Bu mücadelenin stratejik sonu, emperyalizmin yıkılması olacaktır. Bize, bu dünyanın sömürülenlerine ve azgelişmişlerine düşen pay, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: biz ezilen uluslar, onlara sermaye, hammadde, teknisyen ve ucuz emek vererek, ve onlardan yeni egemenlik araçları olan yeni sermaye, silah ve her çeşit materyal alarak mutlak bir bağımlılık içine sürüklenmekteyiz.

Bu stratejik hedefin temel unsuru tüm halkın gerçek kurtuluşu olacaktır. Pekçok olayda bu kurtuluş silahlı mücadeleyle gerçekleşecek ve Bizim Amerika’da sosyalist devrim kaçınılmaz olacaktır.

Emperyalizmin yıkılması hedeflenirken, onun başını kimin çektiği kesinlikle belirlenmek zorundadır. Bu, ABD’den başkası değildir.

Taktik hedefi, düşmanı çevresinden koparıp onu yaşam alışkanlıklarıyla gerçeğin gücünün çarpıştığı yerlerde savaşmaya zorlamak olan, genel anlamda bir görevi gerçekleştirmeliyiz. Düşman küçümsenemez; ABD askerleri, teknik yeteneklere sahiptir ve onu korkutucu kılacak ölçüde silahlarla ve kaynaklarca desteklenmektedir. Onun sahip olmadığı şey, bugün onun en büyük düşmanı olan Vietnamlı askerlerin en yüksek düzeyde sahip oldukları ideolojik motivasyondur. Biz, bu orduyu moralini bozarak yenebiliriz — ve bu moral, onları bozguna uğratarak ve daha fazla kayıp verdirerek bozulabilir.

Fakat zafere götüren bu kısa yol daha şimdiden çok açıkça istenmesi gereken fedakarlıkları içermektedir. Ve bunlar, sürekli olarak mücadeleden kaçtığımız ve başkalarının bizim için kendilerini tehlikeye atmalarını istediğimiz zaman dayanmaya mecbur olacağımız fedakarlıklardan belki daha az acı verici olacaktır.

Son kurtulacak ülke, büyük olasılıkla, silahlı mücadele olmaksızın ve emperyalizme karşı uzun ve acımasız bir savaşın etkilerinden kaçınarak gerçekleşecektir. Ama bu mücadeleden ve bu mücadelenin dünya çapındaki sonuçlarından kaçınmak olanaksız olacaktır; onun etkileri aynı, hatta daha büyük olacaktır. Geleceği önceden kestiremeyiz, ama özgürlüğü özleyip de zaferin bir kırıntısı olarak kendi özgürlüğünü bekleyen ve onun için mücadeleden kaçan bir ulusun öncüsü olmayı istemek gibi bozguncu iğvalara asla kapılmamalıyız.

Yararsız özverilerden kaçınmak kesinlikle doğrudur. Bunun için de bağımlı Amerika’nın kendisini barışçı yoldan kurtarmak için sahip olduğu gerçek olanakları açıkça ortaya koymak çok önemlidir. Bizim için bu sorunun çözümü çok açıktır: Bugünkü aşama, mücadeleye başlamak için uygun bir an olabilir ya da olmayabilir, ama savaşmaksızın özgürlüğü elde edebileceğimiz konusunda hiçbir yanılsamaya kapılamayız ve böyle bir yanılsama hakkına sahip değiliz. Ve bu savaş, ne gözyaşartıcı bombalara karşı taşlarla verilen bir sokak çatışması, ya da pasifist genel grev olacaktır; ne de egemen oligarşilerin baskı mekanizmasını iki-üç günde yıkan öfkeli bir halkın çatışması olacaktır; bu mücadele, uzun, sert bir mücadele olacaktır ve onun cephesi, şehirlerdeki gerillaların barınakları, savaşçıların evleri —baskı güçleri onların aileleri arasında kendine kurbanlar arayacaktır—, katliamlara uğratılmış kırsal nüfus, düşman bombardumanı ile yıkılmış şehirler ve kasabalar olacaktır

Onlar, bizi bu mücadeleye itiyorlar; bu mücadeleye hazır olmak ve bu mücadeleye girişmekten başka bir alternatif yoktur.

Başlangıç kolay olmayacaktır; hatta aşırı ölçüde zor olacaktır. Oligarşilerin tüm baskı gücü, tüm demagoji ve vahşiliyle onların amaçlarının hizmetinde olacaktır. İlk saatte bizim görevimiz hayatta kalmaktır; daha sonra silahlı propaganda (Vietnamca anlamıyla, yani düşmana karşı yürütülen kazınılsın ya da kaybedilsin —ama savaşarak— çarpışmaların propagandası) yürüten gerilla örneğini izlemek olacaktır: gerillaların yenilmezliği dersi sahipsiz kitleler arasında kök salacak; ulusal ruhun elektriklendirici gücü, daha şiddetli baskılara karşı koymak için daha zorlu görevlere hazırlayacak; mücadelenin bir unsuru olarak nefret, düşmanın nefreti, bizi, insanın doğal sınırlarını aşan ve onun ötesine geçen, insanı etkin, şiddetli, seçici ve soğuk bir ölüm makinasına dönüştürmeye zorlayacaktır. Bizim askerlerimiz böyle olmak zorundadır; düşmandan nefret etmeyen bir halk vahşi bir düşmanı yenemez.

Savaş, düşman onu nereye götürüyorsa oraya kadar götürülmelidir: onun evine, eğlence yerlerine; topyekün savaş. Düşmana kışlalarının dışında ve hatta içinde bile rahat edebileceği bir an, barışçıl bir an bile bırakılmamalı; nerede bulunuyorsa ona saldırmalı, geçeceği her yerde ona köşeye sıkıştırılmış bir hayvan duygusu verilmelidir. O zaman, onun morali bozulmaya başlayacaktır. O, gittikçe daha fazla hayvanlaşacaktır, ama böylece biz onun çöküntüsünün belirtilerini daha açık göreceğizdir.

Ve insanlığın kurtuluşu uğruna verilen savaşın bayrağı altında, uluslararası proleter ordularla gerçek bir proletarya enternasyonalizmi geliştirmeliyiz. Vietnam’ın, Venezüella’nın, Guatemala’nın, Laos’un, Gine’nin, Kolombiya’nın, Bolivya’nın, Brezilya’nın —yalnızca silahlı mücadelenin bugünkü sahnelerini sayarsak— bayrakları ardında ölmek, bir Amerikalı, bir Asyalı, bir Afrikalı ve hatta Avrupalı için aynı ölçüde onur verici ve erişilmeye değer olacaktır.

İnsanın, bayrağı altında doğmadığı bir ülkede döktüğü her kan damlası, sonradan kendi halkının kurtuluş mücadelesinde kullanılmak için, hayatta kalanların birlikte götüreceği bir deneydir. Ve her bir ulusun kurtuluşu, kendi ülkesinin kurtuluş savaşında kazandığı bir aşamadır.

Düşünce ayrılıklarımızı azaltma ve herşeyi mücadelenin hizmetine sokma saati gelmiştir.

Biz, büyük tartışmaların özgürlük için mücadele eden dünyayı parçaladığını biliyoruz. Biz biliyoruz ki, bu tartışmalar, diyalog ve uzlaşmayla çözülmesi tamamen olanaksız olmasa da çok zor olabilecek boyutta ve keskinliktedir. Düşman partiler arasında bir diyalog yolu ve aracı bulmak boşunadır. Ama düşman burada; o, hergün darbe indiriyor ve bizleri yeni darbelerle tehdit ediyor; bu darbeler, bugün olmazsa yarın ya da bir başka gün bizleri birleştirecektir. Bunu ilk kavrayanlar ve bu zorunlu birliği hazırlayanlar, halkların sevgisine sahip olacaklardır.

Her bir tarafın kendi görüş açısını savunduğu zehirleyicilik ve katılık karşısında biz, sahipsizler, düşünce ayrılıklarını karara bağlamak için bu ya da ötekinin tarafını tutamayız, kimi zaman şu ya da bu partinin belli görüşleriyle, ya da birinin görüşleriyle öteki tarafınkinden daha çok uzlaşsak bile. Savaş zamanında şimdiki ayrılıkların görünür olması bir zayıflık anlamına gelir, ama bu aşamada, sözcüklerle bu ayrışmayı ortadan kaldırmaya girişmek bir yanılsamadır. Tarih onları silecek ya da gerçek anlamına kavuşturacaktır.

Mücadele içindeki dünyamızda taktiklere ilişkin, sınırlı amaçlara ulaşmak için kullanılacak eylem yöntemlerine ilişkin ayrılıklar, diğerlerinin düşüncelerine saygı göstererek tahlil edilmelidir. Silahlı mücadeleyle emperyalizmin topyekün imha edilmesi olan büyük stratejik hedefimize gelince, biz, bu konuda dünyanın en uzlaşmazlarıyız.

Zafer umutlarımızı şöyle özetleyelim: emperyalizmi, en sağlam siperi olan ABD tarafından yürütülen baskıyı bertaraf ederek, topyekün yoketmek. Taktik yöntem olarak, düşmanın kendi varoluş temellerinden, yani kendine bağlı bölgelerden sökerek kendi bölgelerinin dışında bir zorlu savaşa sokularak, tek tek ya da gruplar halinde halkların tedrici kurtuluşunu sağlamak.

Bu uzun süreli bir savaş demektir. Ve, bir kez daha yineleyelim, acımasız bir savaştır. Savaş gelip çattığında, kimse onu yumuşatırım diye kendini aldatmasın ve kimse, halkı uğruna katlanabileceği savaşın sonuçlarının verdiği korkuyla, savaşı kızıştırmakta duraksamasın. Bu hemen hemen tek zafer umududur. Saatin çağrısından kaçamayız. Bunu, bize Vietnam sonsuz kahramanlık dersleriyle, kesin zaferin elde edilmesi için verilen mücadelenin ve ölümün her günkü trajik dersleriyle göstermektedir.

Burada, Amerikan yaşam standartlarına alışmış emperyalizmin askerleri, kendi tahkim edilmiş üslerinin dışına adım attıkları anda düşman bölgesinde karşı karşıya kaldıkları ölümün, tüm halkın sürekli düşmanlığının yarattığı güvensizlik içinde düşman topraklarında yaşamak zorunda kaldıkları koşullara katlanıyorlar. Bütün bunlar, ABD içinde bir tepkiye neden olmakta ve emperyalizmi zayıflatan bir etken ortaya çıkarmaktadır: Kendi toprakları üzerinde sınıf mücadelesi.

Eğer dünyada ölümün kendi paylarına düşen kısmıyla ve müthiş trajedileriyle, hergünkü kahramanlıklarıyla, emperyalizme bitmez tükenmez darbeler indirerek, dünya halklarının artan nefretiyle emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç daha fazla Vietnam gün ışığına çıksaydı, geleceğe daha güvenli bakabilirdik!

Ve eğer bizler, düşmana güçlü ve etkin darbeler vurmak için birleşebilseydik ve mücadele eden halklara her türlü yardımı etkin olarak artırabilseydik, gelecek o zaman nasıl da büyük ve yakın olacaktı!

Eğer biz, dünyanın bu küçük bir noktasında, verebileceğimiz az şeyi: yaşamımızı, özverimizi sunduğumuz bu mücadeleyi örgütlediğimiz ve görevimizi başarmak için çalıştığımız yerde, kanımızın suladığı ve artık bizim olan bir dünyada eğer bir gün son nefesimizi vermek durumunda kalırsak, o zaman, eylemlerimizin etki alanını iyi ölçüp biçtiğimiz ve kendimizi büyük proleter ordunun bir unsuru olmaktan daha fazla birşey saymadığımız, ama Küba Devrimi’nden ve onun büyük kumandanının, dünyanın bu parçasına karşı gösterdiği tutumdan çıkan büyük dersten onur duyduğumuz bilinmelidir: “İnsanlığın kaderi tehlikedeyse, bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da özveriler ne ifade eder ki.”

  1. Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın en büyük düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için bir savaş narasıdır.
  • Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla ve de mitralyöz sesleriyle cenazelerimize ağıt yakacaksa, hoş geldi, safa geldi.

The post Che Guevara – İki, Üç Daha Fazla Vietnam appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
https://halkin-dg.com/guncel/che-guevara-iki-uc-daha-fazla-vietnam.html/feed 0
Anti-Emperyalist “Halkçı İktidar Üzerine https://halkin-dg.com/guncel/anti-emperyalist-halkci-iktidar-uzerine.html https://halkin-dg.com/guncel/anti-emperyalist-halkci-iktidar-uzerine.html#respond Sat, 02 Feb 2019 14:28:21 +0000 https://halkin-dg.com/?p=3954

BARIŞÇIL MÜCADELELERLE İKTİDARA GELEN HALKÇI YÖNETİMLER Bu konudaki en önemli örnek Venezüella’daki Chavez örneğidir. Chavez, özellikle kişisel popülaritesi ve hemen hemen tüm sol ve sosyal demokrat güçleri radikal bir anti-emperyalist halkçı bir program üzerinde birleştirmeyi başardı. Yıpranmamış, dinamik militan kişiliği, gelişmiş ajitasyon yeteneğiyle ve arkasında duran güçlerin militan çabasıyla seçimlerde önemli bir zafer kazandı. Venezüella’nın […]

The post Anti-Emperyalist “Halkçı İktidar Üzerine appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>

BARIŞÇIL MÜCADELELERLE İKTİDARA GELEN HALKÇI YÖNETİMLER

Bu konudaki en önemli örnek Venezüella’daki Chavez örneğidir. Chavez, özellikle kişisel popülaritesi ve hemen hemen tüm sol ve sosyal demokrat güçleri radikal bir anti-emperyalist halkçı bir program üzerinde birleştirmeyi başardı. Yıpranmamış, dinamik militan kişiliği, gelişmiş ajitasyon yeteneğiyle ve arkasında duran güçlerin militan çabasıyla seçimlerde önemli bir zafer kazandı. Venezüella’nın gerici-faşist devlet aygıtı o dönem henüz sosyalizmden söz etmeyen, daha çok sistem içi halkçı bir program ve söyleme sahip olan Chavez’in yönetime gelmesinden hoşnut olmamasına karşın, düşük yoğunluklu demokrasi/düşük yoğunluklu çatışma konsepti bağlamında bunu geçici olarak katlanılması gereken ve süreç içinde asimile edilecek bir durum olarak algıladı. Ancak Chavez’in halkçı programından taviz vermeyerek bunu anayasanın değiştirilmesine değin varan bir tarzda uygulaması, ortada duran şeyin basitçe asimile edilecek bir hareket değil, sistem açısından büyük bir kara delik olduğunu gösterdi.

Venezüella oligarşisi ve ordusu, ABD emperyalizminin planlaması ve açık desteğiyle, Chavez’in iktidara gelişinin üzerinden üç yıl geçmiş olmasına karşın, 2001’de bir darbe örgütleyerek Chavez’i tutuklayıp, yeni bir hükümet atadı. Ancak beklenmeyen oldu ve Chavez’in arkasında duran militan emekçi kesimler ve örgütleriyle, ordu içinde halkçı programa destek veren sınırlı kesimler harekete geçerek darbeyi başarısızlığa uğrattı. Venezüella oligarşisi kanlı bir iç savaşı o koşullar altında göze alamadı. Chavez, sonraki yıllarda seçimleri yeniden kazandı ve halkçı programı derinleştirdi. Son iki yıldır ise “21. yüzyılın sosyalizmi” olarak formüle ettiği henüz tam olarak ne anlama geldiği belli olmayan bir sosyalizmi kurmayı hedeflediğini ifade ediyor. Öte yandan, Venezüella’daki sınıfsal ayrışma ve çatışmalar derinleşiyor. Kent yoksullarına ve yeni işçi sınıfı tabakalarına dayanan Chavez hareketi modern sanayi proletaryasını (petrol sanayi) henüz kazanabilmiş değil. Orta sınıf sosyal demokratlar harekete verdikleri desteği çekmiş durumdalar. Chavez hareketi içinde bulunan devrimci ve sosyalist düşüncelere sahip hareketlerin bir bölümü Chavez’e verdikleri desteği çekmiş durumdalar. Bu süreçte ABD emperyalizmi de Chavez karşıtı parçalı muhalefeti tek bir blok halinde birleştirmeyi başardı. 21. yüzyıl sosyalizmi projesinin en önemli saç ayaklarından biri olan ve kritik öneme sahip olan anayasa değişikliklerinde Chavez hareketi kıl payıyla da olsa yenildi. Süreç belirsizliklerle birlikte sürüyor.

Chavez hareketi ortaya çıkış, gelişim seyri ve vardığı nokta itibariyle pek çok açıdan dikkatle değerlendirilmesi gereken yeni ve önemli bir mücadele deneyimi. Burada tüm noktalara girmek mümkün değil, ancak bu çalışmanın sınırları içinde, ancak biraz da zorlayarak bu harekete ilişkin şu noktaları vurgulamak gerekiyor.

Birincisi, Chavez hareketi anti-emperyalist halkçı programını uygulamadaki militan duruşuyla, başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyada sol hareketlere ciddi biçimde moral taşımıştır. Sadece bununla kalmamış başta Küba olmak üzere girdiği dayanışma ilişkileriyle anti-emperyalist bağlamda enternasyonalist bağları geliştirmiş, daha da ötesi dünyadaki tüm anti-emperyalist ve anti-Amerikancı hareketler ve güçlerle dayanışmayı geliştirmiş, moral ve maddi dayanışmaya girmiştir.

İkincisi, Venezüella örneği bir devrim örneği, emekçilerin iktidarı ellerine alıp, kendi devletlerini örgütlemesinin örneği olarak gösterilmez. Şu an’a değin var olan radikal bir anti-emperyalist halkçı programın, yani esas olarak kapitalizmi aşmayan, sistem içi bir programın devreye sokulmasıdır. Burjuva devlet cihazı parçalanmış değildir, daha da ötesi sistem içi dönüşümler bağlamında sağlam bir burjuva demokratik devrimden dahi söz etmek henüz mümkün değildir. Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizmi (bu söylem oldukça bulanık ve ne anlama geldiği belli olmayan bir yapıya sahiptir) hedefi, yönünü sosyalizme dönmüş olması bu gerçekliği değiştirmez. Darbe yapan ve daha bir-iki yıl öncesine değin, ABD’yle çok yoğun bağları olan (ki bu bağların gizli olarak ordu içindeki güçler tarafından sürdürüldüğünden kuşku duymamak gerek) bir ordu, ülke medyasının yüzde doksanına sahip olan ve gücü henüz hiçbir noktada kırılmamış bir oligarşi söz konusudur. Chavez hareketinin kolayca boğulamaması güçlü emekçi desteğinin yanı sıra, ülkenin dünya ekonomisi açısından stratejik öneme sahip olan büyük petrol rezervlerine sahip olmasından da kaynaklanıyor. Venezüella’ya ekonomik ambargo kolayca gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Chavez’in Venezüella’sı artan petrol fiyatları ve gelirleriyle kendini tahkim edebiliyor.

Üçüncü olarak, iktidarın gerçekten ele geçirilmesi ve burjuva devlet cihazının parçalanmasını tümüyle seçimler ve yasal değişiklikler yoluna bağlamış Chavez hareketi, tüm barışçıl hayallerine karşın, ABD emperyalizminin öncülüğünde oligarşi tarafından tezgahlanacak bir nihaiyi hesaplaşmayı, bir iç savaşı da hesaba katmak zorunda kalıyor. Özellikle yoksul semtlerinde ordunun yanı sıra büyük halk savunma birliklerinin oluşturulması ve silahlandırılması bunun açık göstergesidir. Bu bir olasılık değildir, Chavezin programını uygulamaya devam etmesi durumunda kaçınılmaz bir durumdur. Siyasal iktidarın ele geçirilmesi ve burjuva devlet cihazının parçalanarak, halk iktidarının kurulması kaçınılmaz olarak, bu amaçla halkın devrimci şiddetini gerektirir.

Dördüncü olarak, emekçi kitle hareketinin ve Chavez’i iktidara taşıyan güçlerin örgütlenmesi sürecini Chavez’in başkan seçilmesi öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak mümkün. Chavez’in başkan seçilmesinden önceki süreçte esas olarak ne işyerlerinde ne de semtlerde güçlü birleşik bir emekçi halk örgütlenmesinden söz etmek mümkün değil, daha çok onu destekleyen oldukça parçalı ancak büyük bir sol hareket var. Chavez’in başkan seçilmesi sürecinin ardından solun parçalı durumu devam etmesine karşın, özellikle son yıllarda emekçi semtlerinde ve giderek işyerlerinde yaygın bir halk örgütlenmesi yaratılıyor. Bu örgütlenmeler hayatın her alanına müdahale eden ve giderek savunma birimleriyle de yarı-askeri nitelik kazanan bir yapıya sahip. Chavez’i destekleyen güçler de son iki yıldır birleşik bir sol parti çatısı altında birleşmeye çalışıyor. Hareket hem tabanda, hem de tavanda daha birleşik ve örgütlü bir nitelik kazanıyor. Sürecin bu yanını da özel bir dikkatle izlenmek zorunludur. Bu süreçten öğrenilecek bir çok nokta söz konusu…

Bolivya’da Morales iktidarı Chavez gibi halkçı bir sistem içi programa sahip. Morales militan bir sendikacılık ve halk mücadeleleri geleneğinden geliyor. Yönetime geliş süreci esas olarak bu sendika ve halk mücadeleleri üzerinden yükselen partisine ve ittifaklarına dayanıyor. Ancak Morales’in henüz sahip olduğu programı sonuna değin gerçekleştirme iradesine sahip olup olmadığı çok belirgin değil. Buna rağmen, daha yönetimde iki yılı doldurmamış olmasına rağmen, ABD emperyalizmi ve oligarşi onun gücünü kırmak, ülkeyi bir kaosa sürüklemek için, ülkenin büyük yeraltı kaynaklarının bulunduğu kuzey bölgesini ülkeden ayırma çabası içine girmiş durumda. Bolivya’da da halkçı programın derinleşmesine bağlı olarak, ABD emperyalizminin ve oligarşinin saldırılarının, bozgun planlarının derinleşeceği ve sürecin kaçınılmaz olarak bir iç savaş yönüne doğru evrileceği açıktır.

Toparlayacak olursak; Chavez ve Morales hareketleri, yeni-sömürgeler açısından bir devrimci gelişmenin tipik örneği olarak sunulacak örnekler olamazlar. Reformist ve barışçıl mücadeleyi esas almış radikal halkçı hareketlerdir karşımızda duran. Yüzünü sosyalizme döndükçe emperyalizm ve oligarşinin daha büyük ölçüde basıncı ve giderek şiddetiyle yüz yüze kalacaklardır ve daha bugünden (yapılan darbe, ya da ülkeyi bölmeye dönük çalışmalar ve şu anda devreye sokulmuş olan benzeri planlar nedeniyle) salt barışçıl mücadele araçlarıyla iktidarın alınamayacağı, Venezüella’nın ya da Bolivya’nın bırakalım tipik olanı temsil etmek, istisna dahi olamayacakları apaçık ortadadır. Emperyalizm ve oligarşi seçimler yoluyla olmazsa şiddet yoluyla bu halkçı iktidarları devrilmeye çalışacaktır. Ve gerek Chavez, gerekse Morales kendi programlarına ilişkin tutarlı tutumlarını sürdürürlerse iktidarın ele geçirilmesi için devrimci şiddet kaçınılmaz olarak devreye girecektir.

Chavez ve Morales reformcu halkçı hedefler/programlar temelinde ve barışçıl mücadeleler üzerinden mevcut burjuva devlet aygıtını parçalamadan iktidara gelen sol hareketlerin yanı sıra, belirli toplumsal çelişki alanları üzerinden örgütlenmiş ve önemli mücadele birikimleri yaratmış büyük halk hareketleri de söz konusu. Arjantin’de 2000’lerin başında ortaya çıkan işsizler hareketi ve Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi MST bunların başlıcalarıdır. Bu hareketler de esas olarak militan barışçıl mücadeleler üzerinden gelişmiş hareketlerdir. Ancak bu, yürüttükleri mücadelenin tümüyle şiddetten arınmış olduğu anlamına gelmiyor. Bu hareketler, mücadele süreci içinde pek çok kez oligarşinin paramiliter güçleriyle ve devlet güçleriyle şiddet temelli çatışmalara girmiş ve onlarca şehit vermiş hareketlerdir.

Öte yandan bu hareketler iktidarın alınması hedefine sahip değiller. Arjantin’de kriz sürecinde işsizlik ve açlıkla yüz yüze kalmış olan ve kentlerin yoksul semtlerinde yaşayan yüz binlerin militan hareketi söz konusu. İş ve yaşam için ekmek temel talep durumunda. Bu amaçla yeni-sömürge kapitalizmin can damarı olan ulaşım sistemini, yolları kapatarak hedeflerine ulaşmaya, yaşamı nispeten katlanır düzeye getirmeye çalışıyorlar. Oto yolların kapatılarak trafiğin ve bu yoldan tüm kapitalist meta dağıtımının felç edilmesinin hayati önemi Arjantin’deki bu eylemler içinde görüldü. Ayrıca büyük gösterilerle kendi taleplerini dayatıyorlar. Bu hareket semtlerde yaşamı örgütleyen daha büyük organizasyonlar yaratıyor. İşyerlerini işgal ediyorlar ve çalıştırıyorlar. Bütün bunlar yeni-sömürgelerde sık sık derinleşen milli krizin yarattığı kronik işsizlik ve açlık karşısında emekçilerin daha çok kendiliğinden mücadeleleri içinde çıkan ve az çok kalıcılaşan militan hareketlerdir. Sorunu yaşayan tüm emekçileri kucaklayan, örgütleyen, dayanışma ağı içinde toparlayan ve militan mücadeleler yoluyla ekonomik ve sosyal haklar kazanmaya çalışan hareketlerdir.

Geleneksel parti ve sendika aygıtlarının dışında gelişen bu mücadeleler ve örgütlenmeler hem emekçi halkın örgütlenmesinde ve mücadelesinde yeni bir düzeyi ifade ediyor, hem de kentlerde, özellikle yoksul emekçi semtlerinde devlet aygıtının dışında halkın kendi kendisini yönetmesinin, yani bir tür “ikili iktidar” durumunun küçük nüvelerini oluşturuyorlar. Bu özellikleriyle gelecekteki devrimci savaşımlar için önemli örnekleri durumundadırlar. Ancak belirli bir kesim ya da çelişki alanına ilişkin gelişen bu militan mücadele ve örgütlenmelerin bütünlüklü bir devrimci savaşım modeli ya da kitle mücadelesi oluşturmaktan uzak oldukları gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Bu hareketlerin önderliği her ne kadar devrimci değişime karşı olmasalar da, devrim hedefine/perspektifine sahip değildir. O kadar ki, Ekvator’da köylü hareketi iktidarı alacak konuma gelmesine karşın, bunu tercih etmemiş, hükümeti büyük kitle eylemleri yoluyla devirmesine rağmen, iktidarı burjuva siyasal güçlere bırakmıştır.

Sonuç olarak; bütün zayıflıklarına, reformist ve halkçılığı aşmayan programatik yaklaşımlarına karşın, bu pratikleri doktriner bir yaklaşımla bir kenara atamayız. Bu pratikler aslında yeni tarihsel dönemde işçi sınıfı ve emekçi halk kesimlerinin devrimci ve halkçı mücadelelerinin kendilerini yeniden kurma mücadelelerinin değişik özgün biçimleridir. Burun kıvırmaya ya da hemen bir kalem darbesiyle hiçe saymaya karşı mesafeli durmak zorunludur. Bu deneyimler 1990 sonrasında oluşan karanlığa karşın emekçilerin aydınlık yüzünün ve pratiğinin zayıf ve yetersiz de olsa dışavurumlarıdır. Bu mücadeleleri yüzlerini sosyalizme döndükleri, devrimcileştikleri, en azından anti-emperyalist halkçı özelliklerini derinleştirdikleri ölçüde eleştirel tarzda desteklemek ve bunlardan öğrenmek devrimci sosyalizmin yaklaşımının temelini oluşturmalıdır/oluşturacaktır. Bu, özgün ve sistem içi halkçı hareketlerin pratiğini, devrimci mücadelenin yerine koyarak, bu deneyimlerin bir biçimde tüm sömürge ve yeni-sömürgeler için geçerli olduğunu iddia eden reformistlere karşı ise çok açık biçimde karşı durmak zorunludur…

MARKSİST DEVRİM TEORİSİ

The post Anti-Emperyalist “Halkçı İktidar Üzerine appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
https://halkin-dg.com/guncel/anti-emperyalist-halkci-iktidar-uzerine.html/feed 0
ABD Devlet Başkanı İlan Etti “‘Kim Bu Juan Guaido. https://halkin-dg.com/guncel/abd-devlet-baskani-ilan-etti-kim-bu-juan-guaido.html https://halkin-dg.com/guncel/abd-devlet-baskani-ilan-etti-kim-bu-juan-guaido.html#respond Thu, 24 Jan 2019 19:46:14 +0000 https://halkin-dg.com/?p=3857

Venezüella’da sağcı muhalefetin kontrolündeki Ulusal Meclis’in sadece 3 haftadır başkanı olan Juan Guaido, ABD Başkanı Donald Trump tarafından ‘Geçici Venezüella Devlet Başkanı’ olarak tanındı. İşte 35 yaşındaki Maduro muhalifi hakkında merak edilenler ve bu noktaya nasıl geldiğinin kronolojik dökümü… Trump yönetiminin Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ‘eski devlet başkanı’ diye nitelemesi, muhalefet lideri Juan Guaido’yu […]

The post ABD Devlet Başkanı İlan Etti “‘Kim Bu Juan Guaido. appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>

Venezüella’da sağcı muhalefetin kontrolündeki Ulusal Meclis’in sadece 3 haftadır başkanı olan Juan Guaido, ABD Başkanı Donald Trump tarafından ‘Geçici Venezüella Devlet Başkanı’ olarak tanındı. İşte 35 yaşındaki Maduro muhalifi hakkında merak edilenler ve bu noktaya nasıl geldiğinin kronolojik dökümü…

Trump yönetiminin Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ‘eski devlet başkanı’ diye nitelemesi, muhalefet lideri Juan Guaido’yu ‘Geçici Devlet Başkanı’ olarak tanıması ve Venezüella ile diplomatik ilişkileri ‘Guaido hükümeti’ aracılığıyla yürüteceğini duyurmasının ardından, dünyada pek çok kişi “Guaido da nereden çıktı” sorusunu dillendirdi.

Çarşamba günü başkent Caracas’ta düzenlenen mitingde ‘Geçici Devlet Başkanı’ olarak yemin eden ve Washington’ın müttefiki sağcı hükümetlerin de desteğini alan Guaido henüz 35 yaşında.

* Takvim 28 Temmuz 1983’ü gösterdiğinde 8 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak Vargas eyaletinin başkenti, sahil şehri La Guaira’da dünyaya geldi.

* Caracas’taki Andrés Bello Katolik Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği eğitimi aldı.

* ABD başkentindeki George Washington Üniversitesi’nde lisanüstü yaptı.

* Aralık 1999’da, Guaido henüz 15 yaşındayken, Vargas eyaletini şiddetli yağışlar sonucu vuran sel ve heyelan felaketinde 10 binlerce kişi öldü, binlerce kişi evsiz kaldı. Bunlar arasında Guaido’nun ailesi de vardı. Yakın çevresi, Guaido’nun siyasi görüşlerinin, dönemin sosyalist Devlet Başkanı Hugo Chavez’in bu doğal afete gerekli tepkiyi veremediği kanısı üzerinden şekillendiği iddiasında. Chavez ise Şubat 1999’da başladığı devlet başkanlığında henüz tecrübesizdi ve tarihe ‘Vargas Trajedisi’ olarka geçen afet insanüstü boyutlardaydı.

* Guaido, Fabiana Rosales ile evli, kızları Miranda 2017’deki Maduro protestolarının tavan yaptığı bir dönemde dünyaya geldi. Protestolar ve polisle çatışmalar sırasında boynuna saçma isabet eden Guaido’nun eli de kırılmıştı.

* Guaido’nun siyasi eğilimleri üniversite yıllarında dışa vurdu. 2007 yılında Chavez hükümetinin özel yayıncılık ağı Radio Caracas Televisión’ın (RCTV) ruhsatını yenilemeyerek yayınlarını engellemesini protesto eden öğrenciler arasında Guaido da vardı.  Chavez, RCTV’yi yayıncılık kurallarını ihlal etmek ve George W. Bush yönetiminin desteğiyle 2 gün yönetimden uzaklaşmasına yol açan 2002 darbe girişimini desteklemekle suçluyordu. Chavez sonuçta RCTV’nin yerine devletin kontrolünde bir ağı yayına soktu.

* 2009 yılında Guaido, muhalefetin önde gelen isimlerinden Leopoldo Lopez ile birlikte Halk İradesi isimli partinin kurucuları arasında yer aldı. Partinin bireysel özgürlükler ve insan haklarının ihlal edilmesiyle mücadele edeceği beyan edildi.

* 2011’de Ulusal Meclis’e yedek üye, 2016’da Vargas eyaletinin doğrudan milletvekili olarak seçildi. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın “Yes we can” sloganının İspanyolcası “Sí, se puede!” sözünü sık sık kullandı.

* Aralık 2018’te seçildiği Ulusal Meclis Başkanlığı için 5 Ocak 2019’da yemin ederken Nicolas Maduro’ya muhalefet etme sözü verdi. Maduro’nun yeniden seçilip 10 Ocak 2019’da yemin ederek göreve devam etmesinin ardından Guaidó bunun ‘gayrimeşru’ olduğunu iddia etti. Ulusal Meclis de kendi başkanının bir miting düzenleyerek Devlet Başkanlığı görevini üstleneceğini duyurdu.

* Bunun üzerine ‘Democracy Now’a konuşan Venezüella Dışişleri Bakanı Jorge Arreaza, ABD’nin Guaido’yu öne iterek Maduro’ya darbe yapmaya çalıştığını söyledi. Arreaza, “Bu adamı Venezüella’da kimse tanımıyor, insanlar sokaklarda birbirine soruyor, ‘Kim bu Juan Guaidó’ diye. Kimse tarafından tanınmamasına rağmen yeni devlet başkanı olduğu söylensin diye ABD arkadan ittiriyor.”

* Ulusal Meclis’in Guaidó’yu Devlet Başkanı yapma açıklamasından bir kaç gün sonra, Guaidó, La Guaira’ya miting yapmaya giderken gözaltına alındı, ama 45 dakika sonra serbest bırakıldı.

* 15 Ocak’ta The Washington Post gazetesinde “Maduro bir gaspçı, Venezüella’da demokrasiyi yeniden tesis etme vakti geldi” başlıklı bir makale yayımlayan Guaidó, Venezüella’da eşi benzeri görülmemiş bir kriz yaşandığını vurguladı.

* Bir hafta sonra Ulusal Meclis Maduro’yu ‘yasadışı şekilde iktidarı gasp etmekle’ suçlayıp tüm kararlarını geçersiz ilan etti. Ertesi gün de Guaido tek taraflı yemin töreniyle kendisini ‘Geçici Devlet Başkanı’ ilan etti. Derhal ABD Başkanı Donald Trump ve Yardımcısı Mike Pence tarafından tanındı. Trump yönetimi Maduro’ya ‘Venezüella halkının iradesini yansıtan meşru lider karşısında çekilme’ çağrısı yaptı.

* ABD’nin yanısıra Kanada, Arjantin, Şili, Kolombiya, Brezilya, Kosta Rika, Honduras, Panama, Paraguay, Guatemala ve Peru, Guaido’yu tanıdı.

* Maduro ise Trump yönetimini darbe girişimiyle suçlayıp Washington ile tüm diplomatik ve siyasi ilişkileri kesti, ABD’li diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat verdi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “ABD eski başkan Maduro’nun diplomatik ilişkileri kesebilecek yasal otoritesi olduğunu düşünmüyor” diyerek diplomatları geri çekmeyi reddetti.

The post ABD Devlet Başkanı İlan Etti “‘Kim Bu Juan Guaido. appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
https://halkin-dg.com/guncel/abd-devlet-baskani-ilan-etti-kim-bu-juan-guaido.html/feed 0
Kadına Yönelik Şiddete Karşı – Devrimci Şiddet Meşrudur https://halkin-dg.com/guncel/kadina-yonelik-siddete-karsi-devrimci-siddet-mesrudur.html https://halkin-dg.com/guncel/kadina-yonelik-siddete-karsi-devrimci-siddet-mesrudur.html#respond Sun, 25 Nov 2018 22:03:23 +0000 https://halkin-dg.com/?p=3139

Kadının Kurtuluşunu Bugünden Yarına Devrimci Direniş Ve Cephe Saflarında Planlı – Örgütlü Çabasının Sonucu Tayin Eder. Kadınlar Olarak Ortak Strateji, Ortak Politika, Ortak Örgütlenme Ve Eylem,  Kadın İradesi Artık Devrimci Ve Gerillacı Temelde Şekillenmektedir. Sürecin Yönelimi Bu Yöndedir. Bu Tarz Ve Yönelim, Devrimci Ve Silahlı Temelde Cephe Saflarına Akıtıldığı, İmkan Ve Olanakları Etkili – Örgütlü Kılındığı […]

The post Kadına Yönelik Şiddete Karşı – Devrimci Şiddet Meşrudur appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>

Kadının Kurtuluşunu Bugünden Yarına Devrimci Direniş Ve Cephe Saflarında Planlı – Örgütlü Çabasının Sonucu Tayin Eder. Kadınlar Olarak Ortak Strateji, Ortak Politika, Ortak Örgütlenme Ve Eylem,  Kadın İradesi Artık Devrimci Ve Gerillacı Temelde Şekillenmektedir. Sürecin Yönelimi Bu Yöndedir.

Bu Tarz Ve Yönelim, Devrimci Ve Silahlı Temelde Cephe Saflarına Akıtıldığı, İmkan Ve Olanakları Etkili – Örgütlü Kılındığı Taktirde, Hem Ülkemiz’de, Hem Kürdistan’da, Hemde Filistin’de Çağ Dışı Ve Gerici Güçlere Karşı Başarı Ve Zafer Kaçınılmaz Olacaktır. 

RÖPORTAJ

The post Kadına Yönelik Şiddete Karşı – Devrimci Şiddet Meşrudur appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
https://halkin-dg.com/guncel/kadina-yonelik-siddete-karsi-devrimci-siddet-mesrudur.html/feed 0
Bolivya Devlet Başkanı Morales: Trump, insanlığın ve gezegenin düşmanı https://halkin-dg.com/guncel/bolivya-devlet-baskani-morales-trump-insanligin-ve-gezegenin-dusmani.html https://halkin-dg.com/guncel/bolivya-devlet-baskani-morales-trump-insanligin-ve-gezegenin-dusmani.html#respond Wed, 18 Jul 2018 10:55:35 +0000 https://halkin-dg.com/?p=1361

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Küba’nın başkenti Havana’da yapılan 24. Sao Paulo Forumu’nda eski Küba lideri Fidel Castro’yu onurlandırmak için yapılan oturuma katıldı. Bolivya lideri, ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘insanlığın ve gezegenin düşmanı’ olduğunu söyledi. Küba’nın başkenti Havana’da yapılan 24. Sao Paulo Forumu’na dünya genelindeki sol parti ve sosyal hareketlerden katılan 625 delege ve konuk […]

The post Bolivya Devlet Başkanı Morales: Trump, insanlığın ve gezegenin düşmanı appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Küba’nın başkenti Havana’da yapılan 24. Sao Paulo Forumu’nda eski Küba lideri Fidel Castro’yu onurlandırmak için yapılan oturuma katıldı. Bolivya lideri, ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘insanlığın ve gezegenin düşmanı’ olduğunu söyledi.

Küba’nın başkenti Havana’da yapılan 24. Sao Paulo Forumu’na dünya genelindeki sol parti ve sosyal hareketlerden katılan 625 delege ve konuk arasında Venezüella lideri Maduro ve Bollivya lideri Morales de vardı. 2016’da hayatını kaybeden Küba Devrimi’nin efsanevi lideri Fidel Castro onuruna forumun son gününde yapılan oturumda yaptığı konuşmada Morales, ABD Başkanı Donald Trump’ı ‘insanlığın ve gezegenin düşmanı’ olarak niteledi. Bolviya lideri “ABD Başkanı Donald Trump, insanlığın ve gezegenin düşmanı” ifadelerini kullandı.

MORALES: BİRLİK OLMAK ZORUNDAYIZ

Morales yapılması gereken en önemli şeyin bölgedeki ülkelerin emperyalizme karşı birleşik bir duruş sergilemesi olduğunu vurguladı. Morales “Emperyalizmin saldırıları ve provokasyonları olacaktır ancak birlik olmak zorundayız. Latin Amerika’nın emperyalizme karşı birliğini sürdürerek Fidel Castro’ya olan saygımızı en iyi şekilde gösterebiliriz” dedi. Küba’nın ‘Latin Amerika’daki tüm devrimlerin anası’ olduğunu söyleyen Morales bu nedenle Fidel Castro’nun düşüncelerinin her zamankinden önemli olduğunu ifade etti.
MADURO: LATİN AMERİKA’DAKİ SAĞ KANADA KARŞI KOYMALIYIZ

Aynı toplantıda söz alan Venezüella Devlet Başkanı Maduro da Fidel’in birliğe, insanlık onurunu ve sosyal adaleti savunmaya olan bağlılığına işaret etti. Kendi ülkesinde yaşanan ciddi sorunlardan da bahseden Maduro iç ve dış saldırılara maruz kaldıklarını, bunun başrolünde ABD hükümeti olduğunu söyledi. “Dünyanın en güçlü imparatorluğunun saldırılarına ve şiddetine direndik” diyen Maduro, Washington’ın ülkenin zengin altın ve petrol kaynaklarını ele geçirmek istediğini savundu.“Latin Amerika’da mevcut olan sağ kanada karşı koymalı ve onları zayıflatmalıyız. Onlar kıtadaki entegrasyon sürecini yok etmeyi denedi” diyen Maduro emperyalizme karşı mücadeleyi sürdüreceğini şu sözlerle ifade etti: “Venezüella’da biz daimi mücadeleye inanırız. Venezüella eşitlikçi, demokratik ve adaletli bir barış istiyor. Biz Bolivar ve Chavez’in evlatlarıyız.” 1990’larda Fidel Castro ve eski Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın çabalarıyla başlayan Sao Paulo Forumu’na katılan kıtadaki sol parti ve organizasyonlar gelecekte nasıl hareket edeceklerine ilişkin bir fikir birliği belirlemeye çalışıyor. 

 

The post Bolivya Devlet Başkanı Morales: Trump, insanlığın ve gezegenin düşmanı appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.

]]>
https://halkin-dg.com/guncel/bolivya-devlet-baskani-morales-trump-insanligin-ve-gezegenin-dusmani.html/feed 0